7 Mayıs 2012 Pazartesi

İLK İZLENİMLER...

           Hiç bir beklentin olmazsa bulduğun, gördüğün her yeni şey seni mutlu ediyormuş gerçekten  . Tamamen beklentisiz geldim Mardine...  Otelden dışarı yiyecek birşeyler almak için çıktığımda ilk gördüğüm yer migros oldu... Migrosu gördüğüme bu kadar sevineceğimi hiç tahmin edemezdim.  İstanbulda hiç gitmemişimdir ama burda eski bir dost görmüş gibi beni gülümsetti.  Sonra güzel modern bir cafeterya gördüm. Gezdikçe her gördüğüm dükkan beni daha da mutlu etti.. aaa teknosa varmış , aaa mado da varmış  gibi...  Köy büyüğü bir şehir bekliyordum, umduğumdan daha modern bir şehirle karşılaştım...  Mardin yenişehir de gayet geniş ferah caddeler var, ulaşım derdi yok istediğin yere istediğin saatte 5-10 dakikada varıyorsun  ( istanbul trafiğinden sonra bir ohh çektim) Güzel ve modern binalar var ve yeni bir şehir inşa etmek için hummalı bir çalışma var.

              Bazen şalvarlı amcalar görüyorum, o kadar tatlılar ki... boydan ferah elbise giyen , puşi takan amcalar... Sonra çeneleri ve alınları dövmeli  yaşlı teyzeler var, yöresel elbiseler giyiyorlar başlarına değişik bir şekilde örtüyorlar... Mardinin insanları iyi giyimli ve bakımlı... Çocuklarını parka götürürken bile topuklu ayakkabı giyiyorlar.

           Mardinliler en az üç dil biliyorlar; kürtçe, arapça, türkçe...  minibüste, alışverişte, resmi mekanlarda , sınıflarımda kısacası sen türkçe konuşmadığın müddetçe ya kürtçe ya da arapça konuşuyorlar... Hiçbir şey anlamıyorum... Yabancı ülkeye gitmişim gibiyim... İlk zamanlar türkçelerini bile anlayamıyordum ... Aslında hala anladığımı söyleyemem...

         Kısaca ilk izlenimlerim çok iyi .... Mardin güzel bir şehir, insanları da  güzel...

BETÜL MARDİNİ

                İstanbul'dan sonra gidilebilecek en güzel yer olarak göründü bana Mardin... Zaten tercih edebileceğim çok az şehir vardı... Her ne kadar ilk tercihlerimi Artvin Arhavi ve Rize'nin ilçelerini yazsam da içimden hep keşke Mardin ya da Van çıksa diyordum. Veee nihayet Mardindeyim.... İşe başladım, yerleştim, e alıştım da sayılır...

              Mardin çok özel bir şehir...Dünyada iki şehir toptan koruma altına alınmış; biri Venedik, diğeri ise Mardin...  Pek çok kültürün harmanlandığı, pek çok kültürün yüzyıllardır yan yana dip dibe yaşadığı gerçek bir kozmopolit bir mekan. Mardinle ilgili anlatılacak   çok şey var , sonra anlatıcam


             Mardine ilk geldiğimde sanki başka bir ülkeye inmiş gibi hissettim.. Atatürk hava limanının devasa, işlek, profesyonel, capcanlı havasından sonra Diyarbakır havaalanı sanki bir köye gelmişim hissini uyandırdı... Daha güneş doğmamıştı İstanbul'dan havalndığımda. Tepeden   E-5 ve TEM aort atardamarı gibi görünüyordu. Sanki İstanbul bir kalpti, atıyordu...    Diyarbakır'a varırken güneş doğmuştu ama aydınlık ,parlak, ışıldayan bir şehir değil , kapkara ,sevimsiz  bir şehir karşıladı beni.( Lütfen diyarbakırlılar kızmasın) Oradan Mardine gidecek araç için yola koyuldum. Sanki 1970 li yıllarda kalmış buralar , sanki zaman donmuş burda asılı kalmış ... Leş gibi sigara kokan, kapkara, pim pis eski hurda bir minibüse binip Mardine doğru yola çıktım. Bu söylediklerimden karamsar mutsuz olduğumu sakın zannetmeyin. Tam aksine Afganistan'da seyahat eden bir turist  edasıyla tüm bu olumsuz koşullardan zevk bile aldım diyebilirim. Başka bir memlekete gelmiştim , koşullarında katlanacaktım.... Yollar dümdüzdü... Arada köyler görüyordum, burada nasıl yaşıyorlar, nasıl vakit geçiyorlar dediğim köyler... kapkara , ağaçsız,  pis, hiçbir güzellik  göremediğim köyler...        
             
         Sonra Mardin..... Sonra çok yoğun günler ... Resmi işlemler ,bir MEB, bir okul... ev bul, tekrar İstanbul , toplan, taşın , geri mardin, tekrar yerleş,  Tam 7 kilo vermişim bu keşmekeşte.... Yeniden bir hayatı düzene sokmak ne kadar da zormuş ...

23 Aralık 2011 Cuma

İçimi Dökmek İstiyorum...

     Geçenlerde bilgisayarım virüslendi, labtopumu alalı 3,5 yıl oldu, ilk kez böyle birşey başıma geldi. İnternetten indirdiğim antivirüs programları meğer ne kadar da koruyormuş. Antivirüs programımın süresi bitti, ben de yenisini yüklemeye çalıştım, olmadı, ben de ammaaan bişey olmaz dedim veee birkaç gün içinde  labtopum çöktü. Kardeşimin de yardımıyla format atmayı becerebildim (biraz zor oldu) İşte o günden beridir daha da bi farkında oldum. Aslında sanal alem beni sinirlendiriyor, çıldırtıyor. Herkesin arada bir yakinen şahit olduğu gibi ben de bazen  içimden kalk şu laptopu at camdan aşağı, parçası kalmasın, sen de rahat et bitsin bu eziyet diyorum kendime...  O denli yani.. 

     Örneğin format atmamla labtopum ilk aldığım günkü haline döndü. Arkan  planda sanki yüzlerce program çalışıyor, çoğunu anlamadığım için silemiyorum da (aslında hiçbirini) bi de korkunç gürültü yapmaya başladı fanı bir dakika bile susmuyor. Ya da mesela internette birşey açmaya çalışıyorum örnek, kralın kulakları diyeceğim birinciyi açıyor ikincide k harfini gördüğü anda kapatıyor, deli oluyorum, çaresizlik içindeyim, labtopu camın yanındaki mermere vura vura kırasım var. Mesela mesela ( gaza geldim) sitemde birkaç değişiklik yapmak istiyorum; şablon tasarımcıyı açtığım anda siteyi olduğu gibi kapatıyor, ya da yukarıda başlıkta birinci ' i ' ler tamam da ikinci ve üçüncü ' i 'ler neden ' ı' şeklinde görünüyor. Mesela sinir oluyorum ben buna takıyorum ...her açtığımda bilmem ne nin süresi bitmek üzere diye ikaz ediyor. microsoft, antivirüsçüler  ya da bu bilişimci markalar hiç psikoloji diye birşeyi dikkate almıyorlar mı , zırt pırt uyarı veren programı inadımdan almam bi kere, zaten bilgisayarım çöktüğümde bilmem ne antivirüs programını satın al ikazı çıkıyordu ve  başka hiçbir kanalı açılmıyordu, şu dünyada bilgisayarsız internetsiz kalırım da ölsem yine de o programı almayacağım alacağım varsa bile almam artık o denli gıcık oldum o antivirüs yazılımına  yani...

Oooh be biraz rahatladım...

22 Kasım 2011 Salı

SABAHTAN AKŞAMA ROMAN OKUMAK...

     Karanlık kış günlerinde evde yapılacak en güzel şey şöyle sıcak bir fincan çay eşliğinde sessiz sakin kitap okumaktır. Bugünlerde havayı çok soğuk bulduğumdan ( Aslında o kadar da soğuk değil İstanbul; ben üşüyorum)  evde boş zamanlarımı tembellik yaparak, sabahtan akşama roman okuyarak geçiriyorum... Anna Karenina ... Gerçekten de  gelmiş geçmiş en güzel romanlardan biriymiş.

     
    Bunlar da yeni aldığım kitaplar... Nun masallarını aldığım gün okudum, diğerlerini de yatmadan önce karıştırıyorum...


    
       Aynı zamanda marmara üniversitesi ilahiyat yayınlarından kuranı kerim meali aldım. Onu da sindire sindire okumaya çalışıyorum...

19 Ekim 2011 Çarşamba

TEMİZ VE HAVALI(!) GİYSİLER...

     Dışarıdan  eve döndüğümde elimi yüzümü yıkamadan, üstümü başımı değiştirmeden sofraya oturmak bana göre değil. Eve gelince giysilerimi kirli sepetine atıp, elimi, yüzümü, ayaklarımı yıkayıp, eşofmanlarımı giymezsem  rahat edemem. Annemin deyişiyle huyluyum ben ya da huysuz...Her iki söz de  benim pimpirikli ,biraz obsessif kompulsif'e kaçan takıntılı kişiliğimin göstergesi olsa gerek.
     Dışarıdan eve gelince montlarımı, hırkalarımı, ya da ceketlerimi havalandırmalıyım, spordan geldiğimde spor giysilerimi havalandırmalıyım, arkadaşımla 2 saatliğine buluşmaya giderken giydiğim kazağı havalandırmadan dolaba kaldıramam. İşte tüm bu giysi havalandırma işlemleri için evdeki çamaşırlığı kullanıyordum. Fakat çamaşırlık çok yer kaplıyordu ve de gittikçe bana daha da  sinir bozucu  görünmeye başladı. Aslında kurutma makinalarının havalandırma tuşu varmış ama benim evim küçük, banyomda kurutma makinası için yer yok, çamaşır makinasının üstüne koyma  görüntüsüne de henüz ben  hazır değilim.  Bu huyumdan vazgeçemeyeceğime göre ben de ikeadan aşağıda resmi görülen askıyı almaya karar verdim.



 ooohhh... O kadar rahatlık ki... Birincisi yer kaplamıyor. İkincisi daha derli  toplu. Giysilerimi asıyorum,havalandırıyorum,  ertesi gün kokusunu beğenmediklerim kirli sepetine diğerleri  ütülenip, dolaba gidiyor.  Ben çok sevdim. İkea'dan aldım, kendim monte ettim (montajı çok basit) fiyatı 25 tl.

10 Ekim 2011 Pazartesi

SÜLEYMANİYE GEZİSİ (10.10.2011)

     Bu sabah tüm olumsuz hava koşullarına rağmen çok sevdiğim bir arkadaşımla Süleymaniyeye gittik... Geçmiş  yıllarda olsaydı böyle bir  havada asla...  Ama arkadaşım sabah aradı ben de tereddütsüz gitmeyi  kabul  ettim( Hiçbir fırsatı kaçırmayacağıma dair kendime söz vermiştim )   İyi ki de gitmişim...  İstanbul yağmur yağarken de çok güzel...Uzun zamandır görmediğiniz bir dostla bir çift kelam etmek de...



6 Ekim 2011 Perşembe

AYASOFYA GEZİSİ (06.10.2011)

     Perşembe günü benim boş günüm...Her fırsatta gezme kararım ( KARAR1) sebebiyle daha haftanın başından bugün için gezi planları yapıyorum. Bu hafta Sultanahmet'e gitmeye karar vermiştim. Sabah uyandığımda her zaman ki mazaretler başıma üşüşmeye başladılar. 'Evde otur dinlen 'dedim kendime önce, geçen cihangir gezisinden kalma ayak ağrılarım çok artmıştı (cihangir merdivenlerini bilenler ayaklarımın neden ağrıdığını çok iyi anlayabilir)  Sonra 'ev çok battı otur temizlik yap' dedim ama  pazar günleri dışında temizlik yapmak yok kararımca bundan da vazgeçtim. Böylece küçük bir kahvaltıdan sonra attım kendimi dışarıya. Her ne kadar İstanbulun kurtuluşu nedeniyle trafik keşmekeşinden dolayı 3 saatte sultanahmete varsam da bugünü güzel geçirmeye kararlıydım.
     Önce Firuzağa Cami' nden bahsedeyim. Firuzağa Camii tramvay durağının tam karşısında kalır. Meydanın en eski camilerinden biridir. Küçük ama çok şirin  bir bahçesi vardır. Tuvaletleri tertemiz ve de ücretsizdir (ama temizliğinden dolayı hep fazla fazla bahşiş atarım yine de) Caminin içi tenha ve huzur dolu olması hasebiyle namaz kılmak için büyük camilerden çok daha idealdir.
     Firuzağa'dan sonra Sultanahmet Cami'sine geçtim. Camiyi zaten herkez bilir o yüzden anlatmıyorum. Sadece herkezin bilmediği birşey aktarmak istiyorum. I. Ahmetten önceki padişahlar fetihlerden döndüklerinde kendilerine geçen payla  yani  kendi keselerinden camiilerini ve de diğer hayırlarını yaptırmışlardır. İlk kez I. Ahmet kendi kesesinden değil de devletin parasıyla bir camii yaptırır ( bizim Sultanahmet Camisi yani) Halk ta bunu protesto eder ve bu camide namaz kılmaz.  Nerdeyse 100 yıl boyunca ( yanlış duymadınız 100 yıl) bu durumu boykot etmiş ecdadımız... I. Ahmet 14 yaşında padişah olmuş, 14 yıl hükümdarlık yapmış ve de 28 yaşında hayata gözlerini yummuş. Aynı zamanda I. Ahmet Fatih Sultan Mehmetin yasalaştırdığı kardeş katli kanunu değiştirerek Ekber ve Erşed Yasasını getirmiş. ( Çünkü kendinden önce tahta geçen III. Mehmet tahta geçtiği günün  sabahında  çoğu bebek 19 kardeşini boğdurtmuş .Bu da halkın vicdanında o denli büyük yaralar açmış ki I. Ahmet böyle bir yasa çıkartmak zorunda kalmış) 
     Sultanahmet camisinden sonra  Ayasofyaya geçtim. Bu mekana kaç kere geldiğimi bilmiyorum, ama her geldiğimde hayret, dehşet, büyülenme benzeri duyguları yine ve yeniden yaşıyorum. Bizans İmparatoru M.S 537 de Justinien ayasofyanın açılışında kendini tutamayıp 'seni geçtim süleyman ' diye haykırmış. Bu yazımda hiçbir fotoğraf koymuyorum, lafı da uzatmıyorum çünkü ayasofyanın ihtişamını hiçbir fotoğraf, hiçbir söz anlatamaz...
     Ben  size Sultanahmet tramvay durağının biraz ilerisinde bulunan Çiğdem Pastanesini anlatayım. Her daim taze, kaliteli, ve de fiyatları uçurulmamış kurabiyeler, pastalar, börekler mekanıdır kendileri... Börekleri hafiftir, pastaları iç kıymaz, ve de çayları her zaman tazedir... Çok şirin çay bardakları vardır, masalar ahşap, şekerlikler bakırdandır...  Duvarlara gömülü minik şöminelerde mumlar yanar... Mekan küçük , loş ama samimidir...Bi yandan kabaklı böreğini yerken bi yandan  türk kahvesini yudumlayan turistler görürsünüz. Mekan dar olduğundan muhtemelen yanyana oturursunuz ,böylece  türk kahvesini içme usulünü anlatmak durumunda kalıp başka diyarlardan başka dillerden başka dinlerden başka renklerden  güzel insanlar tanırsınız... işte öyle bir mekan burası
     Şimdilik bu kadar...