30 Ağustos 2015 Pazar

2015 YAZI...

Bir yaz tatili daha bitti...

Bu yaz paylaşılacak, anlatılacak, fotoğrafı eklenecek pek bir şey yok...

Tatilin bir ayı ramazana gitti. Ramazanda tadilat vardı evde. Tadilat yapanlar bilir, en ufak bir çalışma bile evi altına üstüne getirir. Bizim ev de öyle oldu...Her yer her yerdeydi. Tüm ramazan temizlik yapmakla evi düzene koymaya çalışmakla geçti. Çok zaman alan, çok yoran ama yapılması gereken işlerdi, bitti çok şükür...

Bayramdan sonra  Edremit'e gitme, yüzme hayalleri kuruyordum, yaz tatili için bir sürü planım vardı. Ama doktor yolculuğa izin vermedi:(   Riskli bir hamileliğim var. Tam teşekküllü bir hastanenin yakınında olmam gerekiyormuş. Doktorum "Hiç bir yere gitmiyorsun, bu sene de yüzmeyiver" dedi.

Böylece hayatımda ilk kez tüm tatilimi İstanbul'da geçirmek zorunda kaldım.

Kayaşehirde hep evdeydim.

Aman Allahım yazları İstanbul ne kadar sıkıcıymış.

Hele Kayaşehir...

Dün sabah güneş doğarken seher vakti uyanıktım hani o vakitte kuşlar öter, sabahın mükemmel ışığı doğar ya evlere.... Sabahı dinledim bir serçe bir karga sesine bile hasretim ama yok yok hiç bir kuş sesi yok. Hiç mi kuş yaşamaz burada .. Nasıl bir yer burası hayret ettim.

Az önce de yürüyüşe çıktım saat 20:45 idi. Yaz günü ... Daha az önce güneş batmış. Saat daha 21:00 bile olmamış yani . Kimsecikler yok yürüyüş parkurunda . Yaz günü bu kadar ıssızlık olur mu! Tekin görünmeyen 3 kişilik ergen grubunun dışında bir tane Allahın kulu yoktu parkta. Korktum sitenin içine geçtim. Binaların arasında yaptım yürüyüşümü.

Kayaşehirde şimdilik hayat yok yani.

Eşim haksızlık ediyorsun, buralar daha çok yeni, canlanacak buralar deyip duruyor da umarım ben 50 yaşına gelmeden görürüm o günleri.

Edremite gidemeyecegimi öğrenince ben de hamile halimle fazla yorulmadan İstanbul'da ne yapabilirim nerelere gidebilirim diye düşündüm...

Bir gün Sultanahmet'e gidelim dedim eşime, iyi tamam dedi...   Malesef o gün hayatımın en kötü günlerinden biri oldu.   Hava çok ama çok sıcaktı ve çok nemliydi. Sultanahmet aşırı kalabalıktı. Eşim sürekli söylendi; yok çok sıcak, yok çok kalabalık, yok insanlar pis kokuyor, gezmek için en sıcak günü mü buldun, karnın burnunda bu halinle ne işimiz var buralarda, püfür püfür evimiz dururken ne zevk alıyorsun buraları gezmekten ...dır dır dır başımın etini yedi. Sadece Sultanahmet Camisini gezdik, tüm enerjimiz bitti, hemen eve döndük. Eşim tamam söylediklerinde sonuna  kadar haklı ama evde otur otur bunaldım bende. Yaz günü İstanbul boşalmıştır sessiz sakin Sultanahmet Ayasofya Gülhane Parkı yani tarihî yarımada turu yapalım istemiştim, olmadı.

Ferah ve nispeten tenha avm gezmeyi ise oldum bittim sevemiyorum.  Bende baş ağrısı yapıyor, sersem gibi oluyorum.

Yazın İstanbulda nereye gidilir nerelerede oturulur tenha ferah ulaşımı kolay nereler var ( acaba var mı) bilmiyorum ...

Korkunç Sultanahmet gezimizden sonra eşime bir daha kalabalık mekanlara gitmeyi teklif bile edemedim. Eşim evde oturdu ben tek başıma gezdim. Daha doğrusu gezmeye çalıştım.

Bir gün Arkeoloji Müzesine gittim.  Müze tadilatta imiş eşyaları geçici olarak müze dışında bahçe kısmında paravanlardan oluşan başka bir kısma taşımışlar. Zaten İstanbulun nemi sıcağı bir de paravanların üstüne serdikleri plastik örtüler sera etkisi yapmış . İçerisi bana 60 derece gibi geldi, dolaşmak ne mümkün.... 2 dakika sonra diğer turistler gibi ben de terden sırılsıklam olmuştum,  bir müddet sonra da sıcaktan fenalık geçirdim...Kendimi zor dışarı attım bir saate yakın bahçede gölge bir yere oturdum, bir türlü kendime gelemedim. Kocanın ahını alırsan böyle olur işte dedim, kös kös geri eve döndüm.  Hava o kadar sıcak ve nemli idi ki İstanbul'da eve dönüşüm de tam bir işkence oldu. Bu arada toplu taşıma kullanıyorum ve yol yaklaşık 1,5 saat sürüyor.( kalabalığı ve sıcağı siz tahmin edin)

Uslanmadım bir gün de Türk İslam Eserleri Müzesine "Selçuklular" sergisine gittim. Sergi çok güzeldi. Klimalar iyi çalışıyordu, müze ferahtı... Hamileliğimden midir nedir sadece sergiyi ve İbrahim Paşa Sarayını gezmekle yoruldum. Orada da müzenin ferah bir yerine oturdum bir saat kendime gelmeye çalıştım baktım düzelemiyorum eve döneyim bari dedim. Geri kalan planlarımı iptal ettim  ve dönüşüm yine  işkenceye dönüştü. ( malum istanbul trafiği 1,5 saat ve otobüslerin çok sıcak olması... klimalar hep çalışır ama otobüs yine de çok sıcak olur nedense ya da ben bunalıyorum bilmiyorum)

Bir iki gün Eminönü Havuzlu Hana gittim bebişin eşyalarını aldım.

Bunun dışında Mall of İstanbul, Forum İstanbul, İkea, Depositeye gittim bir iki kez bebişin eşyaları için...

Bir akşam yaklaşık bir saat Sarıyerde kordonda akşam yürüyüş yaptık.

Bir günde Karaburun' u keşfetmeye gittik, gitmişken de yüzdük.

Bu kadar...

Bunun dışında hep Kayaşehirdeydim.

* Akşamları otoban misali yolların yanında hafriyat kamyonlarının ahenkli sesleri eşliğinde yürüyüşler yaptım.

* Cosmos belgesel serisini izledim.

* Aöf derslerimizden  biraz psikoloji biraz uygarlık tarihi çalıştım.

* İnsanlık tarihi kitabımdan pasajlar okudum.

* Eşimle bol bol siyaset konuştuk.

* Hastaneye kontrollere gittim. ( Bazen hastane tüm günümü alıyordu o yüzden bu listeye konulmayı hakediyor)

* Yavaş yavaş doya doya ev temizledim.
.
* Kahvaltı hazırladım, yemek yaptım.

* Oturdum, yattım, uyudum, dinledim.

Böyle böyle tatil bitti. Üzgünüm...

İstanbul yazın çok sıkıcı  çok sıcak çok nemli çok kalabalık...

Hamile halimle yapacak hiç bir şey bulamadım.

Bu da böyle bir yaz tatili idi işte....








29 Ağustos 2015 Cumartesi

BİBERLİ TAVUK...


Evet... Bu yemeğin adını bilmediğim için ismini kendim uydurdum. Her zaman ki gibi pratik ve hafif bir yemek diyemeyeceğim çünkü tarif için en az 1,5 saatimizi ayırmak gerekiyor. Ama çok sağlıklı ve çok lezzetli...

* Önce yarım kilo tavuk etini yapışmaz tenceremize alıp üzerine zeytinyağı ekliyoruz. Tencerenin kapağını kapatıyoruz. Tavuk eti suyunu bırakıp çekecek ve bir kaç dakika daha kavrulacak.

* Ardından tenceremize minik minik doğradığımız patatesi ekleyeceğiz. Kısık ateşte ağır ağır pişip onlar da yumuşayacaklar. Bu sırada su eklemek yok çok karıştırmak yok.

* Patatesler yumuşamaya başlayınca tenceremize bu sefer iri iri doğranmış köy biberi ekliyoruz. Evde olmadığı için ben eklemedim ama kırmızı kapya biber de çok yakışırdı.

* Biberlerimiz de renk değiştirdiğinde kabukları soyulmus 2 adet domatesimizi de ekliyoruz.  Yalnız dikkat edelim de yemeği çok fazla sulandırmayalım. Ben 1 adet büyük domates kullandım.

* Domates de biraz kavrulunca son olarak baharatlarımızı ve tuzumuzu ekliyoruz. Ben köri, zerdeçal, kimyon, karabiber pulbiber, kekik kullandım, tuz eklemedim zira baharatlar zaten yeterince lezzet vermişti.

* Yemeğimizin kapağını kapatıp bir yarım saat dinlendiriyoruz ardından afiyetle yiyoruz.

* Yemeğe asla su katmıyoruz. Kısık ateşte kendi suyuyla pişiriyoruz.

* Çok fazla karıştırmıyoruz.

* Mutlaka bir müddet dinlendiriyoruz. Yoksa lezzeti oturmaz.

Afiyet olsun...

26 Ağustos 2015 Çarşamba

COSMOS ... BİR UZAY SERÜVENİ...


Az önce 13 bölümlük Cosmos a Spacetime Odyssey  belgesel serisini  bitirdim.

Geçenlerde sinema izlemek için film araştırıyordum. Tesadüfen gördüm imdb puanı çok yüksek olduğu için (9.4) dikkatimi çekti bir bakayım dedim.


Hiçbir fikrim olmadan izledim.

İşte değerlendirmem;

Çok beğendim, herkese tavsiye ederim.

Şahane...

Muhteşem...

Görsel bir şölen...

Kurgu çok  iyi...

Herkezin anlayacağı bir dilde hazırlanmış...

Mutlaka 1080p ile izlenmeli...

Görsel effektler, animasyonlar  süper...

Müzikler de ihmal edilmemiş.

Temel bilimsel kavramları anlatırken aynı zamanda bilimi sevdirmeye çalışmış...


13. Bölüm özellikle çok güzeldi. Tüm bölümlerin bir değerlendirmesi idi. Ayrıca son kısım çok etkileyici idi.

Carl Sagan'ın kendi sesinden soluk mavi nokta...

SOLUK MAVİ NOKTA

Voyager 1 uzay aracınının Neptünden bile daha uzaktan çektiği Dünyanın fotoğrafı... Mavi ile etrafı çizilmiş olan toz zerrecigi .... İşte Dünyamız...





Şu noktaya tekrar bakın.

Orası evimiz.

O biziz.

Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor.

Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her "yüce önder", her aziz ve günahkâr onun üzerinde - bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.


Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne.

Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.

Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor.

Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi.

Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.

Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen.

En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok.

Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz.

Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer.

Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur.

Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza.

                                                     Carl SAGAN



24 Ağustos 2015 Pazartesi

SANDAL SEFASI...



SANDAL SEFASI

* 5 Adet kabak

* 1 adet soğan
* 150 gr kıyma
* 1 adet domates
* Dereotu
* Karabiber, pulbiber, tuz

Kabaklar soyulur.
İçleri oyulur.
Tuzlu suda 10 dakika kadar haşlanır.

Bu sırada;

Soğanı zeytinyağında kavuruyoruz.
Üstüne kıyma ekliyoruz. Kavurmaya devam ediyoruz.
Domates ekleyip bir güzel pişiriyoruz.
Son olarak da dereotu ve baharatlarımızı ekliyoruz.

Haşlanmış kabaklarımızı bir tepsiye yerleştiriyoruz. İçini kıymalı harcımızla dolduruyoruz.

Bu sırada beşamel sos hazırlıyoruz.

* 1 kaşık tereyağı
* 1 kaşık un
* 1 bardak süt
* tuz

Kaserol tenceremize tereyağı ve unu ekleyip 1-2 dakika kavuruyoruz. İçine soğuk sütü ekleyip çırpıcı ile hızlı hızlı karıştırıyoruz. Bir güzel pişiriyoruz.

Kabaklarımızın üstüne ekleyip fırına atıyoruz. 10 dakika kadar pişiriyoruz.

Son olarak da en üste kaşar peyniri serpiştirip kaşarlar kızarana kadar fırında pişiriyoruz.

Sıcak sıcak servis yapıyoruz.

Sandal sefası çok güzel oldu. Eşim cok beğendi.


Kabak Salatası



Kabakların içlerini  atmıyoruz, değerlendiriyoruz tabii ki...  Bir tavaya aldığımız kabak içlerini azıcık zeytinyağında kavuruyoruz. Kavrulan ve ılıklaşan kabak içlerimize biraz yoğurt 2-3 adet ceviz içi, incecik dogranmış 1 adet sarımsak ekleyip bir güzel karıştırıyoruz. Üstüne pul biber ve nane ile süslüyoruz. Böyle mükemmel bir meze oluşuyor.

Kabakları haşladığımız suyu da atmıyoruz . Çorbalarımızda degerlendiriyoruz.

Afiyet olsun.



23 Ağustos 2015 Pazar

ZEYTİNYAĞLI BİBER DOLMASI...


Evlenmeden önce yemek yapmazdım. Sadece ara ara hasta olmayım diye besleyici çorbalar yapardım. Acıktığımda ise menü hep aynıydı; çay, menemen, peynir, zeytin,domates ... Hâlâ en favori menümdür kendileri... Evlendikten sonra ise yemek yapmaya başladım.  Allaha şükür eşim hafif ve pratik yemekleri seviyor ve Allah razı olsun yaptığım herşeyi yer, şikayet etmez. Ben de hep sağlıklı yemekler yapmaya çalıştım. Az yağlı, az tuzlu, hafif, mide yormayan yemekler yaptım. Evliliğin ilk zamanlarında çok arasam da artık akşamları çay, kahvaltı aramıyorum, yemek yemek istiyorum.  Hatta artık el açması börek, içli köfte gibi ağır yemeklere başlamak istiyorum. Dün hızlı hızlı dolmaları doldururken ve az önce akşamdan kalan dolmaları afiyetle götürürken eskiden bu yemeklerin gözümde ne kadar büyüdüğünü,  dolma yapmanin bana ne kadar zor geldiğini hatırladım, güldüm. Oysa ki ne kadar basitmiş... Kimbilir belki yakında ben de bloğumda şimdi gözümde aşırı büyüttüğüm etli kebaplar, el açması börekler, yaş pastalar falan paylaşmaya başlayabilirim...

Dün biber dolması yaptım.

* Önce biberlerimizi temizliyoruz.

* Tencereye kaç tanesinin sığdığını hesaplıyoruz. Ben tek sıra yapıyorum 2. kata geçmiyorum.

* Pirinci yıkıyoruz. Üzerine minik doğranmış soğan, minik doğranmış domates, tuz, pul biber, bol bol nane ve zeytinyağı ekliyoruz.

* Dolmalarımızı iç harçla doldurup (çok fazla doldurmayın pirinç şişiyor) üzerlerini domates ile kapatıyoruz. Ben bu sefer kırmızı biberle denedim. Tenceremize  2 bardak kadar su ekliyoruz. Yaklaşık yarım saat pişiriyoruz. Piştikten sonra dibinde su varsa baska bir kaba alıyoruz. En az 4- 5 saat dinlendirdikten sonra limonla ya da yoğurtla servis yapıyoruz.

Afiyet olsun...

22 Ağustos 2015 Cumartesi

AÖF FELSEFE...

Özel sektörde geçen zorlu 13 yıldan sonra 37 yaşında MEB'e atandım. İnsanca çalışmayı, insanca yaşamayı, kendine ve sevdiklerine vakit ayırmayı devlette çalışırken öğrendim. Her gün bugünleri de gösterdiği için Allah'a çok şükrediyorum.

Emekli olduktan sonra 2.üniversite okumak hep hayalimdi. Bu sene başında emekliliği beklemeye gerek olmadığını, istediğim bölümü okumak için artık hiçbir engelimin kalmadığını farkettim. 

Böylece hayalim felsefe bölümüne kaydımı yaptırdım. 

Zevkle işlemlerimi yaptım, harcımı yatırdım, kitaplarımı aldım.  

Üniversitede iken sadece dersi geçmeye çalışırdım. Bölümümü hiç sevmiyordum. Zaten bilinçli bir tercih değildi. Vize ve final zamanı dışında ders çalıştığımı hiç hatırlamam. Bölümümle ilgili ekstra bir kitabım hiç olmadı. Hiç merak da etmedim. Türkiyenin belki de en kaliteli hazırlık bölümünü okudum ama iyi değerlendiremedim. Türkiyenin en iyi üniversitelerinden birinde idim ama değerli 5 yılımı çok verimsiz geçirdim ve buna hâlâ çok üzülüyorum. 

Mezun olduğumda akademik olarak çok yetersizdim. Sonrasında ( mecburen) gece gündüz çalışıp eksiklerimi tamamladım. 

Yeni üniversitem AÖF felsefe ise zevkle çalıştığım bölümüm oldu.  Sınıf geçmek için değil sadece merak ettiğim için sadece öğrenmek sadece kendimi geliştirmek için çalışıyorum. 

Bölümümün kişiliğimle çok uyumlu olduğunu ve bana çok şey kattığını düşünüyorum.

Güz dönemi ilk sınavlara gayet hazırlıklı idim. Güz dönemi ara sınavım çok iyi geçti.

Diğer sınavlara ise hamilelik sıkıntılarım yüzünden çok iyi hazırlanamadım. Zor bir hamilelik dönemi geçirdim. Sınav vakti gelince de işte o zaman da ben de herkes gibi özet okudum geçmiş yılların sorularına baktım. Tabii ki sayısal altyapım ve KPSS geçmişim de bu sınavlarda çok işime yaradı. Ah o KPSS ... Hiç unutmamışım öğrendiklerimi.. Matematik psikoloji gibi derslerde ise ,öğretmen olduğum için zaten temelim vardı, altyapım sayesinde hiç zorlanmadım.

Her iki dönemde de  Yüksek Onur Belgesi almaya hak kazandım. Belgemi çerçeveleyip duvara asacağim neredeyse o kadar gurur duyuyorum. Güz döneminde eve postalamışlardı. Bahar dönemi için aöf bürosuna gitmem gerek.









Şimdi yaz günü neden mi bunları yazıyorum. Bütün gün evdeyim. Hamileliğin son dönemleri olduğu için fazlaca gezemiyorum. Ben de hamilelik sıkıntılarımdan ötürü zamanında pek bakmadığım derslere şimdi bakıyorum. Test çözüyorum. Eşim hayretler içerisinde...

Ben kendimi ders çalışıyor olarak görmüyorum ... Ne demişler sevdiğin işi yaparsan bir ömür çalışmamış olursun...

21 Ağustos 2015 Cuma

TİRAMİSU...



Bugün sevgili eşimin doğum günü...  Doğum günü pastası olarak tiramisu yaptım. Aslında yaş pasta yapmak isterdim ama henüz pasta yapacak cesaretim yok. Seneye inş. Risksiz yapımı çok kolay olan tiramisumu umarım beğenir.

TİRAMİSU

* 2,5 bardak süt
* 2 yumurta sarısı
* 1 çay bardağı şeker
* 3 yemek kaşığı un
* vaniya ( tarifte yok ama ben yine de ekledim)

Malzemeleri bir tencereye koyup pişiriyoruz. Koyu, kıvamlı bir krema oluyor.

Soğumaya bırakıyoruz.

Kremamız soğuyunca içine 1 paket labne peyniri (200 gr) ekliyoruz

Hazır pasta tabanımızın altını

* 2 yemek kaşığı şeker
* 1 yemek kaşığı granül kahve
* 1 su bardağı su

şeklinde hazırladığımız karışımın yarısı ile ıslatıyoruz.

Kremamızın yarısını güzelce yayıyoruz.

Pasta kekimizin diğer yarısını da ıslatıp üstüne dikkatlice kapatıyoruz.

Üste kalan kremayı yayıyoruz.

En üste ise ince tel süzgeçle tüm beyazlık kapanıncaya kadar  kakao  eliyoruz.

Buzdolabında mutlaka bir gece dinlendirdikten sonra ertesi gün soğuk soğuk servis yapabiliriz.

Afiyet olsun...

20 Ağustos 2015 Perşembe

AVLUDA OTURAN ŞİZOFRENLER...



AVLUDA OTURAN ŞİZOFRENLER

Bir daha giymemek üzre
Devirip taçlarını
Şuuraltında,
Karanlıkta oturuyor küskün krallar

Bunların ruhlarına ne olmuş?
Kartallar delip göğüslerini
Yedi kat göğe mi çıkarmış?

Burada ayaklarına keçe
bağlamış Şimdiki Zaman
Ki uyuyan Geçmiş uyanmasın:
suyun başındaki dev,
bin başlı ejderha,
kapıyı tutan gardiyan.

Kiremitler birbirine nasıl
aktarırsa yağmur suyunu
Onlar da öyle aktarıyor
-kendilerinden bir şey katmadan-
Yüzlerine, içlerine yağan
ve artık onların olmayan hüznü:

Kimseyle konuşulmayacak kadar,
Tanrıyla konuşulmayacak kadar dipte,
derinde kalan şeylerin hüznü.

Kaderin çöküp tortulandığı,
Meleklerin, şeytanların dolaşmadığı,
Işığın ve düşüncenin ulaşmadığı yerler
Usun ve ruhun dibi
Serin ve tozlu bilinmezlik:
Bazen boğulmuş bir çığlık,
Çözülüp gitmiş bir maske,
Bazen bir hançer
(kötü huylu bir yarada paslanan)
Ya da bir kemik
(vicdanın eritemediği)
Salına salına iniyor aşağı,
Tozutarak
(dipte uyuyan ) Zaman ı
Sonra herşeyi,
herşeyi yeniden örtüyor balçık.

Cahit Koytak

18 Ağustos 2015 Salı

HASTANE ÇANTASI...

Artık hastane çantası oluşturma vakti geldi. Önceden  sezaryen ihtimalini de düşünerek 3-4 gün yatacak şekilde çantayı planlamıştım. Takımları yavaş yavaş oluşturmuş poşetlemiştim. Şimdi sadece eksiklerimi tamamlayıp hazırladıklarımı çantaya yerleştirdim. 2 adet çanta hazırladım; Biri bebiş için, biri de benim için. İnş normal doğum olur da çoğunu hiç kullanmadan geri getiririm.


Bebek için;

* 10'lu hastane çıkışı
* 2 adet takım  (zıbın,eldiven,şapka,çorap, patikli pantalon, çıtçıtlı body, tulum, penye örtü)
* İkişer adet patikli alt, uzun kollu çıtçıtlı body, çorap ( nolur nolmaz diye)
* 1 adet alt-üst pijama takım
* Yelek
* Kalın battaniye
* 1 paket yenidoğan bezi
* 1 paket yenidoğan ıslak mendil
* 3 adet tek kullanımlık alt açma örtüsü
* Pişik kremi
* Ağız bezleri
* Omuz örtüsü
* Kirli poşeti

Benim için;

*  1 adet lohusalar için satılan 3'lü takım
*  1 adet gecelik
*  1 adet emziren anneler için 2'li pijama takım
* 1 adet sabahlık
* 2 adet bone
* 3 adet rahat başörtüsü
* Soğuk havalar için omuz şalı
* 3 adet çorap
* 1 adet patik
* 2 adet havlu
* 2 adet emzirme sütyeni
* Göğüs pedi
* Göğüs kremi
* Bol bol iç çamaşırı
* Bir paket tek kullanımlık depend hasta külotu
* Terlik
* Ped
* Lif
* Sabun
* Tuvalet kağıdı
* Rulo havlu
* Islak mendil
* Diş fırçası, macunu
* Roll-on
* Tarak
* Toka
* Dudak nemlendiricisi
* Makyaj malzemeleri
* Bepanthol
* Kirli poşeti
* Sağlık geçmişim, tahliller...vs
* Dönüşte giyeceğim kıyafet

* Ayrıca belki yeni aldığım geceliklerle rahat edemem diyerek evde kullandığım geceliklerden eklemeyi düşünüyorum (kararsızım)

* Ayrıca yanımıza dönüş için pusetimizi alıcaz...

* Bazı arkadaşlar nevresim götür dediler ama düşünmüyorum. Bana gerek yok gibi geliyor inş pişman olmam.

Çeşitli forumlardan okuyarak bu listeyi hazırladım. Normal doğum olursa çoğunu aynen geri getiririm herhalde...

Bebeğin takımlarını, gecelikleri, kişisel temizlik eşyalarını ayırabildiğim herşeyi aradığımı rahat bulayım karışmasınlar diye ayrı ayrı poşetledim.

Eşime doğuma giderken eğer ben yapamayacak durumda isem evde neler yapması gerektiğini de hatırlattım; Nevresimler değişecek.
Etraf süpürülüp tozu alınacak.
Bulaşık  varsa yıkanacak.
Bebegin yatağı kurulacak.
Uyku seti serilicek.
Annemlere haber verilecek.
Çikolata alınacak( havalar çok sıcak olduğu için ve  evde eriyecegini düşündüğüm için şimdiden almıyorum)

Ayrıca helallik de diledim o ortamda belki fırsat bulamam.

Artık hastane çantam da hazır...

Hadi hayırlısı...

15 Ağustos 2015 Cumartesi

PATLICAN SALATASI...

Yaz sofralarının vazgeçilmezidir mangal közünde ya da odun ateşinde kıvama gelmiş lokum misali patlıcanlarla yapılan salatalar....  Her pikniğe gidişte denizin kıyıya taşıdığı -ki genellikle zeytin ağacındandır- kuru odun parçaları, minik dallar toplanır hemen oracıkta bir ocak yapılır. Bir yanda mangalımız yanarken bir yanda patlıcanlarımız közlenir. Etin yanında mis kokulu patlıcan salatası yenir.

Mardinde ise her köşe başında bulunan fırınlara verilir patlıcan tepsileri. Bir yanda fırıncılar ekmekleri lavaşları pişirirken bir yanda güveçler, tepsilerde çeşit çeşit kebaplar, patatesler, patlıcanlar fırına girecek her şey de bir köşede yavaş yavaş kıvamını bulur. Üstelik tepsi başına çok minicik göstermelik bir ücret alınır.

İstanbul'da küçücük mutfağımda közlediğim patlıcanlarda o lezzet, o koku elbette yok.

Şimdiye dek ocak üzerinde patlıcanları közlüyordum. Hem tek tek közlediğim için çok zamanımı alıyordu hem her seferinde elim yanıyordu hem de suyu akan közü düşen patlıcanlar  ocağı çok kirletiyordu.

Bugün ilk kez fırında patlıcan közlemeyi denedim.

Patlıcanları fırın tepsisine yerleştirdim. Patlamasınlar diye hem alttan hem üstten bıçakla deldim.  En üst göze koydum. 200 derece ızgara ayarı yaptım.   Bir müddet sonra altüst ettim.

Umduğumdan çok daha iyi sonuç aldım. Gayet lezzetli bir patlıcan salatası yaptım.


Patlıcanları közlüyoruz. Temizledikten sonra doğruyoruz. Üzerine küp doğranmış domates, maydanoz, yarım limon suyu ,zeytinyağı ve tuz ekliyoruz. (Kuru soğan da eklenebilir.)

Afiyet olsun...

10 Ağustos 2015 Pazartesi

ZEYTİNYAĞLI TAZE FASULYE...



* Fasulye ayıklanır, elle uygun boyutta kırılır ardından yıkanır.
* Düdüklü tencereye yerleştirilir.
* Üzerine incecik doğranmış soğan ve 2-3 diş sarımsak,üzerine kabukları soyulmuş domates eklenir.
* Üzerine tuz, pul biber en üste ise zeytinyağı eklenir.
* Dikkat: Su eklenmez.

Düdüklünün kapağı kapatılır. Kısık ateşte pişmiş kokusu gelinceye kadar pişirilir. (Benim düdüklüm için ocağa koyduktan sonra yaklaşık 1 saat kadar sürüyor) 

Püf noktası: 
*Zeytinyağlı fasulye ertesi gün yenir.  Ocağı kapattıktan sonra lezzetinin oturması için bir gün gereklidir. 
* Isıtılmaz, ılık yenir
* Pişirirken yağı az konulur. Ertesi gün servis yaparken üzerine yağ eklenir.Biz yemekleri yağsız sevdiğimiz için ekstra yağ eklemedim. Yağ derken tabii ki zeytinyağını kastediyorum.
Afiyet olsun...

9 Ağustos 2015 Pazar

CEVİZLİ, TARÇINLI, ZENCEFİLLİ KURABİYE...

Genetik olarak kilo almaya meyilli olduğum için annem çocukluğumdan bu yana beni tatlılardan, hamur işlerinden, reçellerden, abur-curdan kısaca kilo yapan herşeyden uzak tuttu. İlk hamburgerimi üniversitenin 2. yılında yedim mesela. Arkadaşlarım o zamana dek hamburger menü yememiş olmama hayret etmişlerdi.... Ne zaman börek çörek yesem bilinç altıma çocukluktan yerleşen büyük pişmanlık duyuyorum... Mesela gönül rahatlığı ile patates kızartması yiyemem. Evlendim Allah'a şükür eşim de ağır yağlı yemekleri hamur işleri tatlı istemez beklemez... Sürekli hafif yemek istediğini belirtir.

Fakat misafir geleceği zaman, işte o zaman en büyük sorun ikram hazırlamak...  

Bloglar en büyük yardımcım bu konuda. Bu tarifi yesilkivi'den aldım. Birazcık değişiklik yaptım. Benim gibi börek çörek konusunda acemiler icin süper bir tarif...Gayet kolay ve hızlı ... Tadı da çok güzel oldu... Ben çok beğendim...

Ayrıca bu kurabiyeyi hazırlamak çok hoşuma gitti.  Kalıplar, sonra damla çikolata ile süslemek, sonra eve yayılan koku, taptaze bir kurabiye...Uzun zamandır mutfakta bu kadar keyifli vakit geçirmemiştim.



Cevizli Kurabiye...

* 125 gr tereyağı( oda sıcaklığında olacak)
* 1 yumurta (oda sıcaklığında, tarifte sadece sarısı var ama ben hepsini kullandım)
* 1 bardak pudra şekeri
* 1 paket vanilya
* 1 paket kabartma tozu
* 0.5 bardak kadar hafifçe rondodan geçirilmiş ceviz 
* 1 tatlı kaşığı tarçın ( orjinal tarifte yok)
* 1 tatlı kaşığı zencefil( orjinal tarifte yok)
* 2 su bardağı un (benim tarifte daha fazla kullandım 3 ya da 4 su bardağı)

Un hariç tüm malzemeleri elimizle iyice karıştırıyoruz. Sonra unumuzu yavaş yavaş ekliyoruz. Ele yapışmayan ama yumuşak bir hamur olmalı.  Ev çok sıcak olduğu için hamuru yoğurduktan sonra 1 -2 dakika buzlukta kendine gelmesini bekledim. Sonra hamurumuza şekil verip süsleyip 170 °C de 15 dakika kadar pişiriyoruz. Üzerine pudra sekeri eliyoruz.

Afiyet olsun...

Güncelleme:



* 2.5 su bardağı un tam geliyor.
* Pudra şekeri, un, kabartma tozu ve vanilyayı eleyin öyle yoğurun daha güzel oluyor.
* Tarçın ve zencefil kullanmıyorum artık. Sade ceviz tadı daha güzel...
* Cevizleri elimle kırıyorum daha guzel oluyor.
* Kurabiyeleri çok ince yapmayın. (Ben başta öyle yapmıştım takur tukur oluyor) Biraz kalınca olunca daha güzel oluyor. Yani kalınlığı kurabiye kalıbı kalınlığında olmalı.
* Çok pişirmeyin. Biraz kabarsın. Kızarmadan alın fırından.

Afiyet olsun...

6 Ağustos 2015 Perşembe

TÜRK- İSLAM ESERLERİ MÜZESİ...

Selçuklular Sergisini gezdikten sonra Türk-İslam Eserleri Müzesini yani İbrahim Paşa Sarayını gezdim.


Daha önceleri defalarca gezmiştim bu müzeyi ama hayret verici bir şekilde  aklımda hiçbir şey kalmamış. Sarayın sadece mimarisini hatırlıyorum ama  eserlerden hatırladığım pek bir şey yok.  Sanki ilk kez görüyor gibi gezdim bugün.

Sarayın iç avlusundan Sultanahmet Camii ve Theodosius Anıtı

Bu yaz gününde gayet ferahtı müzenin içi. Ayrıca tenha idi, çok fazla turist yoktu. Turist diyorum çünkü hiç Türkçe konuşan biri görmedim.

İbrahim Paşa Sarayını gezdikten sonra hipodroma çıktım. Hipodrom yani Atmeydanı da denilen bu geniş avluda gezinirken  Dikilitaşlar hakkındaki bilgileri okudum ve bu anıtları yeniden inceledim.  Bakış açım ve tarih bilgim geçmişe göre çok değiştiği için bu eserler daha da bir hoşuma gitti.

Theodosius Dikilitaşı

Yılanlı sutün
(Bu foto google görsellerden alınmadır)


Örme sütun


Tapu Kadastro Binası



Marmara Üniversitesi Rektörlüğü



Dikilitaşlar ve Alman Çeşmesi

Atkestanelerinin ferah gölgesinde huzurla dolaştım.

Ayrıca bir sürü gulibrişim ağacı gördüm. Demek ki Ağustos ayını Gulibrisim mevsimi olarak düşünebiliriz

Gulibrisim ağacını bilmiyenler icin



Gülibrişim işte böyle bir ağaç... Çiçeklerinin çok güzel hafif bir kokusu vardır. Edremit parkında bulunan gülibrisim mükemmel kokar. Sultanahmettekilerin kokusunu ise alamadım.

Sadece Selçuklu Sergisi, İbrahim Paşa Sarayı  ve Atmeydanını dolaşarak aşırı yoruldum. Gebelikte 36. haftamın içindeyim olsun o kadar... Diğer yapmayı planladığım aktiviteleri başka bir güne bırakarak Eminönüne yürüdüm ve eve döndüm. Trafik çok fena idi. Otobüsün kalkması ile eve gelmem  1,5 saatten fazla sürdü.  

SELJUKS...

Bugün Selçuklular sergisine gittim.


Selçuklular sergisi Türk İslam Eserleri Müzesinde...

(Fotoğraflar google görsellerden)







Sergi çok hoşuma gitti. Arkada çalan müzik, atmosfer, aydınlatma, ışık oyunları ve tabii ki sergilenen eşyalar gayet yerindeydi. 
İlginç olan şeyse bugün hiç Türkçe konuşan bir ziyaretçiye rastlamadım. Kendi tarihimize neden bu kadar yabancıyız. Turistler bütün yazıları ilgiyle okuyup aralarında tartışırken arada bizden birilerini görememek bana acı verdi.

 Bundan 4-5 yıl önce Bergama'ya kardeşimin yanına ziyarete gitmiştim. Bergama'ya gitmişken tabii ki Akropol'e çıkmak  istemiştim.  Sokakta oturan teyzelere Akropol'e çıkış nereden dediğimde '' senin ne işin var orada, oraya sadece gavurlar gider'' demişlerdi. Bu arada Bergama' ya hergün belki 50 turist otobüsü   geliyormuş. Akropole çıktığımda ise hayran hayran etrafı izleyen dünyanın her tarafından çeşit çeşit insan gördüm ama yine Türkçe konuşan biri göremedim ve çok üzüldüm. 

Sergiye dönersek google da bu sergi ile ilgili görsel malzeme bulamadım. Ayrıca müzeden bize katalog da verilmedi.

Müzeye giriş ücretsiz.

Tavsiye ederim.


4 Ağustos 2015 Salı

SULTANAHMET CAMİİ...

Ağustos'ta İstanbul'da ne yapılır? 

Şimdiye dek her tatilimi Edremit'te geçirdim. Bu sene ise Şubat tatilinde yeni hamile olduğum için şimdi ise hamileliğim ilerlediği için İstanbul'da geçirmek zorundayım.

İstanbul'da yaz çok sıkıcı... 

Ya da ben ne yapacağımı nerelere gideceğimi bilemiyorum.

Benim için yaz demek;

Edremitte ailemle vakit geçirmek  demek,

Akşamları evdeysek terasta içilen semaver çayı demek,

Öğleden sonraları bizim ailede tarla dediğimiz Güre'de denize girmek demek,

Deniz sefası sonrası mangal keyfi yapmak demek,

Akşamüstleri kimseciklerin kalmadığı sahilde kumların üzerine çocukluğumdan beri kullandığımız yüzlerce kez yıkanmasına rağmen renginin hâlâ solmadığı kırmızı örtüsümüzü serip dalgaları dinleyip Körfezin öte yanındaki ışıkları seyredip babamın her seferinde mutlaka tüttürdüğü ama sonrasında kardeşlerimin bi el atması ile  normal seyrine giren semaverin çayından içip bisküvi yemek demek,

Gecenin ilerleyen saatlerinde Akçay'da turlayıp hiç bir orjinalliği olmayan, Çin malı,  ben bildim bileli aynı şeyleri satan tezgahlari ilk kez görüyormuşcasına heyecanla eşelemek ama alacak hiçbirşey bulamamak demek,

Sabahları kahvaltıya Edremit meydanında köşedeki simitçiden gevrek gevrek simit almak demek,

Sıcaklardan bunalınca  buz gibi karpuzun yanına Edremit' in meşhur kelle peynirini, bazen de sepet peynirini mideye indirmek demek,

Kayaşehir' de hiç rastlamadığım tipten benzerini alsam da lezzet olarak asla Edremittekilerle kıyaslayamayacağım börülce, semizotu, bamya, kabak çiçeğinden yapılan  zeytinyağlılardan bol bol yemek demek, 

İstanbulda lezzetinin benzerini  bulamadığım Havran ekmeği demek, ya da sokağımızın köşesindeki lahmacuncuda lavaş ekmeği yaptırmak üzerinde tereyağı eritip çayın yanında afiyetle yemek demek,

Gecenin ilerleyen saatlerinde meydanda 24 saat açık olan Beyoğlu Lokantasında benim tavuk suyu ailenin  geri kalanlarının bol sarımsaklı bol sirkeli işkembe, paça çorbası kaşıklaması demek,

Çarşıdan eve dönerken askeri gazinonun orada kurulan köylü pazarından  inciri çok seven babam için siyah incir alıp ''baba sana incir aldım'' demek,

Her tatilde mutlaka bir fariza gibi Pırasa Camii karşısındaki esnaf lokantası Gülen köftecide köfte yemek demek,

Her çarşamba hiçbir şey almasam da Edremit pazarını 2-3 kez turlamak demek,

Evde daralınca çarşıya gidip bir turladıktan sonra kuyumcuların oradaki sevimli parkta oturup bazen  limonata bazen  koruk suyu isteyip çeşmenin yanında her daim hazır bulunan simitçiden mis gibi ev kurabiyesi almak limonata ile afiyetle yemek demek,

Hiç bıkmadan usanmadan gün aşırı Edremitteki ve Akçay yolu üzerindeki tüm dükkanlara uğrayıp  bütün bir yıl yetecek alışveriş yapmak demek,

Her sene mutlaka Kadırga Koyuna, Sivriceye, Sokak Ağzına ve Ayvalığa gezmeye yüzmeye gitmek demek,

Kazdağı safari turlarına katılıp şelalelerin Edremit Dağ köylerinin eşsiz güzelliklerini görmek demek,

Enturda kaplıca odası kiralamak demek,

Her sene şuraya mı gitsek buraya mı gitsek planı yapıp sıcaklar bastırınca hepsinden vazgeçmek demek,

Mutlaka köye gidip babaanbemin elini öpmek, halamları amcamları ziyaret etmek senede bir kac gün de olsa köy havası almak demek, 

Geceleyi sokaklarda geçiren komşularla laflamak demek,

Terasta halının üstünde yıldızların altında uyumak demek

Trafik sesi duymadan sadece kuş sesleri ile uyanmak demek, 

Bol bol kitap okuyup belgesel izlemek demek,

Evde ege boracığımla oyun oynamak demek ( yeğenim olur kendisi) 

... ve daha pekçok şey....



Peki İstanbul'da Kayaşehir'de ne yapılır???

Dün sırf evde durmamak için Sultanahmet'e gittim. Önce çok sevdiğim Firuzağa camiisine gittim. Eskiden arkadaşlarla  sırf tuvaletleri temiz diye buraya gelir namazlarımızı burada kılardık. Artık tuvalet leş gibi. Abdest alıncaya kadar içim dışıma çıktı. Üstelik ne havlu ne de tuvalet kağıdı vardı. Bi daha mi tövbe...

Caminin bahçesini ise her zamanki gibi çok sevimli buldum.  Ağaçlarla çevrili minicik bir avlu. Burada namaz kılmayı ve bu avluda oturmayı hala seviyorum. 


Ardından Sultanahmet Camii 'ne geldik. Bu sıcak yaz gününde bile çok kalabalıktı. Bu kadar insan beklemiyordum. İyiki de zamanında sık sık gelmişim de  tenha hallerini de görmüşüm, şükürler olsun. Önce eşimle iç avluda biraz oturup kalabalığın geçmesini bekledik. Ama nafile bir bekleyiş... 

Kalabalığın bitmeyeceğini anlayıp sonunda biz de sıraya girdik. İçeri girmemle kusmamak icin kendimi tutmam bir oldu... Aman yarabbim nasıl kesif bir ayak kokusu anlatamam. Turist olsam camii= ayak kokusu derdim. Acilen bu ayak kokusuna bir çözüm bulmaları gerek...Camiinin içi tıklım tıklım. Camiden çok bir müzeye dönüşmüş. Geçenlerde gittiğim Dolmabahçe Sarayı Resim Müzesinde bile insanlar daha saygılı ve sessizdi, herkez fısıltı ile konuşuyordu. Bir de camii de ayaklarını ayıra ayıra yatıp uyuyanlara cok şaşırdım. Hadi edebi ile oturup dinlenenlere bir şey demiyorum da ama (Camide bari) Kıbleye karşı ayak uzatılmaması gerektiğini insanlarımız hiç duymamışlar sanırım. 

Kokudan ve kalabalıktan camiinin güzelliğinini pek farkedemedim malesef. İçimde bir huşu, dinginlik oluşmadı.

Bu ziyarete ait tek kazancım ise iç avluda kalabalığın geçmesini beklerken camiinin hat yazılarını inceledim ve okuyabildim hatta kaba taslak bir kaç kelimeyi tercüme bile edebildim ve bu çok hosuma gitti.





Caminin kapısının üstünde yazan hat. Seyit Ahmet Gubari yazmış.

''Namazlarınıza özellikle de orta namazına devam edin.Allah'a gönülden boyun eğerek namaza durun '' Bakara 238



Bu da camiiyi yaptıran I. Ahmetin Osman Gazi'ye kadar soyu.  Burada da ilgimi çeken şey  Fatih Sultan Mehmet diye alışmışız , FSM  için   Sultan Muhammed yazıyor başta anlayamadım kim olduğunu  . Sultan Muhammed ve Sultan Mehmet aynı şekilde yazılıyor.


''El- Kasîbu habibullah'' anlamı  ''Kazanan Allah'ın sevgili kuludur''


Hattat Ali Haydar Bey celî tâ'lik zerendut levha

Bunlarda benim göremediğim ama internette araştırırken buldugum hat yazıları


''Çünkü namaz mü'minlere belirli vakitlerde olmak uzere farz kılınmıstır''
Nisa  Seyit Ahmet Gubarî


'' Cemalî ile karanlıkları açtı'' şeyh sadi şirazinin bir şiirinden parça imiş.

2 Ağustos 2015 Pazar

KAYAŞEHİR'DE OTURMAK...

Hiç kimseyi kınamamak lazım...


Geçen ay internette forumları okurken bir kadının dedikleri dikkatimi çekmişti. Bir kadın 15 günde bir perde yıkadığını anlatmış, ben de gülmüştüm hatta eşime anlatmıştım. Hep can sıkıntısından bunlar, ev hanımı olunca yapacak bir şey bulamıyor herhalde bu insanlar  demiştim.

Her kınadığımız şey başımıza gelirmiş ...


Son günlerde perdelerimin üst kısımlarında kahverengi tonlar görüyor, ışık kırılması zannediyordum. Sonra gece tekrar dikkatimi çekti. Işık kırılması değildi perdemin üstünde kahverengi bir leke vardı. Bir an perde güneş ışığından yandı zannettim ama sonra düşündüm yansa her yeri yanar. Sonra daha dikkatli incelediğimde şunu anladım; Evimizin camları yarı açık konumda duruyor ve oralardan toz girmiş. Daha arife günü gece 22:00 sularında taktırdığım perdelerim daha bir hafta bile geçmeden 4-5 günde toz yüzünden kahverengiye dönmüş. Sonra evin diğer perdelerinin de kahverengiye döndüğünü gördüm.


Başakşehir 4. etapta yaşarken evim hiç toz olmazdı. Bazen 3 hafta temizlik yapmadığım olurdu ama kitaplığım yine de hiç tozlanmazdı. Genelde her hafta cam silerdim ama temiz camları tekrar parlatırdım. Yani evim hep tertemizdi temizlik yaparken de  hep temiz evimi yeniden temizlerdim. Hatta evime gelen arkadaşlarım ya senin evinde neden hiç toz olmuyor her gün mü toz alıyorsun derlerdi. Perdelerimi ise senede bir gün evet yalnızca bir gün o da ağustosta okullar başlamadan önce yıkardım. Yıkandıktan sonra perdelerimde hiç fark olmazdı. Zaten tertemiz olan perdelerim sadece biraz daha güzel kokmuş olurdu.

Kayaşehir ise aşırı tozlu bir yer. Yani Mardin'e laf atıp duruyordum çok tozlu diye, Kayaşehir'in Mardin'den hiç eksik kalır yanı yok. İki günde bir mobilyanın tozunu alıyorum resmen çamur akıyor eşyadan. Evimde gün aşırı çoğu zaman her gün çamaşır yıkanıyor ve  o çamaşır asmadan sildiğim çamaşır iplerinden her seferinde çamur akıtıyorum. Her seferinde de hayretler içerisinse kalıyorum... ve bu son perde olayı... 5 gün içinde perdelerim resmen kahverengiye dönmüş,inanamıyorum

Her tarafımız inşaat toz toprak hafriyat kamyonu... Bir de bizim ev tam yolun yanı... Eğer bir gün yeniden taşınacak olursam kesinlikle yerleşik bir yere taşınırım Allah'ın izni ile... Yeni kurulan (ki Kayaşehir yeni kurulan bir yer bile değil, evlerimizi teslim alalı 3 yıldan fazla oldu ) bir yere taşınmam.

Kayaşehirde yaşamak tozun toprağın içinde yaşamaktır. Arife günü  taktırdığınız perdenizin  bayram çıkışı leş gibi olmasına alışmak demektir.

Bayramdan hemen sonra yukarıdakileri yazmıştım . Çok sinirlenmiştim. Yeni aldığım perdelere çok üzülmüştüm.


Geçenlerde anneme anlattım perdelerin halini o da bir havlu ile vur büyük ihtimal çıkar toz demişti. Hemen ertesi sabah toz toplayıcı araçla hafif hafif vurdum gerçekten de gitti kahverengilikler... Çok sevindim.  Tabii sevincim sadece 2 gün sürdü. 2 gün sonra yine aynı kahverengilik oluşmuş... Ayrıca bütün dolapların içleri tozlanmış. Sanki 2 -3 yıldır silinmemiş gibi... Hepsini yeniden boşaltıp temizliyorum. Toz o denli fazla ki günde 3- 4 kez silinen mutfak tezgahı bile tozla kaplanıyor. Kayaşehir' in tozundan fenalık geçiriyorum.