HİDİV KASRI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HİDİV KASRI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5/15/2026

AŞİYAN MÜZESİ , TEVFİK FİKRET'İN EVİ, OTAĞTEPE FATİH KORUSU, HİDİV KASRI

 13.05.2026 Çarşamba

Çoğu zaman olduğu gibi bu sabah da hiç yerimden kıpırdayasım yoktu. Defne'yi okula bıraktıktan sonra eve geçip evi temizleyeyim çamaşırları yıkayayım yemek yapayım işlerimi bitireyim, hiç bir şey yapamasam da sadece yatayım zaman geçsin bitsin diyordum. 

Geçen çarşamba da canım hiçbir şey istememiş ve bir yerlere çıkmamıştım. Son haftalarda gelip de gitmek bilmeyen kederim yüzünden hep evde olmak, hiçbir şey yapmadan öylece bomboş oturmak istiyorum. 

Bu hafta bir değişiklik yapayım bu çarşamba evde değil de biraz da boğazda gezerken canım sıkılsın depresyonuma biraz da oralarda gireyim diyerek kendimi zorla yola attım.

Erguvan mevsimi geldi geçiyor bile. Erguvanlar en güzel Otağtepe'de oluyor. Oradan şöyle bir Boğaziçi'ne bakayım biraz içim ferahlasın dedim.

Otağtepe bana 26 km uzaklıkta ve karşı tarafta Beykoz'da.

Bismillah deyip yola çıktım.

Her çarşamba olduğu gibi bu sabah da trafik çok fena idi. 

Tema İstanbul'da başlayan sıkışıklık Levent  sapağına kadar devam etti. Dur kalk dur kalk trafik akmak bilmedi. 

Bu sabah güneş de nasıl fena nasıl yakıcı. Hep de ön camdan yüzüme yüzüme vurdu.

Kaç kez acaba yanlışlıkla ısıtıcıyı mı açtım diyerek klimayı kontrol ettim, dışarıdan öyle bir yakıcı sıcak vuruyordu.

Bugün trafikten daha çok sıcak daha doğrusu yüzüme vuran güneş mahvetti beni. 

 Evden 8:20 gibi çıkmıştım. Otağtepe'ye vardığımda saat 10:40 olmuştu.

Yine çok sakindi Otağtepe. Otoparkta sadece bir iki araç vardı. (Otopark ücretsiz.)

Otağtepe Fatih Korusu'na her baharda erguvan zamanı erguvanları görmek için mutlaka gitmeye çalışıyorum. 

Hep de kaçırıyorum. 

Bu sene de o kadar takipte kaldım ama malesef bu sene de olmadı. Erguvanların güzel zamanları bitmiş yapraklanmışlar. 

 Hayal ettiğim erguvanlı güzel fotoları bu sene de  çekemedim.

Bugün Otağtepe'de manzara enfesti. Boğaz masmavi idi. Baktıkça insana bir neşe bir mutluluk geliyordu. 

İyi ki evden çıkmışım.

Korkuluklara yaslanmış manzarayı izlerken  arka tarafta babası ile piknik yapan bir bayan bana bir bardak çay ikram etti ki hiç beklemiyordum. Çok hoştu. Hatta sonra da  buyrun gelin kahvaltı yapalım, birşeyler yiyin dediler. Ne güzel insanlarımız var bizim. 


Manzara ne kadar güzelse Otağtepe Fatih Korusu o kadar bakımsızdı. Tamam tamam biraz bakıyorlar ama bence yeterli değil. Bu kadar harika manzarası olan bir yerin çok daha güzel olması gerekiyordu. Anlam veremediğim bir şekilde burası uzun yıllardır ihmal ediliyor. Tuvaletleri bile kapatmışlar. İnsanlar gelmesin bu mekan unutulup gitsin biz de burayı birilerine peşkeş mi çekelim diyorlar acaba? Neden bu ilgisizlik anlayamıyorum.


Buradan çıkınca yaklaşık 3 km uzaklıktaki Hidiv Kasrı'na gittim. 

(Hidiv Kasrı giriş otopark ücreti 200 TL)

Hidiv Kasrı'na girer girmez güzel bir orman havası geliyor ve burada her zaman güzel kuş sesleri oluyor.

İstanbul'da en sevdiğim yerlerden biri, hatta en sevdiğim yer olabilir.

Gelir gelmez kendimi çok iyi hissettim.

Arabayı park ettikten sonra önce kasrın bahçesinde Beltur'a uğradım. Çift kaşarlı tost ve bir bardak çay söyledim. ( Çay ve tost toplam 144 TL)

  Sonra mor salkımlara koştum. Hidiv Kasrı'nın bu mevsimde mor salkımları meşhur. 

Tam da çok güzel zamanında gelmişim.

 Gerçekten de çok güzeller.

Kasır şu anda tadilatta ama etraf gayet iyi durumda. 

Bol bol mor salkım sevip kokladıktan sonra koruda yürüyüşe çıktım.

Koru oldukça tenha. İnsanlar daha çok kasırda ve arka taraftaki kameriyelerde vakit geçiriyorlar. Bir kaç kişi dışında kimseler yok.

Yürürken yürürken bir ara yüzümde bir ıslaklık hissettim. Ah kuşlar dedim. İlerlerken ilerlerken bir ıslaklık daha. Ama yeter sevgili kuşlar dedim. Bugün sabah öyle bir sıcak öyle bir güneş vardı ki şu anda yağmur yağıyor olabileceği aklıma dahi gelmedi.

Bir müddet sonra tıpır tıpır harika bir bahar yağmuru başladı. Çok hafif insanı rahatsız etmeyen yalnızca çiseleyen bir yağmur.

Ah ne güzel ne güzel derken yağmur artmaya başladı ben de hızlandım tabii ki,  sırılsıklam olmadan bu parkuru hemen tamamlayıp arabaya geçmem lazım. 

Lakin bir ara bir anda yağmurun şiddeti öyle bir arttı ki hemen yan tarafta sık ağaçların altında tek kuru olan yere sığınmak zorunda kaldım. 

Bu kadar şiddetli yağmura rağmen bir mucize gibi altına su sızdırmayan bu yeri bulduğuma da şükrettim. 

5 dakika mecburî tefekkür molası...

Tam da karşımda bu manzara vardı. 

Yazıya bakılırsa buradan öteye geçmek yasakmış kamera ile izleniyormuş. Hassas bölge imiş. Kurallara uyunuz gibi de gayet sert cümleler kullanılmış. Hmm.. Bu kadar uyarı yazısı olunca insanın aklına hemen bazı edepsiz düşünceler geliyor. 

Kim bilir neler neler yaşanmıştır ormanın bu kuytu köşelerinde. Ne öpücükler verilmiştir sevgiliye, neler neler fısıldanmıştır kulaklara.

 Bu yağmurda bu ağaçların altında dikilmiş bunları düşünürken bir yandan da aman tepeme bir yıldırım düşmez inşallah diye dua ediyordum. Sel olursa nereye tutunabilirim diye de etrafı kolaçan ediyordum. Aynı zamanda çok üşüyordum.

Ormanın en kuytu yerlerinden birinde mahsur kaldım. Mecburen burada bir 10-15 dakika geçireceğim gibi. Daha güzel şeyler de düşünebilirim aslında.

Mesela şöyle;

Birbiri için çarpan iki kalp sıcacık güneşli bir günde bu koyu gölgeli koruda geziniyorlarmış. Zaten ıssız olan koruda daha da tenha bir bir yere işte tam da karşımdaki şu yola sapmışlar. Etraf güzelmiş. Ormanın derinliklerine doğru yürürken üstlerine bastıkları minik  dallardan çıt çıt sesleri geliyormuş. Ama onlar bunları değil sadece kalplerinin sesini duyuyorlarmış. Sonra ağaçların arasında küçük ama sevimli bir açık alana gelmişler. Burası ormanın yasak ve hassas bölgesi imiş. Ama onlar farkında değilmiş. Zaten hiç bir şeyi farkında değillermiş. Aşktan sarhoşlarmış.

Sonra kadim bir ağacın köklerinin üstüne uzanıp birbirlerinin gözlerinde evreni seyretmeye başlamışlar. O gözlerdeki saklı manayı keşfedince içleri tarif edilmez bir huzurla dolmuş. Bunu kaybetmemeye sonsuza dek böyle aşkla kalmaya yemin etmişler. Niyetleri o kadar çocukça imiş ki Tabiat Ana dudak bükmüş sonra da onların saflıklarına gülmüş ama bir yandan da samimiyetlerine de inanmış ve dileklerini kabul etmiş. 

Genç ve yakışıklı adam güzel kızı kollarına alıp dans etmeye başladığında tam birinin kalbi ötekinin kalbine değdiği an bir mucize gerçekleşmiş. Evren onları o en huzurlu mutlu oldukları o ana hapsetmiş. Zaman onlar için daha da ilerlememiş. Sonsuza dek orada kalpleri birbirine kilitli asılı kalmışlar. 

Onlar o meydanda hâlâ birbirinin gözlerinden evreni içiyormuş. 

Biz zamanın köleleri fanilere görünen ise o meydanda göklerden yere uzanan minik hülyalı bir ışık hüzmesi imiş ki onu her görene bir huzur haresi vurup geçermiş. 


"Bir şey kalmaz, yalınız,

Kalır maziden gözler

Ölür de her yanımız, 

Sağ kalır, neden gözler?

Birer yıldız olur da,

Kırpışırlar havada..."


Ben de işte böyle burada tek başıma yağmurun altında üşüyorum, boşluğa gözlerimi dikmiş saçma sapan masallar görüyorum. 

Tenha patikalara bakıp bakıp var olan yoklukların ömrünü sürüyorum.

15 dakikalık mecburî tefekkür arasından sonra yoluma devam ettim.

Hidiv Kasrı Korusu muhteşem. 

Yine çok keyif aldığım bir yürüyüşten sonra buradan çıktım.

Çıkmadan önce de bahçe marketten 2 tane sardunya aldım.

( Sardunya tanesi 150 TL)

Burada aslında bir kaç saat daha geçirebilirdim. Bir tur daha atabilirdim. Ama düşündüm de zaten erguvanların son zamanları gelmiş. Rumeli Hisarı'nın da erguvanları meşhur. Belki orada son erguvanları görebilirim. Hem de Otağtepe'den Rumeli Hisarı çok güzel görünüyordu.

Evet güzergah hiç mantıklı değil. Çünkü ben şimdi Beykoz'dayım. Rumeli Hisarı ise karşıda Sarıyer'de. Ama gerçekten de oraya gitmekten başka bir isteğim yok. Yandex'e baktım yaklaşık 14 km uzaklıkta imiş. O halde hopp atladım ve karşıya geçtim. Yine yaklaşık 30-40 dakikalık bir yolculuktan sonra Aşiyan'a geldim. 

Önce Tevfik Fikret'in evine geçeyim sonra da hisarı gezerim dedim.

Lakin bütün otoparklar doluydu. Sahilde bir yer bulurum umudu ile epey bir gittim. Sonra daha da uzaklaşmadan geri döneyim olmadı arabamı Sarıyer'e bırakırım otobüsle geri gelirim dedim. Giderken giderken tam da önümden bir araba çıktı. Ben de hoop onun yerine parkettim. İnanamadım ama tam Aşiyan Mezarlığı'nın önündeyim.

İstanbul'da yaşayanlar bilir bu şekilde bir park bulmak neredeyse imkansızdır. Hem de gideceğim yerin tam önünde. 

Bu olayı kişisel mucizelerimden biri olarak kabul ediyor Allah'a şükrediyorum.

Buradan yukarı Tevfik Fikret'in Evi'ne çıktım. Allah'ım nasıl bir yokuş. O tepeye çıkıncaya kadar canım çıktı.

Ama müzeye gelip de manzaraya bakınca iyi ki de gelmişim dedim.

İnsan burada yaşasa şair de olur ressam da.

İnsana hayat bağışlayan muhteşem bir yer.

Burada epey bir manzaraya baktım.

O kadar güzel bir yerde ki ev "Ey Tevfik Fikret sen ne zevkli bir adammışsın." dedim.

Aşiyan kelimesini ilk o kullanmış. Aşiyan kuş yuvası demekmiş. Buraların eskiden ismi farklı imiş Tevfik Fikret'le birlikte Aşiyan diye anılır olmuş. 

Bu evin planını da Tevfik Fikret çizmiş.

Ev şu anda epey yıpranmış durumda. Önümüzdeki günlerde tadilata girecekmiş.

Evin içini de çok beğendim. Odaları küçük küçük ama çok zevkli. Minik odaların önlerinde küçük balkonlar var ve tabii ki manzara eşsiz.

Bir sarayda oturmak yerine burada oturmayı tercih ederim o kadar sevdim burayı.

Evde her odayı bir edebiyatçıya ayırmışlar; bir odada Recaizade Mahmut Ekrem var, bir tanesinde Namık Kemal, birinde şair Nigar Hanım Şair Leyla Hanım ve diğerleri.

Yine evde Tevfik Fikret'in çok güzel tabloları sergileniyor ki Tevfik Fikret'in ressam yanını hiç bilmiyordum.

Evin içini de gezdikten sonra arka bahçeye çıktım. Orada da Tevfik Fikret'in kabri bulunuyor. 


Burada epey bir oturdum.

O kadar beğendim ki burayı, üstüne daha da bir yerleri gezesim gelmedi.

Rumeli Hisarı gezimi başka zamana erteleyerek çıktım buradan.

(Aşiyan Müzesi öğretmen: 65 TL)



Buradan aşağı inerken Aşiyan Mezarlığı'nı da şöyle bir göreyim dedim.

Burada o kadar çok ünlü kişi var ki. 
Orhan Veli mesela burada yatıyormuş. Benim çok sevdiğim edebiyatçılardan Mina Urgan, Ahmet Hamdi Tanpınar sonra Atilla İlhan, Özdemir Asaf. Daha kimler kimler... Tam bir elit mezarlığı. 

Zaten girer girmez anlaşılıyor zengin mezarlığı olduğu. Her yer çok bakımlı.
Ben Orhan Veliyi bulmak istiyordum ama burası gayet de büyük bir yermiş o kadar kolay değil. (Zaten bulamadım.)

Mezarlıkta ilerlerken ağaçlara yıldızların asıldığı bir camekanda defterlerin kalemlerin olduğu çiçeklerle melek bibloları ile dolu bir mezarlık gördüm. Bir çocuk mezarı zannederek kimmiş bu bir bakayım dedim. Burası İlhan İrem'in kabri imiş. İlhan İrem bu kadar seviliyor muydu ya çok şaşırdım.

Sonra bir ara mezarlıkta kayboldum. Dediğim gibi küçük bir yer gibi görünüyor burası ama hiç de değil. Çıkışı bulamadım mezarların arasında kaldım, ödüm patladı. 

Kalbim çarpa çarpa hiçbir yere bağlanmayan merdiveneler çıktım geri indim, mezarların arasına daldım, sonunda çıkışı buldum ama yüreğim ağzıma geldi.

Daha da kalmadım. 

Sonra Defne'yi okuldan almak üzere Kayaşehir'e geldim. Dönüş yolu çok rahattı. Yaklaşık yarım saatte Defne'nin okuluna ulaştım.

Bugün otoyol ve köprü ücreti olarak da Hgs'den 197 TL kesilmiş.

Çok güzel keyifli bir gün geçirdim.

Şimdi bol bol İlhan İrem dinleyip  kütüphanemde bulunan Tevfik Fikret'ten "Senin İçin" kitabını okuyacağım. 

Her günümüz bir öncekinden güzel geçsin inş.


4/11/2025

HİDİV KASRI VE DEFNELER -2025-

09.04.2025

Bu çarşamba okuldan çıkınca Hidiv Kasrı'na gitmeye karar verdim.

10:30'da dersim bitiyor ve Defne'yi okuldan 14:30'da almam gerekiyor.

Hidiv Kasrı bana 54 km uzaklıkta ve öte yakada. Köprüyü geçmem lazım ve biliyorum ki her daim köprü trafiği var. 

 İstanbul gibi bir yerde bu kadar dar vakitte bu kadar uzak bir yere gitmek hiç de akıl kârı bir iş değil.

Ama içimde dayanılmaz bir istek duydum.

3/27/2025

HİDİV KASRI (2023)

 

01.05.2023

İstanbul'da en sevdiğim yerlerden biridir Hidiv Kasrı...

Allah'a şükür bu sene de baharda gitmek nasip oldu.

3/14/2020

HİDİV KASRI 2020...


14.03.2020

İstanbul'un en sevdiğim yerlerinden birisi olan Hidiv Kasrı'na dün ilk kez tek başıma arabamla gittim. 

Bizim evden Hidiv Kasrı 54 km ve bu koru diğer yakada. 

 Oraya gidebilmek için çevre yoluna girmem ve köprüyü geçmem gerek.

Yani acemi bir sürücü için baya zor bir yol.


Çevre yolu köprü trafiği derken Hidiv Kasrı'na vardım.  

Zannettiğimden kolay oldu. Rahat bir şekilde gittim yani. Aslında hâlâ gidebildiğime de inanamıyorum. Arabaya karşı nasıl bir önyargı geliştirdiysem içimde hâlâ şu anda bile araba kullanabildiğime inanamıyorum.

Yola çıktıktan sonra gayet rahat bir şekilde koruya varmama rağmen yine de bugün  gerilmedim diyemem. 

Özellikle de yola çıkmadan önce baya  mücadele ettim kendimle.  

 Yola çıkmamak için pek çok bahane buldum. Kendimi ikna etmek biraz zor oldu.

Koruya ayak bastığımda ise o tertemiz havayı alıp kuş seslerini işitir işitmez, bu manzaraya bu seslere bu kokuya değerdi iyi ki de gelmişim dedim.


Hidiv Kasrı her zaman ki gibiydi. 

Her şey  yerli yerinde bıraktığım gibi idi.

 İstanbul'da değişmeden kalabilen nadir yerlerden biri...


İstanbul' a geldiğimden beri her şey o kadar hızla değişti  ve sevdiğim pek çok şey o kadar çabuk yok oldu ki değişmeden kalanlara derin bir bağlılık hissediyorum.

Ve bir gün onlar da yok olacak diye çok  korkuyorum.

Sadece İstanbul'da değil benim çocukken yaşadığım pek çok güzellik bugün artık yok.

Akan tertemiz dereler,

derelerde balıklar,

gerçekten de un öğüten un kokulu bir değirmen,

koyu gölgeli taşlı yollar,

yürürken nane kokusu yayılan yollar,

kekik kokan tepeler,

korkusuzca ve engelsizce dallarını en uzağa  taşıyabilmiş ve dünyanın en güzel  görüntüsüne sahip özgür yabani ağaçlar,

kuzular danalar civcivler,

sarı dolgun buğday başakları ve her rüzgarda dalga dalga dalgalanan buğday tarlaları,

rengarenk kır çiçekleri,

onları narin narin sallayan üşütmeyen hasta etmeyen hafif hafif esen rüzgar,

ve o üşütmeyen rüzgarda kırlarda yatmak hatta şekerleme yapmak,

o rüzgarda tüm bahar çiçeklerini hissetmek,

Kimseler görmeden ağaca tırmanmak, dalından doyasıya dut yemek,

tarladan mısır toplamak,

soğuk suya karpuz atmak,

meşe ağacına salıncak yapmak,

derede kuyruğunu bir o yana bir bu yana atan sazan balığı,

yuva yapmış kırlangıçlar,

değişik değişik öten hayat bağışlayan kuşlar,

ve daha pek çok şey...

Hiçbiri  artık yok ...

Defneye en azından doğal güzelliklerin bir kısmını göstermek bizim hayatımızda artık olmasa da, biz bunları artık yaşayamazsak da en azından bir yerlerde bunlar hâlâ var ya da en azından bir zamanlar vardı diyebilmek istiyorum o zamanlardan bir iz arıyorum ama yok bulamıyorum.

Hepsi, çocukluğumun tüm güzel anıları bir masal olmuş çoktan buraları terkedip gitmiş sanki...

Kızıma gösterebileceğim hiçbir şey kalmamış.

Bir kabus gibi.


Geçenlerde annem ve babamla bizim evin yakınlarında bulunan Şamlar Mesire Alanına gitmiştik.  

Ormanda dikkatimizi çeken şey koskoca ormanda bir tane bile kuş sesi olmayışı idi.

 Ormanda mutlak bir sessizlik vardı. 

Saatlerce oturduk orada ama karga dahil hiç bir kuş sesi duymadık ki bana -burası İstanbul- normal geldi ama annemle babam hayretler içerisinde kaldı.

Çocukken her fırsatta babamın köyüne giderdik. Köydeki evin içine dışarıdaki her ses girerdi. Hayat dışarıda hep canlı canlı akar gecenin en karanlık vaktinde bile içeriye rahat rahat girerdi. Bu bazen koyunların çan sesi olurdu bazen kıpırdanan ineklerin homurtuları ya da bir köpek uluması yahut da bazı gece kuşlarının ürperten sesi olurdu.

Kayaşehir'de bizim evde ise sadece kafanızın  içindeki seslerle yaşarsınız. Dışarı ile yalıtımı iyi sağlanmış camlar içeriye hiçbir sesin girişine izin vermez. Zaten camlar açık olsa bile Kayaşehir'de bizim evde duyacağımız tek şey araba gürültüsüdür. Başkaca da duyacağımız bir ses yoktur.

Bazı geceler durup dururken nedense bir anda zihnim tüm sesleri üstümden atar ve ben bir anda bir boşluk anına gerçekliğin acımasız kucağına düşerim.

Gecenin kör karanlığında aslında yalnız yapayalnızımdır. Öksüz kalmış küçük bir çocuk gibi içim paramparçadır. Yalnızlık öyle bir vurur ki nefes bile almakta güçlük çekerim. Nefessizimdir. O sessizlik yalnızlık salt gerçeklik bir mezar karanlığı kadar korkunçtur. Dört duvar arasındayımdır. Yatakdayımdır. Ve tek başınayımdır. Bir an önce  yeniden hayal alemime geçiş yapmazsam çıldırmamak işten bile değildir bilirim. Dört duvar arasında yatağımda yorganıma sarılır, güzel bir anı ya da bir hayal yakalar yeniden başlarım.

Yalnızlığım ve aslında yapayalnızlığım bir kez daha yenilir.

Umudum baskın gelir.

Sönmeye yüz tutan ışığım fersiz de olsa yeniden ışık vermeye devam eder.

Bu aķşam ne çok depresifim Allahım... 

 Yazdıklarımı silip silip yeniden başlıyorum  güzel şeyler yazayım istiyorum ama her yazdığım bir öncekinden daha karanlık oluyor.


Kayaşehir'de benim eve kuş sesi gelmediği, camları açsam da duyulmadığı, Defneye dinlemesi için akşamları youtube'dan kuş sesleri videosu açtığım için korudaki kuş seslerini kaydetmek bunları akşam Defne'ye evde dinletmek istedim.


Kuşların güzel güzel öttüğü bir yer buldum. Kuytu bir yere geçtim. Kuş  seslerini kaydetmeye başladım.

Bir yandan manzaraya bakıp bir yandan kuş sesleri ile mest olmuşken Hidiv Kasrı'nda biraz ötede gölgelik alanda bahardan mı kuş seslerinden mi yoksa daha olası bir ihtimal aşktan mı mest olmuş bir çift gördüm. O kadar sevgi doluydular ki etraflarına dalga dalga huzur yayılıyordu. Birbirlerine uzun süre sarıldılar sarıldılar... Sonrasında her ikisi de dengesini kaybetti. Sendelediler... Ben de gülümsedim. Aşk sarhoşluğu ile sendelemek dengeni kaybetmek kaç insana nasip olmuştur ki şu yeryüzünde... Hemen oradan kaçıp onları rahatsız etmemek için başka kuytu bir yer arayacaktım ki bir şey oldu; çiftimiz dans etmeye başladı... Kulak verdim müzik yoktu ama içlerinden gelen müziğe kendilerini vermişlerdi . Kendi kendilerine mırıldanıyorladı. I love you baby trust in me when i say.....

Onlar koyu gölgeli ağaçların altında kuş sesleri eşliğinde dans ededursunlar yavaşça oradan ayrıldım. 

Umarım içlerinden geçen şarkı hiç bitmez.

Ardından başka kuytu bir yer buldum ve kuş seslerini kaydetmeye devam ettim.

Buraya bir tanesini atacaktım ama sanırım blogger ses dosyası kabul etmiyor.

Koruda 2 tur attım. Manzara seyrettim. Çiçekçiye girdim, her bir çiçeği inceledim. Bol bol huzur topladım.

Rahat rahat döndüm. Allaha şükür...

2020 Bahar döneminin ilk gezisi de böyle geçti

Çok  güzel bir gündü.

Herkese bol huzurlu bol çiçekli günler...



4/16/2016

HİDİV KASR'INDA SABAH YÜRÜYÜŞÜ, ANADOLU KAVAĞI'NDA KAHVALTI



 Bahar geldi geçiyor, sitedeki tek tük laleler, nergisler sümbüller solmuş, evin önünde açmış olan minicik erguvan ağacı yapraklanmış. Bu sene doğru düzgün bir yere gidemedik. Tek gezebileceğimiz vakit olan hafta sonları ya hava kötüydü ya da işler çıktı. Misafirler geldi biz ziyaretlere gittik derken Kayaşehir'den çıkamadık. Bu sene ne çin manolyası gördüm ne defne ağacı ne de mimoza... Bahar dallarını, çiçek açmış güzel ağaçları ancak blogda paylaşım yapanlardan gördüm. Maalesef Kayaşehir'de bahar pek anlaşılmıyor. Kuru bir yer burası. Bol bol hafriyat kamyonu kum toz toprak inşaat var. 

4/23/2015

23.04.2015 GEZİSİ...

Dün annem babam memleketten geldi, evimize bayram geldi.

 Akşam geç saatte gelmelerine ve yol yorgunu olmalarına rağmen bu sabah, daha çok erkenden, uyumaya devam etmek ister misiniz diye sorduğumda ''Yatmaya mı geldik biz kalkarız tabii.'' deyince, hızlıca hazırlandık ve erkenden yola çıktık.

Sabah uyandığımızda hava çok güzel ve güneşliydi. 

Dışarı çıktığımızda ise kapkara yağmur bulutlarını gördük. Aman inşallah yakalanmayız dedik ama daha yola çıkar çıkmaz yağmur bastırdı hatta yetmedi dolu yağdı.

Yol çok güzeldi. Mor pembe beyaz çiçek açmış ağaçlar gördük. Ayrıca yeşilin her tonunu en parlak haliyle gördük.

İlk olarak Yuşa Tepesi'ne gittik. Yollar oldukça tenhaydı. Yuşa Tepesi'ne vardığımızda yağmur iyice artmıştı. Arabadan inemedik. Evden çıkarken çay yapmıştım. Annemin getirdiği yolluklar vardı; poaça kurabiye çörek... Arabadan inmeden yağmurun geçmesini bekledik, çayımızı içtik, bir şeyler atıştırdık. Yağmur biraz dinince Yuşa (as) kabrini ziyaret ettik. Bu sırada yağmur tekrardan bastırdı bir güzel ıslandık. Eşim geçmez bu yağmur dedi.

Eve dönmeye karar verdik.



Yağmuru dinlemek, izlemek Yuşa Tepesi'nde zevkliydi ama hepimiz ıslandık ve daha da önemlisi eşimin ayakkabıları, ayakları ıslandı ve çok üşüdü. Eve dönüş yolunda ona çorap aldım. Ayakkabıları kaloriferin de etkisi ile çabucak ıslandığı gibi hemen de kurudu.

Vee bu sırada güneş yeniden açtı.

4/04/2015

HİDİV KASRI-2015-

Bugün erkenden uyandım. 

Hava durumunu günlerdir takip ediyordum zaten. 

Bugün açık ve ılık bir bahar günü olacağını biliyordum. 

Eşime yürüyüşe gidelim mi dedim tamam dedi. 

Hemen termosta çay hazırladım. 

Minik kahvaltı kaplarına peynir, zeytin, gül reçeli, kuru yemişli helva, bal, tereyağı, köz kırmızı biber, zeytinyağı-kekik, maydanoz koydum. 

Bir poşete domates, limon, elma, haşlanmış yumurta ayarladım. 

Tabaklar, çatal- bıçaklar, peçete, ıslak mendil, masa örtüsü, tuz- karabiber, çay bardakları, servis tabakları, su ve ekmek ... derken piknik sepetim 15 dakikada hazır oldu. 

Bir de 2 dilim su böreğim vardı. 

Of of süper bir kahvaltı hazırladım yani.

 Yanımıza havanın soğuk olma ihtimaline karşı şal kazak hırka da aldık.

 Sabah erkenden çıktık.

Çubuklu Hidiv Kasrı'na gittik.


Güzel bir sabah yürüyüşü yaptık.


Hava mis gibiydi.


Deniz masmaviydi.


Leyleğe benzeyen büyük kanatlı kuşlar gelmiş, çam ağaçlarının üstüne neşeli seslerle yuva yapıyordu.