Kendime biraz çeki düzen vereyim, sosyal medyada fazla vakit geçirmeyim, gereksiz işlere fazla dalmayım da zamanım ziyan olmasın diye başladığım bu seride bu ay da yazacak pek bir şey bulamıyorum.
7/02/2026
6/17/2026
SAGALASSOS ANTİK KENTİ, SALDA GÖLÜ
14.06.2026 Pazar
Bugün sabah erkenden daha 06.00 bile olmadan uyandım.
Kahvaltımız 07.00'de başladı.
Kahvaltı çok çok iyiydi. Van'da Van Kahvaltısı diye aldığımız hizmetten kat be katını bu 3 yıldızlı otel bize sundu.
08:15'de aracımız Isparta Merkez'den kalktı.
İlk durağımız Sagalassos Antik Kenti idi.
Ben aslında bu tura sadece burayı görmek için katıldım.
Yıllardır burayı takip ediyorum ve çok merak ediyordum.
Onun için bugün benim için çok heyecan verici oldu.
Yollar çok güzeldi.
Isparta-Burdur köyleri öyle güzel ki.
Her taraf yemyeşil.
Evler bahçeler tarlalar insana sevinç veriyor.
Sagalassos Antik Kenti'ne giderken Ağlasun İlçesinden geçtik. Çok güzel bir yer. Ben İstanbul'da yaşamasam buralarda yaşayabilirim hissi bile geçti içimden.
Yukarıda fotoğrafta görülen yerleşim yeri Ağlasun.
Sagalassos Antik Kenti epey bir tepede.
Eskiden zengin insanlar tanrılara yakın olabilmek için şehirlerini tepelere kurarlarmış.
Sagalassos Antik Kenti'nde Müze Kart geçiyor. Bunun dışında ögretmenlere ve çocuklara ücretsiz.
Jolly Tur rehberimiz Erman Bey Sagalassos hakkında epey bir bilgi verdi. Bir rehberle böyle yerleri gezmek çok başka.
Kente girişte hamam var. Gelenler önce hamamda temizlenir ve bir müddet burada kalması sağlanırmış hastalık varsa bulaşmasın diye. Bir nevi karantina yani.
Biraz yukarıda tüccarların satış yaptığı pazar yeri var. Daha da yukarıda ise bir meydan var ki fotoğraflarda hep burası gösterilir.
2000 yıl önce yapılan bir çeşmenin hâlâ akıyor olması muhteşem...
Sagalassos Antik Kenti'nin çok büyük kısmı şu anda toprak altında imiş.
Geçmişte hristiyanlar tüm heykelleri parçaladıkları için bazı paganlar heykelleri yer altına gömmüşler bu yüzden de orijinal heykeller de günümüze kadar bozulmadan gelebilmiş.
Buradaki heykeller orijinal değilmiş. Orijinalleri Burdur Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyormuş. Ama orayı gezmedik. Tek gelsem mutlaka Burdur'u da gezer müzeye mutlaka uğrardım
Daha pek çok bilgi verdi rehberimiz.
Üst taraflarda antik tiyatroyu mezarları manzarayı da izledikten sonra buradan çıktık.
Çok güzel bir seyir terası yapmışlar. Burada herkes çay kahve içti. Defne de Niğde Gazozu istedi.
Seyir terasından da muhteşem manzaraları izledikten sonra yeniden aracımıza geçtik.
Sagalassos Antik Kenti'ni görebildiğime çok memnunum.
Harikaydı.
Daha sonra ise yine çok güzel manzaralar seyrede seyrede virajlı yollarda içimiz dışımıza çıka çıka Salda Gölü'ne geldik. İndiğimde artık her yanım sallanıyordu. Yol çok yormuştu. Önce biraz kendimize gelelim dedik. Hem ayaklarım açılsın hem kafamdaki uğultu geçsin diye biraz dolandık. Oradaki minik dükkanları gezdik. Zaten 3-4 tane. Pek bir şey yok.
Sonra da öğle yemeğine geçtik.
Defne tavuk şiş aldı ben de körili tavuk aldım. Sonra bize buraların meşhur gazozlarından getirdiler meyve suyu istediğim halde. Olsun denemiş olum. Hiç beğenmedim bu arada. Ama görsel olarak çok tatlı bir rengi vardı. Buranın lavantalı gazozu meşhurmuş. Onlar da lila rengi. Herkes bu uçuk mor gazozlardan içti hatta şişe şişe eve aldılar. Ben gazlı içecek sevmediğimden hoşuma gitmedi.
Yemek güzeldi, oldukça lezzetli idi.
(Salda Belediye Tesisler öğle yemeği 810 TL)
Hesabı öderken görevli buranın ceviz ezmesi çok meşhur ister misiniz dedi. Oradakiler de çok güzel mutlaka alın dediler.
Hadi bir deneyelim diye aldım sonra okulda arkadaşlara da dağıtırım diye 2 paket daha aldım. ( Ceviz ezmeleri gerçekten de muhteşemmiş. Bir paketini Defne'nin babasına verdim. Diğer iki paketi ise dağıtacaktım ama vazgeçtim kendime sakladım. Okulda arkadaşlar için zaten güllü lokum almıştım.)
Sonra da tesisin önündeki gölgelik alanda banklarda çay kahve içtik. Defne de arkadaşı ile sallandı. Burası da ferah temiz güzel bir enerjisi olan çok hoş bir yerdi.
Biraz dinlendikten sonra Salda Gölü'ne gittik.
Salda Gölü masmavi turkuaz rengi ile dünyada bir tane imiş.
İmiş... Eskiden...
Ama biz gittiğimizde sahil bembeyaz değil kapkara idi.
Evet eskiden bu sahil bembeyazmış ama sonra iş makinaları gelip kamyon kamyon bu kumu taşımışlar.
Başta inanamadım mevsimseldir çok yağmur yağdı ya o yüzdendir dedim ama daha önceden buraya gelenler hepsi aynı şeyi söyledi.
Söylenenlere göre buranın kumu satılmış.
Zehir zıkkım olsun inş.
Rehberimiz üniversiteyi Isparta'da okumuş. Gerçekten de böyle bir şey var mı diye sorduğumda bu konuda konuşmak istemiyorum dedi.
Adam haklı tabi.
Mesela Salda Gölü'nün kumu nerede diye sorsam kamyon kamyon bu eşsiz benzersiz kumu çalanlar değil de bu soruyu soran ben suçlu oluyorum hatta vatan haini ilan ediliyorum.
Bir de burada şunu da ekleyeceğim; Sagalassos Antik Kenti'ni anlatırken bir ara Erman Bey şuna benzer belki on cümle kurdu; Şimdi hiç kimse siyasete çekmesin kimseyi hiç bir zümreyi hiç bir partiyi kasdetmiyorum sadece tarihi bir bilgi veriyorum. Sakın herhangi bir yorum yapmayın.
Antoninler nasıl bu kadar muhteşem bir anıt yaptılar, çünkü çok zenginlerdi, sanattan anlıyorlardı ve zenginliklerini göstermek geleceğe bir hatıra bırakmak istediler. Peki nasıl zenginleştiler? Liyakate dayalı bir sistem geliştirdiler. Kral oğullarını ya da yakınlarını başa geçirmediler her işi layığına vermeye çalıştılar vs vs...
Şimdi soruyorum ben de, sadece kendime soruyorum;
Liyakate önem verdiler demek ne zamandan beri bu kadar tehlikeli bir cümle oldu?
da bu adam, Erman Bey bunu söylemeden önce belki 10 kere kimseyi hiç bir grubu kasdetmiyorum bir yere çekmeyin demek zorunda kaldı.
Salda gölü kenarında yürüdük ayaklarımızı suya soktuk. Mayolarımızı almak neden aklımıza hiç gelmedi diye de epey hayıflandık.
Salda Gölü'nü de gördük çok şükür. Bana göre şu anda diğer göllerden farklı değil. Daha da gelmem herhalde.
15.15 itibarı ile aracımız Salda Gölü'nden hareket etti.
Uzun uzun rahatsız bir yolculuktan sonra çok şükür çok da trafiğe takılmadan gece 2 civarı Yenibosna'ya indik.
Defne'nin babası bizi karşıladı eve getirdi çok şükür.
Eve gelir gelmez bir dinlenme tesisinden -hangisi unuttum o kadar çok durduk ki- aldığım muhteşem kirazları yedik. Böyle muhteşem kiraz ömrümde bir kaç kere görmüşümdür.
Yolda midemiz bozulur diye ellememiştik.
( Bir kilo kiraz 250 TL)
Sonra da yattık ki gece 03:30 civarı idi.
Bir kaç saat sonra kalktık. Defne kendi okuluna gitmedi. Benimle geldi. Ben de nöbetçi idim ve 8 saat dersim vardı.
Pazartesi biraz zor geçti.
Okul işlerim bu aralar o kadar yoğun ki bu yazıyı ancak bugün bitirebildim.
...
Çok güzel bir hafta sonu geçirdim.
Gezime bayıldım.
Bizim grup hani sürekli söylenen mıy mıy kadınlar var ya seyahatimizle ilgili öyle güzel şeyler yazmışlar ki hem şaşırdım hem de çok duygulandım. Herkes ne kadar güzel bir gezi olduğundan bahsetmiş ki Erman Bey bile yazılanlara şaşkınlığını gizleyemedi.
İyi ki de gitmişim.
Hayatımda çok güzel bir tecrübe, unutamayacağım bir anı oldu.
Defne bile beğendi yani.
İnşallah bir gün kendi arabamla rahat rahat istediğim gibi gezme imkanım da olur.
Jolly Tur Tur ücreti iki kişi 10.000 TL
Gülbirlik Fabrika Satış Mağazası 4.420 TL
Ceviz Ezmeleri 3x190= 570 TL
Afyon Kahvaltı 230 TL
Gülbirlik Kahvaltı 280 TL
Isparta kahvaltı simit 30 TL
Eğirdir Öğle Yemeği Sönmez Kebap 800 TL
Salda Tesisler Öğle Yemeği 810 TL
Isparta Akşam Yemeği Ferah Kebap 1300 TL
Afyon akşam yemeği bisküvi 65 TL
Salda Gölü'nde çay ve kahve 135 TL
Gülbirlik Dondurma 60 TL
Eğirdir Dondurma 100 TL
Afyon Dondurma 205 TL
Sagalassos Gazoz 60 TL
Hatıra Bileklik 160 TL
Çanta 300 TL
TOPLAM: 19.245
6/06/2026
VAN, BİR DOĞU HİKAYESİ 5. GÜN
31.05.2026 Pazar
Bugün Karaca Otel'den ayrılış saatimiz 09:45.
Sabah otelde bir Van kahvaltısı alacağımız söylendi.
VANADOKYA, AKDAMAR KİLİSESİ,VAN, BİR DOĞU HİKAYESİ TURU 4. GÜN
30.05.2026 Cumartesi
Yüksekova'da sabah kahvaltı 07.00'de başlıyordu. Hareket saatimiz ise 08.30'du.
Yüksekova'dan Van Başkale'ye doğru yolculuğumuz başladı.
CİZRE,KASRİK BOĞAZI, ÇUKURCA, HAKKARİ, BİR DOĞU HİKAYESİ TURU 2. GÜN
Bugün sabah 05.00'de uyandım. Otelimizden manzara çok hoştu. Önümüzde kocaman masmavi bir yüzme havuzu var.
Kahvaltı 06.00'da başlıyordu. Matiat Otel'de güzel kahvaltımızı aldıktan sonra 07.15'de yola çıktık.
BATMAN, HASANKEYF, MOR GABRİEL MANASTIRI, KİWEX EZİDİ KÖYÜ, MİDYAT, BİR DOĞU HİKAYESİ TURU 1. GÜN
Bu sene Kurban Bayramı'nda Jolly Tur'la Bir Doğu Hikayesi, Hakkari Turu'na katıldım.
5/22/2026
AYNALIKAVAK KASRI, RAHMİ M. KOÇ MÜZESİ, MİNİATÜRK GEZİSİ
20.05.2026 Çarşamba
Aslında bugün Heybeliada'ya gidecektim. Lakin Defne'nin babası Defne'yi okuldan alırım fakat akşam maçım var erken gel dediği için gezimi iptal etmek zorunda kaldım.
Başka da bir yere gitmek istemedi canım, ben de herhangi bir plan yapmadım.
Sabah uyanınca ama yine de hazırlandım. Defne'yi okula bıraktım. Yolda daha önce hiç gitmediğim Aynalıkavak Kasrı'na gitmeye karar verdim.
5/15/2026
AŞİYAN MÜZESİ , TEVFİK FİKRET'İN EVİ, OTAĞTEPE FATİH KORUSU, HİDİV KASRI
13.05.2026 Çarşamba
Çoğu zaman olduğu gibi bu sabah da hiç yerimden kıpırdayasım yoktu. Defne'yi okula bıraktıktan sonra eve geçip evi temizleyeyim çamaşırları yıkayayım yemek yapayım işlerimi bitireyim, hiç bir şey yapamasam da sadece yatayım zaman geçsin bitsin diyordum.
Geçen çarşamba da canım hiçbir şey istememiş ve bir yerlere çıkmamıştım. Son haftalarda gelip de gitmek bilmeyen kederim yüzünden hep evde olmak, hiçbir şey yapmadan öylece bomboş oturmak istiyorum.
Bu hafta bir değişiklik yapayım bu çarşamba evde değil de biraz da boğazda gezerken canım sıkılsın depresyonuma biraz da oralarda gireyim diyerek kendimi zorla yola attım.
Erguvan mevsimi geldi geçiyor bile. Erguvanlar en güzel Otağtepe'de oluyor. Oradan şöyle bir Boğaziçi'ne bakayım biraz içim ferahlasın dedim.
Otağtepe bana 26 km uzaklıkta ve karşı tarafta Beykoz'da.
Bismillah deyip yola çıktım.
Her çarşamba olduğu gibi bu sabah da trafik çok fena idi.
Tema İstanbul'da başlayan sıkışıklık Levent sapağına kadar devam etti. Dur kalk dur kalk trafik akmak bilmedi.
Bu sabah güneş de nasıl fena nasıl yakıcı. Hep de ön camdan yüzüme yüzüme vurdu.
Kaç kez acaba yanlışlıkla ısıtıcıyı mı açtım diyerek klimayı kontrol ettim, dışarıdan öyle bir yakıcı sıcak vuruyordu.
Bugün trafikten daha çok sıcak daha doğrusu yüzüme vuran güneş mahvetti beni.
Evden 8:20 gibi çıkmıştım. Otağtepe'ye vardığımda saat 10:40 olmuştu.
Yine çok sakindi Otağtepe. Otoparkta sadece bir iki araç vardı. (Otopark ücretsiz.)
Otağtepe Fatih Korusu'na her baharda erguvan zamanı erguvanları görmek için mutlaka gitmeye çalışıyorum.
Hep de kaçırıyorum.
Bu sene de o kadar takipte kaldım ama malesef bu sene de olmadı. Erguvanların güzel zamanları bitmiş yapraklanmışlar.
Hayal ettiğim erguvanlı güzel fotoları bu sene de çekemedim.
Bugün Otağtepe'de manzara enfesti. Boğaz masmavi idi. Baktıkça insana bir neşe bir mutluluk geliyordu.
İyi ki evden çıkmışım.
Korkuluklara yaslanmış manzarayı izlerken arka tarafta babası ile piknik yapan bir bayan bana bir bardak çay ikram etti ki hiç beklemiyordum. Çok hoştu. Hatta sonra da buyrun gelin kahvaltı yapalım, birşeyler yiyin dediler. Ne güzel insanlarımız var bizim.
(Hidiv Kasrı giriş otopark ücreti 200 TL)
Hidiv Kasrı'na girer girmez güzel bir orman havası geliyor ve burada her zaman güzel kuş sesleri oluyor.
İstanbul'da en sevdiğim yerlerden biri, hatta en sevdiğim yer olabilir.
Gelir gelmez kendimi çok iyi hissettim.
Arabayı park ettikten sonra önce kasrın bahçesinde Beltur'a uğradım. Çift kaşarlı tost ve bir bardak çay söyledim. ( Çay ve tost toplam 144 TL)
Sonra mor salkımlara koştum. Hidiv Kasrı'nın bu mevsimde mor salkımları meşhur.
Tam da çok güzel zamanında gelmişim.
Gerçekten de çok güzeller.
Kasır şu anda tadilatta ama etraf gayet iyi durumda.
Bol bol mor salkım sevip kokladıktan sonra koruda yürüyüşe çıktım.
Koru oldukça tenha. İnsanlar daha çok kasırda ve arka taraftaki kameriyelerde vakit geçiriyorlar. Bir kaç kişi dışında kimseler yok.
Yürürken yürürken bir ara yüzümde bir ıslaklık hissettim. Ah kuşlar dedim. İlerlerken ilerlerken bir ıslaklık daha. Ama yeter sevgili kuşlar dedim. Bugün sabah öyle bir sıcak öyle bir güneş vardı ki şu anda yağmur yağıyor olabileceği aklıma dahi gelmedi.
Bir müddet sonra tıpır tıpır harika bir bahar yağmuru başladı. Çok hafif insanı rahatsız etmeyen yalnızca çiseleyen bir yağmur.
Ah ne güzel ne güzel derken yağmur artmaya başladı ben de hızlandım tabii ki, sırılsıklam olmadan bu parkuru hemen tamamlayıp arabaya geçmem lazım.
Lakin bir ara bir anda yağmurun şiddeti öyle bir arttı ki hemen yan tarafta sık ağaçların altında tek kuru olan yere sığınmak zorunda kaldım.
Bu kadar şiddetli yağmura rağmen bir mucize gibi altına su sızdırmayan bu yeri bulduğuma da şükrettim.
5 dakika mecburî tefekkür molası...
Tam da karşımda bu manzara vardı.
Yazıya bakılırsa buradan öteye geçmek yasakmış kamera ile izleniyormuş. Hassas bölge imiş. Kurallara uyunuz gibi de gayet sert cümleler kullanılmış. Hmm.. Bu kadar uyarı yazısı olunca insanın aklına hemen bazı edepsiz düşünceler geliyor.
Kim bilir neler neler yaşanmıştır ormanın bu kuytu köşelerinde. Ne öpücükler verilmiştir sevgiliye, neler neler fısıldanmıştır kulaklara.
Bu yağmurda bu ağaçların altında dikilmiş bunları düşünürken bir yandan da aman tepeme bir yıldırım düşmez inşallah diye dua ediyordum. Sel olursa nereye tutunabilirim diye de etrafı kolaçan ediyordum. Aynı zamanda çok üşüyordum.
Ormanın en kuytu yerlerinden birinde mahsur kaldım. Mecburen burada bir 10-15 dakika geçireceğim gibi. Daha güzel şeyler de düşünebilirim aslında.
Mesela şöyle;
Birbiri için çarpan iki kalp sıcacık güneşli bir günde bu koyu gölgeli koruda geziniyorlarmış. Zaten ıssız olan koruda daha da tenha bir bir yere işte tam da karşımdaki şu yola sapmışlar. Etraf güzelmiş. Ormanın derinliklerine doğru yürürken üstlerine bastıkları minik dallardan çıt çıt sesleri geliyormuş. Ama onlar bunları değil sadece kalplerinin sesini duyuyorlarmış. Sonra ağaçların arasında küçük ama sevimli bir açık alana gelmişler. Burası ormanın yasak ve hassas bölgesi imiş. Ama onlar farkında değilmiş. Zaten hiç bir şeyi farkında değillermiş. Aşktan sarhoşlarmış.
Sonra kadim bir ağacın köklerinin üstüne uzanıp birbirlerinin gözlerinde evreni seyretmeye başlamışlar. O gözlerdeki saklı manayı keşfedince içleri tarif edilmez bir huzurla dolmuş. Bunu kaybetmemeye sonsuza dek böyle aşkla kalmaya yemin etmişler. Niyetleri o kadar çocukça imiş ki Tabiat Ana dudak bükmüş sonra da onların saflıklarına gülmüş ama bir yandan da samimiyetlerine de inanmış ve dileklerini kabul etmiş.
Genç ve yakışıklı adam güzel kızı kollarına alıp dans etmeye başladığında tam birinin kalbi ötekinin kalbine değdiği an bir mucize gerçekleşmiş. Evren onları o en huzurlu mutlu oldukları o ana hapsetmiş. Zaman onlar için daha da ilerlememiş. Sonsuza dek orada kalpleri birbirine kilitli asılı kalmışlar.
Onlar o meydanda hâlâ birbirinin gözlerinden evreni içiyormuş.
Biz zamanın köleleri fanilere görünen ise o meydanda göklerden yere uzanan minik hülyalı bir ışık hüzmesi imiş ki onu her görene bir huzur haresi vurup geçermiş.
"Bir şey kalmaz, yalınız,
Kalır maziden gözler
Ölür de her yanımız,
Sağ kalır, neden gözler?
Birer yıldız olur da,
Kırpışırlar havada..."
Ben de işte böyle burada tek başıma yağmurun altında üşüyorum, boşluğa gözlerimi dikmiş saçma sapan masallar görüyorum.
Tenha patikalara bakıp bakıp var olan yoklukların ömrünü sürüyorum.
15 dakikalık mecburî tefekkür arasından sonra yoluma devam ettim.
Hidiv Kasrı Korusu muhteşem.
Yine çok keyif aldığım bir yürüyüşten sonra buradan çıktım.
Çıkmadan önce de bahçe marketten 2 tane sardunya aldım.
( Sardunya tanesi 150 TL)
Burada aslında bir kaç saat daha geçirebilirdim. Bir tur daha atabilirdim. Ama düşündüm de zaten erguvanların son zamanları gelmiş. Rumeli Hisarı'nın da erguvanları meşhur. Belki orada son erguvanları görebilirim. Hem de Otağtepe'den Rumeli Hisarı çok güzel görünüyordu.
Evet güzergah hiç mantıklı değil. Çünkü ben şimdi Beykoz'dayım. Rumeli Hisarı ise karşıda Sarıyer'de. Ama gerçekten de oraya gitmekten başka bir isteğim yok. Yandex'e baktım yaklaşık 14 km uzaklıkta imiş. O halde hopp atladım ve karşıya geçtim. Yine yaklaşık 30-40 dakikalık bir yolculuktan sonra Aşiyan'a geldim.
Önce Tevfik Fikret'in evine geçeyim sonra da hisarı gezerim dedim.
Lakin bütün otoparklar doluydu. Sahilde bir yer bulurum umudu ile epey bir gittim. Sonra daha da uzaklaşmadan geri döneyim olmadı arabamı Sarıyer'e bırakırım otobüsle geri gelirim dedim. Giderken giderken tam da önümden bir araba çıktı. Ben de hoop onun yerine parkettim. İnanamadım ama tam Aşiyan Mezarlığı'nın önündeyim.
İstanbul'da yaşayanlar bilir bu şekilde bir park bulmak neredeyse imkansızdır. Hem de gideceğim yerin tam önünde.
Bu olayı kişisel mucizelerimden biri olarak kabul ediyor Allah'a şükrediyorum.
Buradan yukarı Tevfik Fikret'in Evi'ne çıktım. Allah'ım nasıl bir yokuş. O tepeye çıkıncaya kadar canım çıktı.
Ama müzeye gelip de manzaraya bakınca iyi ki de gelmişim dedim.
İnsan burada yaşasa şair de olur ressam da.
İnsana hayat bağışlayan muhteşem bir yer.
Burada epey bir manzaraya baktım.
O kadar güzel bir yerde ki ev "Ey Tevfik Fikret sen ne zevkli bir adammışsın." dedim.
Aşiyan kelimesini ilk o kullanmış. Aşiyan kuş yuvası demekmiş. Buraların eskiden ismi farklı imiş Tevfik Fikret'le birlikte Aşiyan diye anılır olmuş.
Bu evin planını da Tevfik Fikret çizmiş.
Ev şu anda epey yıpranmış durumda. Önümüzdeki günlerde tadilata girecekmiş.
Evin içini de çok beğendim. Odaları küçük küçük ama çok zevkli. Minik odaların önlerinde küçük balkonlar var ve tabii ki manzara eşsiz.
Bir sarayda oturmak yerine burada oturmayı tercih ederim o kadar sevdim burayı.
Evde her odayı bir edebiyatçıya ayırmışlar; bir odada Recaizade Mahmut Ekrem var, bir tanesinde Namık Kemal, birinde şair Nigar Hanım Şair Leyla Hanım ve diğerleri.
Yine evde Tevfik Fikret'in çok güzel tabloları sergileniyor ki Tevfik Fikret'in ressam yanını hiç bilmiyordum.
Evin içini de gezdikten sonra arka bahçeye çıktım. Orada da Tevfik Fikret'in kabri bulunuyor.
Bugün otoyol ve köprü ücreti olarak da Hgs'den 197 TL kesilmiş.
Çok güzel keyifli bir gün geçirdim.
Şimdi bol bol İlhan İrem dinleyip kütüphanemde bulunan Tevfik Fikret'ten "Senin İçin" kitabını okuyacağım.
Her günümüz bir öncekinden güzel geçsin inş.
5/05/2026
5/03/2026
BEYKOZ CAM VE BİLLUR MÜZESİ
02.05.2026 Cumartesi
Bu sabah hava çok güzeldi. Biraz soğuk ama güneşli bir bahar sabahı idi.
Biz de önceden konuşmuştuk. Bu 3 günlük tatilde hava güzel olursa bir yerlere kahvaltıya gidelim demiştik.
5/01/2026
BALTALİMANI JAPON BAHÇESİ, BEYLERBEYİ SARAYI, NAKKAŞTEPE MİLLET BAHÇESİ,KUZGUNCUK GEZİSİ
29.04.2026 Çarşamba
Bu sabah çok zor uyandım. Son günlerde hava çok güzel olunca okula ince kıyafetlerle gitmiştim. Evde de camlar hep açık. Hangisi tetikledi bilmiyorum, okulda çok üşümem mi yoksa camların açık oluşu mu yoksa bir yerden mikrop mu kaptım, dünden beri boğazım biraz kötü ve üstümde müthiş bir halsizlik var. Gece yatarken huzursuz yattım. Sabah 06:30 da uyandığımda hiç iyi değildim. Bugün zaten boş günüm fırsattan istifade Defne'yi yollayıp biraz uyusam mı acaba, dinlenirsem daha çabuk atlatırım bu durumu dedim içimden. Ama sonra "Kalk B. kalk nasılsa uyuyamazsın. Bir sürü ev işi var. Akşama kadar çamaşır bulaşık yemek derken daha da yorgun düşeceksin. Evde kalıp dinlensen bile öylece yatacaksın. Ama uyuyamayacaksın. Hep yapılacakları düşünmekten bir gram yine dinlenemeyeceksin. Defne'yi almaya giderken şu ankinden daha da yorgun olup artı üstüne korkunç bir baş ağrısı eklenerek bugünü bomboş geçirdiğin için kendine çok ama çok kızacaksın. " O yüzden ne yapıp ne edip bugün kendimi dışarı atmaya kadar verdim. Kendimi kötü hissedersem gezimi erken kesip geri dönerim.
Böylece Defne'yi okula bıraktıktan sonra Baltalimanı Japon Bahçesi'ne doğru yol aldım.
Baltalimanı Japon Bahçesi bana yaklaşık 33 km uzaklıkta. Bir kaç hafta önce yine oraya gitmiştim o zaman sakuralar henüz açmamıştı.
Duyduğuma göre artık açmış.
Yolculuğum 1.5 saatten fazla sürdü. 08:30 gibi Defne'yi okuluna bıraktım 10:15 gibi Baltalimanı'ndaydım. Arabamı daha önceden de bildiğim otoparka emanet edip bahçeye geçtim.
Bu bahçeye giriş ücretsiz.
Evet Baltalimanı Japon Bahçesi'nde sakuralar açmış ve çok güzeller.
Japon Bahçesi'ni beğendim sakuralar çok güzeldi lakin burası oldukça bakımsız kalmış. Keşke biraz daha özen gösterseler.
Biraz bakım yapılsa buranın cennetten bir köşe olma potansiyeli var. Gezdim gördüm lakin bir daha gelmeyi düşünmüyorum. Yolumun üstü olursa ancak uğrarım.
Burayı biraz dolaştıktan sonra ( Bir yarım saat kadar kalmışım burada.) çıktım.
Otopark ücreti olarak 100 TL aldılar.
Mantıklı olan yol üzeri buralara yakın başka bir yere geçmemdi. Mesela Emirgân Sarıyer ya da ne bileyim Rumeli Hisarı gibi bir yer. Ama oralara değil Beylerbeyi Sarayı'na gidesim geldi. Beylerbeyi Sarayı karşıda Üsküdar'da. Yani çok alakasız bir yerde. Ne saçma bir güzergah dedim içimden ama sonra ortada sadece ben, keyfim ve kahyası olduğu aklıma geldi. Beni engelleyen nedir ki? Arabaya atladım Beylerbeyi Sarayı'na gittim. Bir yarım saatten fazla da burada trafikte kaldım. Ama sorun değil. Yollar çok güzeldi.
Beylerbeyi Sarayı'nın yanında Sabancı Olgunlaşma Enstitüsünün bahçesine aracımı park ettim ve Beylerbeyi Sarayı'na geçtim.
Buraya Müzekartımla girdim.
Önce bir şeyler yiyeyim dedim. Beylerbeyi Sarayı'nın limonluğu kafeterya olarak hizmete açılmış oraya girdim. Bir kahvaltı tabağı istedim. Cam kenarında bir masaya oturdum. İçerisi çok aydınlık ve sıcaktı. Hemen camları açtım ki içeriye hava girsin. (Ben her girdiğim ortamda cam açan ortamı havalandıran kişi olurum.) Aslında mis gibi bu bahar havasında dışarıda oturmak en güzeliydi ama dışarıya kahvaltı servisi yokmuş.
Camın altında kediler miyavlayıp duruyordu. Hatta bir tanesi diğer masanın olduğu cama tırmanıp bir parça peynir kapmak için akrobatik manevralar yapıp duruyordu. Sonra masadaki teyzeler bir kaç parça yiyecek attılar onlara. Bu arada teyzeler demişken limonlukta oturup bir şeyler yiyen içenlerin hepsi de yaş ortalaması epey yüksek kadındı. Sonradan eşleri ile birlikte 2 erkek geldi. O kadar. Bence epey garip.
Tam kahvaltım gelmişti ki bazı masalar boşaldı ve 4-5 kişilik bir aile 2 kişilik masaya oturdu daha doğrusu oturmaya çalıştılar. Ben de personele isterlerse yerimi onlara verebileceğimi söyledim. Onlar da memnuniyetle kabul etti. Ben minik fıskıyeli süs havuzunun yanında 2 kişilik masaya geçtim. Onlar çok teşekkür ederek benim bahçeye bakan masama geçtiler.
Minik havuzun yanında şırıl şırıl su sesi ile masam çok hoştu. Ayrıca kahvaltım gözüme çok hoş göründü.
Gayet mutlulukla kahvaltımı yaptım.
Ama bir daha kahvaltı söylemeyeceğim. Çünkü ben kahvaltılarda çoğu şeyi yiyemiyorum neredeyse her şey ziyan oluyor. Hatta 3 çay hakkım vardı. Evde olsa 10 bardak içerim ama burada 2. bardak çayımı bile zor bitirdim.
Galiba gerçekten de hastayım. (Çay bile içemediğime göre. )
(Kahvaltı 750 TL)
Daha sonra bahçeyi dolaştım. Beylerbeyi Sarayı'nda tadilat var. O yüzden geçişleri deniz kenarından vermişler.
Manzara harika.
Deniz bugün nasıl güzel nasıl mavi anlatamam.
Biraz boğazı seyrettikten sonra içeri girdim.
Beylerbeyi Sarayı gayet güzeldi.
Lakin fotoğraf çekimleri serbest olmuş. Her tarafta poz veren instagramcılar vardı. Normalde saygı duyar onların önünden geçmezdim ama artık her yer işgal altında kalmış, yürünmüyor. Ben de daha da dayanamadım umursamadan önlerine atladım, bekle bekle kaç tanesini bekleyeyim bir iki kişi değiller ki. Bugün 20-30 kişi arkamdan küfretmiş olabilir.
Bugün sarayda bir sürü küçük çocuk vardı. Gencecik beti benzi atmış hayatlarından bezmiş öğretmenler bu özel okul bebelerini zaptetmekte epey güçlük çekiyorlardı. Aklıma Hollanda Rijkmuseum'daki anaokulu öğrencileri geldi. Sadece 5-6 çocukla gelen eğitimciler önce çocukları bir sanat eserinin önüne oturtuyor sonrasında bilgisayar tablet vs kullanarak oldukça profesyonel bir eğitim veriyordu. Burada ögretmen başına çok fazla ögrenci vardı. Ne yapsın öğretmen sadece çocukları zaptediyordu sadece etrafa zarar vermelerini engelliyordu.
Beylerbeyi Sarayı'na defalarca geldim ama en son gelişimin üstünden çok uzun yıllar geçmiş, her şey bana çok farklı ve güzel göründü. Mesela bu mavi sütunları hiç mi hiç hatırlamıyorum.
Daha sonra çıkıp bahçeyi dolaştım. Bu bahçede her tarafta pek çok devasa manolya ağacı var. Manolya mevsimi yeniden gelmek gerek. Hem şu anda süregelen tadilat da belki o zamana dek bitmiş de olur. Hem de yüzlerce ögrenci olmadan gezmek daha keyifli olabilir.
Otoparka 300 TL ödeyip buradan da çıktım.
Nakkaştepe Millet Bahçesi'ne geldim.
Burada çok güzel mor salkımlar vardı. Ayrıca erguvanlar da açmaya başlamış. Morlar pembeler her yerde.
Manzara ise her zaman ki gibi harika.
Burada epey bir manzarayı seyrettim.
Koruda dolaştım.
Koruda gençler için de pek çok parkur var. Tenis kortları, monosiklet parkurları, ne denir bunlara bilmiyorum ama survivor rotaları diyeyim gençleri heyecanlandıran şeyler.
Burası gençler çok için de aileler için de güzel bir koru bence.
Bu koruda da her ağaçlık alanda olduğu gibi o çok sevdiğim kuşlardan biri, bir ispinoz kuşu hiç durmaksızın ötüyordu. Her ağaçlık alan dediysem de Boğaziçi'nde ağaçlık alanları kasdediyorum. Kayaşehir'de ya da Edremit'te bir kez bile duymadım. Geçen Göztepe 60. Yıl parkında ilk kez bir büyük baştankara görmüştüm, acaba bugün de bir ispinoz görebilir miyim diye dikkatlice bakınca benim güzel kuşum tam da görüş hizama geldi. Böylece ömrümde ilk kez bir ispinoz kuşu gördüm. Ben de hemen fotoğrafını çektim. Çok güzel bir fotoğraf değil telefonum bu kadar çekebildi ama çok mutlu oldum yine de. Uzak bir ağaca kaçıncaya kadar epey bir müddet bu kuşu izledim dinledim. Bayılıyorum ispinozlara.
Sonra sahile indim.
Yürüye yürüye Üryanizade Ahmet Esat Efendi Camisi'ne geldim. Caminin bahçesi epey bakımsız kalmış her yeri otlar bürümüş ama manzara elbette ki hoş.
Camiye girip üst kattan pencerelerden Boğaziçi'ne baktım.
Denizde bir karabatak vardı. O kadar hayat doluydu ki. Hiç durmaksızın dalıyor çıkıyor kafasını sallıyor. Sürekli bir hareket halindeydi. Akıntı sebebi ile su onu alıp götürünceye, görüş alanımdan çıkıp gidinceye kadar onu izledim.
Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu.
Melih Cevdet Anday
Acaba karabataklar uçabiliyor mu? Hiç uçan bir karabatak görmedim.
Akan su başımı döndürünce biraz da namaz kılanları seyrettim.
Gençliğinin güzelliğinin zirvesinde çok hoş genç kızlar namaz kılıyorlardı onları izledim. Hastalığımdan mıdır nedir bir kaç gündür beni esir alan hüzün süratle ayyuka çıktı. Onları izlerken derin bir kedere daldım. Daha bir kaç dakika önce oysa ki gayet de iyiydim.
Ne kadar sağlıklılar ne kadar güzeller... Yüzlerini görmesem de endamlarından hareketlerinden gençlik tazelik fışkıyor. Bir erkeğin direk aklını başını alabilecek bir taravet var üstlerinde. Maddi manevi tertemiz görünüyorlar.
Of canım daha da sıkıldı.
Onların gençliği güzelliği benim canımı sıkıyor. Aman Allah'ım, durduk yere sağa sola sataşan huysuz ihtiyarlara mı dönüyorum yoksa?
Aslında sonraki günlerim için bugün benim en genç günüm, biliyorum ama yine de teselli olamıyorum. Boşa geçmiş ömrümü düşündükçe nasıl da ruhum daralıyor anlatamam.
" İçimde maziden kalma duygular
Ağla geri gelmez günlere, diyor"
Bugün hiç tanımadığım bir kadın durup dururken çok tatlısın demişti. Aklıma bunu getirip kendimi teselli etmeye çalışıyorum ama nafile.
Böyle nedenini aslında çok iyi bildiğim bir can sıkıntısı ile boğazı arşınladım. Hava çok güzel her yer çok güzel. Bu havalara keder de hiç yakışmıyor. Bir keder bir mutluluk arasında gide gide Kuzguncuk'a gelmişim.
Her zamanki suya baktığım köşeme gittim. Bu sefer her zamanki gibi karşıdaki fırından lezzetli kurabiyeler almadım. Bir sehpa açtırıp yandaki kahveden mis kokulu çay da ısmarlamadım. Buradan denize bakasım bile gelmedi. Sanki İstanbul'un bu köşesine küsmüştüm. Hemen yukarı caddeye çıktım.
Kuzguncuk Bostan'a geçtim. Eskiden FB'ciğim otururdu buraların yukarısında. Sırf bu yüzden bile buraları severdim. Ruhum sıkılsa uğrayabileceğim bir limandı orası. Artık o da yok. Zaten artık uğrayabileceğim bir nefes alabileceğim hiç bir yer yok. Yapayalnızım bu dünyada.
Bu aralar eski arkadaşlarımı (Aslında eski zamanlarımı desem daha doğru olur.) çok özlüyorum. Herkes başka hayatlara başka yörüngelere savruldu gitti.
Başka başka sokaklara geçerek Nakkaştepe'ye geri döndüm.
Dönüş yolunda boğazda 2 -3 tane uçan karabatak gördüm.
Karabataklar uçabiliyormuş.
Şimdiye kadar hiç uçan karabatak görmemiştim bugün ise bir sürü gördüm.
Neye odaklansak hayat o kısmı bize açıyor orayı bize gösteriyor.
Gönül bağımız olan insanları da sürekli görürüz. Ekmek almaya giderken, pazardan dönerken, hatta benzin alırken. Bazen korkunç İstanbul trafiğinde sıkışmış, anayolda öylece dururken bile sevdiğimiz kişi tam da yanımızda beliriverir arabadan arabaya konuşursunuz. Normalde böyle bir şeyin olma olasılığı imkansıza yakındır ama olasılıklar sadece bir sayıdır. Hayata hükmedemez. Gönül bağın koptuğunda ise o kişiler birden görünmez olurlar. Artık hiç rastlamazsın. Hatta bazen artık rastlamadığını bile farkında olmazsın.
Uçan karabatak üzerine aforizmalar....
Daha çok konuşurum bunun hakkında ama bir bahar rotası yazısı için hiç de uygun değiller.
Ayrıca bugün Boğaziçi Köprüsü'ne 59 TL
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'ne 75 TL ödemişim.
Bugün 8,75 km yürümüşüm. 13. 888 adım atmışım. Her zamanki ne göre kötü bir performans ama yine de çok yoruldum.
Defne'yi kaptığım gibi eve geldim. Yemek vs derken artık gerçekten çok yorgunum ve yine efkar bastı.
Ben yoruldum hayat daha da gelme üstüme.
Herkese mutlu baharlar...
































































