1/06/2013

NİŞASTALI KURABİYE

Hem basit hem lezzetli hem de çabuk pişen  bir kurabiye.


Sevgili öğrencim Ayça'nın annesi Zeliha Hanım'ın Tarifi

MALZEMELER

2 su bardağı un
2 yumurta
1 margarin
0,5 su bardağı pudra şekeri
1 paket vanilya
1 paket kabartma tozu
aldığı kadar nişasta

Tüm malzemeleri karıştırıyoruz. Hamuru 1 parmak kalınlığında açıyoruz ve kurabiye kalıbı ile şekil veriyoruz.  (Ben bardak kullandım.)  Önceden ısıtılmış 150 derecelik fırında pişiriyoruz. Üzeri çatlayınca kızarmasını beklemeden alıyoruz.

Çok çabuk pişiyor, çay demleninceye kadar hazır. Fırından çıkarıp üzerine pudra şekeri ekliyoruz. Tazeyken gayet güzel oluyor. Hiçbir şey beğendiremediğim annem dahi çok beğendi.

Afiyet Olsun...

Fırınım küçük olduğundan yarım ölçü kullandım yaklaşık 15-16 kurabiye çıktı. Bir de nişastam az olduğundan yaklaşık 3 çorba kaşığı nişasta ekledim alabildiği kadar un ekledim. Böyle daha güzel oldu sanki.

1/05/2013

FELATUN BEY ile RAKIM EFENDİ

Sınav öncesi ders çalışmaları için öğrencileri serbest bıraktığımda ben de boş durmadım Felatun Bey ile Rakım Efendi'yi okudum.

 Mardin'de bazı öğrencilerin ailesi edebiyat dersi için okumaları gereken kitapları almıyorlar. Ben temin ediyorum, 4-5 öğrenci dönüşümlü okuyup kitabı geri veriyorlar. Geçenlerde yine edebiyat dersi için bir kitap sipariş verirken Mardin'li bir arkadaşım " Bu öğrencilerin babalarının tırları var, dünya kadar verimli toprakları var yani paraları var ama iş kitap almaya gelince git öğretmenine söyle o alsın diyorlar " dedi. 

Belki de haklı ama sonuçta bu kızlara okumaları gereken kitaplar alınmıyor, bu kızlar mağdur oluyorlar ve maalesef bizim okul kütüphanemiz çok zayıf.

 İşte ben de okulda öğrencilerin okuması gereken dönüp dolaşıp bana geri gelen bu kitabı okudum. Çok beğendim, çok güldüm. Eski bir kitap olunca çok ağır çok sıkıcı olacağını düşünüyordum ama gerçekten yanılmışım.

 Gayet eğlenceli ve akıcı bir romandı.

Kitap çok eğlenceli yazılmış olmasına rağmen eski Osmanlı yaşamı hakkında verdiği ipuçlarının bir kısmı beni rahatsız etti.

Mesela kadınların parayla alınıp satılması hem de çocuk yaşta.


Kölelik hakkında da birkaç bir fikir edindim ve iğrendim.

Odalık, cariye kavramları daha bir oturdu.

  Her ne kadar Osmanlı da köle kavramı çok daha insaflı ve o zamanın şartlarına göre insancıl bir zemin üzerinde yürüse de bu çarpık sistem -kölelik- nasıl oldu da yüzyıllarca devam edebildi şaşa kaldım.

Kitapta pek övülen kadınların hayatı bana çok korkunç göründü.

Kitaptan öğrendiklerimden birkaçı ...


* Eskiden ilim irfan insanların hayatını kolaylaştıran bir şeymiş...  Rakım Efendi gayet güzel kazanıyor.

* Öğretmenler gayet saygı ve sevgi gören kişilermiş. Rakım Efendinin gördüğü sevgi gözlerimi yaşarttı.

* Erkekler kendi kıyafetlerini kendileri çıkaramıyormuş, evdeki cariyelerin yardım etmesi gerek.

* Sokakta gördüğün  küçük bir kızı -kaç para bu deyip satın alabiliyormuşsun. Sonrasında iyi bir eğitim vererek cariyeni yüksek bir fiyata canının istediği kişiye satabiliyormuşsun!!

* Kadınlar evden çıkmıyorlar, ayda yılda bir pikniğe gidiyorlar ama hiç sıkılmıyorlar (mış).

* Eskiden de mayonez varmış. Hatta bir de mayonezli balık diye bir yemek varmış.( Ben mayonezi 15-20 yıldır  hayatımızda zannediyordum.) 

1/01/2013

İNSAN NE İLE YAŞAR, TOLSTOY

Bu hafta sınav haftası. 

Benim derslerimin hepsi üst üste iki ders olduğundan ve 2. ders sınav yaptığımdan ve ilk ders öğrencileri çalışmaları için serbest bıraktığımdan ve öğrencilerimin bana çok çok nadiren soru sorduklarından (neredeyse hiç) ilk ders için okula kitap götürdüm ve bugün derslerde bu kitabı okudum.

Daha önce Anna Karenina' yı okumuştum. Çok beğenmiştim. İnsan Ne ile Yaşar incecik bir kitap. İçinde 4 hikaye var. Benimkisi acaba inceltilmiş hafif bir baskı mı bilmiyorum ama Anne Karenina'ya göre çok rahat -çerez- ama çok faydalı tam küçüklere göre bir kitap. 

 Çocukken annem ve babam kardeşim ve bana uyumadan önce kitap okurlardı. Ben de müstakbel evlatlarıma bu kitabı uyumadan önce okuyacağım -inşallah- 

'' Şu gerçeği unutmayın; Tek önemli vakit vardır; İçinde bulunduğunuz an... 

O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. 

En önemli kişi ; kiminle beraberseniz odur. Zira hiç kimse bir başkasıyla, bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez. 

Ve en önemli iş iyilik yapmaktır. Çünkü insanın bu dünyaya gönderilme sebebi budur.''

 TOLSTOY


12/29/2012

NİETZSCHE ve BABAANNEM...

      
'' Hastalığımın ilk belirtisini bir hafta sonra fark ettim.

 Alelacele yemek yemiş, yemekte arkadaşlarla gırgır ve şamata yapmıştık. 

"Ne kadar iğrenç bir yemek!" sözüyle kendime gelmiştim. 

Ruhum sıkılmış ve daralmış, bu söz karşısında şaşkına dönmüş, yemeğe yapılan bu ağır ithamdan iğrenmiştim. 

Bu söz bir hastalığın belirtisiydi. 

Nimet tahkir ediliyordu. 

Kendime dönmüştüm. Kendi nefsim de kusurluydu.

 Lokmalar mideme inerken hiçbir tefekkürden geçmemişler, birer nimet olarak görülmemişler, Yaratıcı adına yenilmemişlerdi. 

Sanki hakkım olan bir şeyi yiyordum.

 Yemekler ve ben arasında bir kopukluk vardı.

 Kâinatla aramdaki bir kopukluğun işaretçisiydi bu. 

Sahiplendiğim bir bedeni sahiplendiğim yiyeceklerle dolduruyordum; o kadar.

 Yaptığım işin anlamı bu kadarcıktı. 

Bir an, böyle yemek yemenin ne kadar anlamsız olduğunu düşünmüştüm. 

Her gün dağılmaya, yok olmaya mahkum bir bedeni zoraki ayakta tutma çabalarıydı bunlar. 

Sonu yoktu.

 Sonu ölümdü.


Her an binlerce nimete muhatap oluyorduk. 
Ama onları Rabbimizden bilmiyor, kendimize mal ediyor ve Rabbimizin mülkünü gasb ediyorduk. 
Dalından koparılıp gelmiş bir kış meyvesini kâinatın Yaratıcısının eseri, mülkü, sanatı, ikramı, nimeti, mahluku olarak görmemenin; meyveyi ‘ağacın doğal bir sonucu’ görmenin yukarıdaki düşünceden daha az saçma bir tarafı yoktu. 
Bilerek, görerek ve kasden yaratılmış bir meyveyi anlamsızlık karanlığına koymak, olsa olsa bir hezeyandı. Batıl bir düşünceydi. Yanlıştı ve yalandı. Olsa olsa bir vehimdi. Bir çarpıtmaydı.

Hastalığın adı artık konmuştu. 

Bu, kalbî bir rahatsızlıktı. 

Yaratıcı adına yaşanmadığında ortaya çıkıyordu.

 Kendini kendinin maliki sandığında belirti veriyordu.

 Kâinattaki varlıklar için kendi kendine oluyor veya tabiat yapıyor ve tesadüfen ortaya çıkıyor dendiğinde, hastalık başlamış demekti.

 Yaşam artık çekilmez bir hal alıyordu.

 Duygular artık tatmin olmuyor, ruh inciniyor, akıl endişeler içinde kıvranıyor, yemekler iğrenç oluyor, hayat ağır bir yük haline geliyor, her şey anlamsızlaşıyordu."



HERKESE TAVSİYE EDERİM...

12/22/2012

YUMURTA VE TENCERESİ

Bu akşam arkadaşlarım geldi. Oturduk, muhabbet ettik, yedik içtik, güldük, eğlendik. Az önce gittiler. Etrafı toplarken bugün geçen bir mevzu aklıma takıldı. Arkadaşımın kayınvalidesi ziyaretine gelmiş. Geçen sabah  kahvaltı hazırlarken arkadaşım yumurta haşlamak için tencerelerinden birini kullanmış, kayınvalidesi ise bu konuda onu eleştirmiş. Çünkü yumurta kaynatmak için sadece yumurta kaynatmaya özel bir tencere kullanman gerekirmiş. Ömrümde ilk kez böyle bir şey duydum ve inanamadım. Yarın gerçekten de yumurta kaynatma tenceresi almayı düşünüyorum.

GÜNCELLEME: Tencereyi aldım. Yıllardır da kullanıyorum. Bence de yumurta kaynatmak için ayrı bir tencere olmalı. Bana bu hassasiyeti kazandırdığı için o teyzeye teşekkürü bir borç biliyorum.

Annem de yumurta kaynatmak için salça tenekesi kullanıyormuş. Hiç dikkat etmemişim demek ki.

12/16/2012

ÇİPURA PİLAKİ

Bugün Mardin' de dolaşırken küçük şehirde yaşamanın ne kadar güzel olduğunu fark ettim. 
 
Sabah bel ağrısından uyuyamayacak hale gelinceye kadar yataktan çıkmadım. (Çok uyuduğum için çok üzgünüm o ayrı bir konu.)

 Sonra aheste bir kahvaltı ardından şehrin dışındaki evimden merkeze kadar yürüyüş.

 Çarşıdaki işlerin tamamlanması, alışveriş, eve dönüş ve saat hala 15:30. 

İstanbul' da yakalayamadığım bir yavaşlık, rahatlık. 

Mardin'i sevme nedenlerimden biri.

Bugün ne yesem diye düşünürken ''Kebap, lahmacun nereye kadar, yeter... Ben egeliyim" dedim, kendimi bir balıkçı dükkanına attım.

 Einstein "Önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan daha zor" demişti. Kim demiş doğulular balık yemez. Balıkçı dükkanındaki kalabalığı görünce ağzım açık kaldı. Sadece 5 kişi tezgahta sıra sıra olmuş balık temizliyorlardı. İçeride balık kızartanlar, balıkların siparişini alanlar bunlar kaç kişi bilmiyorum. Bu kadar kalabalık balıkçı ömrümde ilk kez gördüm.
         
Bugün çupra pilaki yaptım. 

Çok sağlıklı  bir yemek. 

Kardeşimin eşi Eylem'in bizim minik kuşa; Ege Boracığıma (yeğenim oluyor kendileri) bu yemeği yaparken gördüm. 

Bir kere çok hafif, çok lezzetli, çok sağlıklı, bir de kokusu neredeyse hiç yok.

Bu arada Ege Boracığın çupralarını Bilal kendisi denizden avlıyor. Çiftlik balığı değil onunkisiler.

ÇİPURA PİLAKİ


MALZEMELER

1 adet deniz çipurası
1 adet soğan
1 adet domates
1 adet yeşil biber
çok az taze zencefil
1 adet defne yaprağı
5-6 adet tane karabiber
1 adet limon
1 çorba kaşığı tereyağı
maydanoz
tuz

YAPILIŞI

Öncelikle çelik tavaya 1-2 kaşık zeytinyağı döküyoruz. 

Sonra balığımızı yerleştiriyoruz.

 Balığımızın üstüne ve arasına 1 çorba  kaşığı kadar da tereyağı ekliyoruz. 

Ardından balığımızın üstüne ve arasına rendelenmiş 1 adet büyük domates, 1 adet ay ay doğranmış soğan, 1 adet çok ince kıyılmış yeşil biber, yarım limon ince dilimlenmiş, çok çok az taze zencefil, 1 adet defne yaprağı, 5-6 adet tane karabiber ve tuz ekliyoruz. 

Son olarak da maydanozumuzun saplarını ekliyoruz.

Bakın şöyle bir şey oluyor.


Sonra kapağını kapatıyoruz. 

Kısık ateşte yaklaşık 20-25 dakika suyu çok azalıncaya kadar pişiriyoruz. 

Altını kapadıktan sonra bir 5 dakika dinlendirdikten sonra kalan maydanozların yapraklarını ekliyoruz.

Afiyet olsun...


12/15/2012

KALEM GÜZELİ

Geçen hafta  www.kalemguzeli.org diye güzel bir siteyi inceledim. 

Aslında İstanbul'da iken Fatih' te "Kalem Güzeli Sanat Evine" gider o dükkanda biraz oyalanır, günün birinde bu dükkandan mutlaka bir eser alıp evime götüreceğimi ve ne kadar mutlu olacağımı hayal ederdim.

 Şimdi öğretmen maaşımla bu hayalleri ertelemek zorunda olduğumu biliyorum. 

 Bloğuma birkaç hat eseri yerleştirdim bu bile beni oldukça mutlu etti diyebilirim. 

Aslında bir kaç eser satın alabilir miyim diye düşünürken daha önce (14 sene evvel) aldığım, çok beğendiğim kartpostallarım aklıma geldi.

 Ben de bir çerçeveci buldum ve bunları tablo haline getirdim.

Bir tane kartpostalım eğri yapıştırılmış, bir tanesinin arka fonu pek uymamış, alakasız duruyor, ama yine de hoşuma gitti. 

Hemen duvarıma astım şimdi bir yandan onlara bakıp yazıyorum bu yazıyı.



Bu tezhibi en çok hoşuma giden kartpostal.

12/14/2012

SEVDİĞİM RESİMLER





Leila Francis Dicksee

Perfect ...

Bu resmin orjinalini gördüm.

 Mükemmeldi ve o sergiye gittiğim için çok şanslıyım.

12/10/2012

ZAHTER

Geçenlerde Mardin'de dolaşırken bir baharatçı gördüm. 

Temiz, nezih bir yere benziyordu. 

İçeri girdim "tarhun otu var mı?" dedim. 

Şirin bir bayan "Tarhun otu mu, bilmem ki...
Yok galiba ama siz yine de kavanozlara bir bakıverin." dedi.

 Boy boy kavanozlar, garip garip baharatlar, çeşit çeşit salçalar, kuru biberler, patlıcanlar, kuru yemişler, lokumlar, kahveler, bitki yağları, daha önce hiç duymadığım, görmediğim bir renk ve koku cümbüşü...

 Sonra biraz pul biber almaya karar verdim. Bayan bana bir poşet uzattı "Bir zahmet kendin istediğin kadar koy." dedi.

 O kadar hoşuma gitti ki hiç aklımda yokken bir sürü şey aldım ve alacağım.

veee tüm bunları poşetlerken bir kenarda zahteri gördüm, o kadar sevindim ki.

 İstanbul'da öğrenciyken güneyli bir arkadaş zahteri bize tanıtmıştı. 

Geceleri acıktığımızda yere gazete serer, kettle da çay demler, kahvaltılık kutu peynir ve tereyağ eşliğinde zahtere ekmeği banıp banıp yerdik, gülerdik.  

Bir de Bulgaristanlı bir arkadaşın evinden getirdiği salçaları vardı. Her gece bir kavanoz ev yapımı özel karışım salçayı bitirirdik, mükemmeldi. 

Ne güzel günlerdi.

  İşte ben ilk o zaman keşfetmiştim zahteri.

 İstanbul'da zahter dediğinizde bir kekik cinsi olarak satılıyor.

 Benim dediğim ise kahvaltılık zahter ki İstanbul'da mısır çarşısında dahi bulamamıştım. Şöyle ki


Ekmeği önce zeytin yağına sonra zahtere batırıp afiyetle yiyorsunuz.

İçindekiler; leblebi tozu, buğday, karpuz çekirdeği (aldığım bilgilere göre bu bildiğimiz karpuz çekirdeği değil. Bu karpuzlar sırf çekirdeği için yetiştiriliyorlar ve oldukça zahmetli işlemlerden geçiyor. Bir de buranın halkı kabak çekirdeği gibi karpuz çekirdeği çitliyor.) kavun çekirdeği, yer fıstığı, menengiç, susam, kekik, anason, rezene, kimyon, kişniş, sumak, kaya tuzu, kırmızı toz biber.


 İlk birkaç seferde tadı gelmiyor, toprak yemiş gibi hissediyorsunuz. 

Aradan biraz zaman geçince dilinizdeki tat hücreleri çalışmaya başlıyor ve git gide daha çok sevmeye başlıyorsunuz. Zahter 5 tl...

DOLMA TAŞI

Yağmurlu bir Mardin gününde hafta sonu etkinliği!! olarak  Teknosa, Bim, İsmar, Kiler ve Emirgan mağazalarını dolaşırken bizim memlekette hiç görmediğim bir şeye rastladım ki işte resmi;


Güneyliler çok iyi bilir; Buna "Dolma Taşı" denir. 

Bizim memlekette -ege sahilleri- tencerenin üstüne dolmalar açılmasın diye tabak yerleştirirler buralarda ise işte yukarıda resmi olan dolma taşı kullanılıyor. 

Oldukça ağır bir materyal, güveç malzemesinden yapılmış. Benim dolma taşım küçük tencereler için ve Mardin Emirgan Mağazalarında 4,5 tl'ye satılıyor.

Madem aldım bari işe yarasın deyip lahana dolması yaptım böylece benim canım dolma taşım sayesinde midem bayram yaptı.