24 Aralık 2011 Cumartesi

İçimi Dökmek İstiyorum...

     Geçenlerde bilgisayarım virüslendi, labtopumu alalı 3,5 yıl oldu, ilk kez böyle birşey başıma geldi. İnternetten indirdiğim antivirüs programları meğer ne kadar da koruyormuş. Antivirüs programımın süresi bitti, ben de yenisini yüklemeye çalıştım, olmadı, ben de ammaaan bişey olmaz dedim veee birkaç gün içinde  labtopum çöktü. Kardeşimin de yardımıyla format atmayı becerebildim (biraz zor oldu) İşte o günden beridir daha da bi farkında oldum. Aslında sanal alem beni sinirlendiriyor, çıldırtıyor. Herkesin arada bir yakinen şahit olduğu gibi ben de bazen  içimden kalk şu laptopu at camdan aşağı, parçası kalmasın, sen de rahat et bitsin bu eziyet diyorum kendime...  O denli yani.. 

     Örneğin format atmamla labtopum ilk aldığım günkü haline döndü. Arkan  planda sanki yüzlerce program çalışıyor, çoğunu anlamadığım için silemiyorum da (aslında hiçbirini) bi de korkunç gürültü yapmaya başladı fanı bir dakika bile susmuyor. Ya da mesela internette birşey açmaya çalışıyorum örnek, kralın kulakları diyeceğim birinciyi açıyor ikincide k harfini gördüğü anda kapatıyor, deli oluyorum, çaresizlik içindeyim, labtopu camın yanındaki mermere vura vura kırasım var. Mesela mesela ( gaza geldim) sitemde birkaç değişiklik yapmak istiyorum; şablon tasarımcıyı açtığım anda siteyi olduğu gibi kapatıyor, ya da yukarıda başlıkta birinci ' i ' ler tamam da ikinci ve üçüncü ' i 'ler neden ' ı' şeklinde görünüyor. Mesela sinir oluyorum ben buna takıyorum ...her açtığımda bilmem ne nin süresi bitmek üzere diye ikaz ediyor. microsoft, antivirüsçüler  ya da bu bilişimci markalar hiç psikoloji diye birşeyi dikkate almıyorlar mı , zırt pırt uyarı veren programı inadımdan almam bi kere, zaten bilgisayarım çöktüğümde bilmem ne antivirüs programını satın al ikazı çıkıyordu ve  başka hiçbir kanalı açılmıyordu, şu dünyada bilgisayarsız internetsiz kalırım da ölsem yine de o programı almayacağım alacağım varsa bile almam artık o denli gıcık oldum o antivirüs yazılımına  yani...

Oooh be biraz rahatladım...

22 Kasım 2011 Salı

SABAHTAN AKŞAMA ROMAN OKUMAK...

     Karanlık kış günlerinde evde yapılacak en güzel şey şöyle sıcak bir fincan çay eşliğinde sessiz sakin kitap okumaktır. Bugünlerde havayı çok soğuk bulduğumdan ( Aslında o kadar da soğuk değil İstanbul; ben üşüyorum)  evde boş zamanlarımı tembellik yaparak, sabahtan akşama roman okuyarak geçiriyorum... Anna Karenina ... Gerçekten de  gelmiş geçmiş en güzel romanlardan biriymiş.

     
    Bunlar da yeni aldığım kitaplar... Nun masallarını aldığım gün okudum, diğerlerini de yatmadan önce karıştırıyorum...


    
       Aynı zamanda marmara üniversitesi ilahiyat yayınlarından kuranı kerim meali aldım. Onu da sindire sindire okumaya çalışıyorum...

20 Ekim 2011 Perşembe

TEMİZ VE HAVALI(!) GİYSİLER...

     Dışarıdan  eve döndüğümde elimi yüzümü yıkamadan, üstümü başımı değiştirmeden sofraya oturmak bana göre değil. Eve gelince giysilerimi kirli sepetine atıp, elimi, yüzümü, ayaklarımı yıkayıp, eşofmanlarımı giymezsem  rahat edemem. Annemin deyişiyle huyluyum ben ya da huysuz...Her iki söz de  benim pimpirikli ,biraz obsessif kompulsif'e kaçan takıntılı kişiliğimin göstergesi olsa gerek.
     Dışarıdan eve gelince montlarımı, hırkalarımı, ya da ceketlerimi havalandırmalıyım, spordan geldiğimde spor giysilerimi havalandırmalıyım, arkadaşımla 2 saatliğine buluşmaya giderken giydiğim kazağı havalandırmadan dolaba kaldıramam. İşte tüm bu giysi havalandırma işlemleri için evdeki çamaşırlığı kullanıyordum. Fakat çamaşırlık çok yer kaplıyordu ve de gittikçe bana daha da  sinir bozucu  görünmeye başladı. Aslında kurutma makinalarının havalandırma tuşu varmış ama benim evim küçük, banyomda kurutma makinası için yer yok, çamaşır makinasının üstüne koyma  görüntüsüne de henüz ben  hazır değilim.  Bu huyumdan vazgeçemeyeceğime göre ben de ikeadan aşağıda resmi görülen askıyı almaya karar verdim.



 ooohhh... O kadar rahatlık ki... Birincisi yer kaplamıyor. İkincisi daha derli  toplu. Giysilerimi asıyorum,havalandırıyorum,  ertesi gün kokusunu beğenmediklerim kirli sepetine diğerleri  ütülenip, dolaba gidiyor.  Ben çok sevdim. İkea'dan aldım, kendim monte ettim (montajı çok basit) fiyatı 25 tl.

11 Ekim 2011 Salı

SÜLEYMANİYE GEZİSİ (10.10.2011)

     Bu sabah tüm olumsuz hava koşullarına rağmen çok sevdiğim bir arkadaşımla Süleymaniyeye gittik... Geçmiş  yıllarda olsaydı böyle bir  havada asla...  Ama arkadaşım sabah aradı ben de tereddütsüz gitmeyi  kabul  ettim( Hiçbir fırsatı kaçırmayacağıma dair kendime söz vermiştim )   İyi ki de gitmişim...  İstanbul yağmur yağarken de çok güzel...Uzun zamandır görmediğiniz bir dostla bir çift kelam etmek de...



6 Ekim 2011 Perşembe

AYASOFYA GEZİSİ (06.10.2011)

     Perşembe günü benim boş günüm...Her fırsatta gezme kararım ( KARAR1) sebebiyle daha haftanın başından bugün için gezi planları yapıyorum. Bu hafta Sultanahmet'e gitmeye karar vermiştim. Sabah uyandığımda her zaman ki mazaretler başıma üşüşmeye başladılar. 'Evde otur dinlen 'dedim kendime önce, geçen cihangir gezisinden kalma ayak ağrılarım çok artmıştı (cihangir merdivenlerini bilenler ayaklarımın neden ağrıdığını çok iyi anlayabilir)  Sonra 'ev çok battı otur temizlik yap' dedim ama  pazar günleri dışında temizlik yapmak yok kararımca bundan da vazgeçtim. Böylece küçük bir kahvaltıdan sonra attım kendimi dışarıya. Her ne kadar İstanbulun kurtuluşu nedeniyle trafik keşmekeşinden dolayı 3 saatte sultanahmete varsam da bugünü güzel geçirmeye kararlıydım.
     Önce Firuzağa Cami' nden bahsedeyim. Firuzağa Camii tramvay durağının tam karşısında kalır. Meydanın en eski camilerinden biridir. Küçük ama çok şirin  bir bahçesi vardır. Tuvaletleri tertemiz ve de ücretsizdir (ama temizliğinden dolayı hep fazla fazla bahşiş atarım yine de) Caminin içi tenha ve huzur dolu olması hasebiyle namaz kılmak için büyük camilerden çok daha idealdir.
     Firuzağa'dan sonra Sultanahmet Cami'sine geçtim. Camiyi zaten herkez bilir o yüzden anlatmıyorum. Sadece herkezin bilmediği birşey aktarmak istiyorum. I. Ahmetten önceki padişahlar fetihlerden döndüklerinde kendilerine geçen payla  yani  kendi keselerinden camiilerini ve de diğer hayırlarını yaptırmışlardır. İlk kez I. Ahmet kendi kesesinden değil de devletin parasıyla bir camii yaptırır ( bizim Sultanahmet Camisi yani) Halk ta bunu protesto eder ve bu camide namaz kılmaz.  Nerdeyse 100 yıl boyunca ( yanlış duymadınız 100 yıl) bu durumu boykot etmiş ecdadımız... I. Ahmet 14 yaşında padişah olmuş, 14 yıl hükümdarlık yapmış ve de 28 yaşında hayata gözlerini yummuş. Aynı zamanda I. Ahmet Fatih Sultan Mehmetin yasalaştırdığı kardeş katli kanunu değiştirerek Ekber ve Erşed Yasasını getirmiş. ( Çünkü kendinden önce tahta geçen III. Mehmet tahta geçtiği günün  sabahında  çoğu bebek 19 kardeşini boğdurtmuş .Bu da halkın vicdanında o denli büyük yaralar açmış ki I. Ahmet böyle bir yasa çıkartmak zorunda kalmış)
     Sultanahmet camisinden sonra  Ayasofyaya geçtim. Bu mekana kaç kere geldiğimi bilmiyorum, ama her geldiğimde hayret, dehşet, büyülenme benzeri duyguları yine ve yeniden yaşıyorum. Bizans İmparatoru M.S 537 de Justinien ayasofyanın açılışında kendini tutamayıp 'seni geçtim süleyman ' diye haykırmış. Bu yazımda hiçbir fotoğraf koymuyorum, lafı da uzatmıyorum çünkü ayasofyanın ihtişamını hiçbir fotoğraf, hiçbir söz anlatamaz...
     Ben  size Sultanahmet tramvay durağının biraz ilerisinde bulunan Çiğdem Pastanesini anlatayım. Her daim taze, kaliteli, ve de fiyatları uçurulmamış kurabiyeler, pastalar, börekler mekanıdır kendileri... Börekleri hafiftir, pastaları iç kıymaz, ve de çayları her zaman tazedir... Çok şirin çay bardakları vardır, masalar ahşap, şekerlikler bakırdandır...  Duvarlara gömülü minik şöminelerde mumlar yanar... Mekan küçük , loş ama samimidir...Bi yandan kabaklı böreğini yerken bi yandan  türk kahvesini yudumlayan turistler görürsünüz. Mekan dar olduğundan muhtemelen yanyana oturursunuz ,böylece  türk kahvesini içme usulünü anlatmak durumunda kalıp başka diyarlardan başka dillerden başka dinlerden başka renklerden  güzel insanlar tanırsınız... işte öyle bir mekan burası
     Şimdilik bu kadar...

5 Ekim 2011 Çarşamba

CİHANGİR GEZİSİ ( 04.10.2011)

     Karar1 kapsamında çok sevdiğim bir arkadaşımla  bugün sabah kahvaltısına Beşiktaş a gittim. Dolmabahçe Sarayının arkasında gümüşsuyuna çıkarken yanda bir çay bahçesi var, belediyeninmiş. Manzara güzeldi, yerler yeni yıkanmıştı, ortamda çam ağaçlarının ferahlığı vardı,  cana yakın işletmeciler ve  yanı başımızda öten paçalı horozlar, sakin sakin gezinen tavuklar ve bu tavukların mis gibi yumurtası... Hasılı kelam mis gibi bir kahvaltıdan sonra  cihangir sırtlarında keşfetmemizi bekleyen sokaklara doğru yolculuğa çıktık.  Böyle gezilerde yanımdan ayırmadığım Murat Belgenin İstanbul Gezi Rehberimin rehberliğinde dolaşmaya başladık, Küçük bir ayrıntı -cihangir ara sokaklarında bir evden çıkan sinan  çetini gördük adam aynı televizyonda göründüğü gibi sempatik bir tip- 
Çok güzel ahşap evler, daracık sokaklar keşfettik, sonra da Cihangir Cami'ne gittik.
     Cihangir Kanuninin oğlu, Süleyman oğlu Mustafa'yı boğdurttuktan sonra Cihangir üzüntüsünden ölmüş. Kanuni de bu oğlu için bu camiyi yaptırtmış, sağlığında cihangir şehzade henüz kimselerin yerleşmediği bu sırtları çok sever sık sık buralara gelirmiş. Cihangir camiinden manzara çok güzel , taksime yolum düştüğünde sık sık gelip şöyle bir manzarasında dinlendiğim, ruhuma nefes aldırdığım bir mekan. Bu günde hava çok güzeldi, deniz masmaviydi,  sohbet koyuydu. Sonra sonsuz gibi görünen basamaklardan fındıklıya indik.

     İşte bu güzel günden hatıra birkaç  fotoğraf...



DÖNÜŞÜM

          Kafka  Dönüşüm'de  Gregor Samsa' nın  yavaş yavaş bir böceğe dönüşünü anlatır. Bu yazımda bir böceğe nasıl  dönüştüğümü anlatmıyacağım . Yok.... İnsan pek ala bir kelebeğe de dönüşebilir, değil mi... Tırtıldan kelebeğe dönüşümü diyorum  yani  metamorfoz ...

          Evet kararlıyım bu sene geçmiş yıllardan farklı olarak iç dünyamda bir dönüşüm yapmaya, bir ihtilal gerçekleştirmeye ...

          Aslında herşey benim güzel fincanımla başladı... Onu geçen bahar görmüş ve de çok beğenmiştim. Bu yaz memleketten dönünce tesadüfen bi dükkanda gördüm, aldım... Minicik bir fincan ... ama beni o denli mutlu etti ki anlatamam.. İşte bu da benim güzel fincanımın resmi
         
           Dedim ki bir fincanla bu kadar mutlu olabiliyorum, demek ki aslında ben mutlu olabilen biriyim... Sadece bana iyi gelenleri keşfetmem, ruhumu sıkanları da tespit edip hayatımdan şutlamam gerek.. Ben de bazı kararlar almaya başladım.
       
          KARAR 1) Bol bol gez

          Bu planımı hemen uygulamaya başladım... Her boşluğumda bir yerlere - ille de süper yerler olmasına gerek yok, alışveriş merkezi hatta marketin üstündeki butikçi bile olur, yeter ki evden çıkayım- gitmeye başladım.. Tabii bu gezmelerimde herfırsatta gezdiğim   alışveriş merkezleri ,fatih, bakırköy, mecidiyeköy derken güzel şeyler gözüme çarpmaya başladı. mesela hiç aklımda yokken bir radyo alıverdim... Şimdi evde mutfakta her fırsatta radyo dinliyorum ; bulaşık yıkarken , yemek yaparken, çay demlerken radyom hep açık
      
           KARAR 2) Kitap oku

           Bu kararım kapsamımda ise bu ay  her hafta bir kitap almaya gayret gösterdim

*Orhan Pamuk  Saf ve Düşünceli Romancı
*Nazan Bekiroğlu Yol Hali
*İşte Böyle Dedi Zerdüşt Nietzsche
*vee bu haftada Kuranı Kerim Meali aldım...


           KARAR 3) Sosyalleş

           Bu kararım kapsamımda  uzun süredir çok ihmal ettiğim arkadaşlarımı aradım , ihmal ettiğim çocuk gözaydınları , yeni eviniz hayırlı olsun ziyaretlerini tamamlanaya çalışıyorum. Bunun yanısıra dersler yoğunlaşmadan, kış bastırmadan herkezi arıyorum, son güzel güneşli günlerin tadını çıkarmak için davet ediyorum... Arkadaşlar insan ruhuna çok iyi geliyor gerçekten...

           KARAR 4) Spor yap

           Bu kararımı verdikten sonra da hemen bir spor merkezine yazıldım, 10 gündür hergün spora gidiyorum. sadece 10 gündür gitmem rağmen hem ruhuma hem de bedenime çok iyi geldi...

           KARAR 5) Ev temizliğini pazar günü yap, diğer günler temizliği düşünme

           Herhalde en zor uyguladığım karar bu oldu... Mesela bugün salı ve çok temzilik yapasım var...mesela dün gece sabahın 01 inde içimde zor bastırdığım bir duygu sürekli   tüm dolapları boşalt ve geri yerleştir diyordu. Tüm kitapların tek tek tozlarını alıp büyük bir vecdle yerine koyan, kendimi engellemesem günlerce temizlik yapıp ellerim paralanıncaya kadar elimi sudan çıkartamayan  biriyim... Her akşam yatmadan önce evi son kez gözden geçiren, ve de sabah uyanınca ilk iş olarak odaları tek tek gezip ( gece inceleyip de yatmama rağmen ) herşey yerli yerinde mi diye kontrol eden düzen hastasıyım... Evde arayıp ta bulamadığım hiçbir şey yoktur, bir toplu iğneyi bile gözüm kapalı bulup verebilirim o denli yani...İşte bu yüzden kendime söz verdim , pazar günleri doya doya temizliğimi yapacağım ve de haftanın geri kalan günleri iş yapmayı düşünmeyeceğim... çamaşır , ütü de dahil...Tabii ki hala çok düzenliyim sadece evi süpürüp silmiyorum, dolapları indirmiyorum, camları silmiyorum  şimdilik zor gidiyor bakalım...

şimdilik bu kadar...

       

18 Mayıs 2011 Çarşamba

AV MEVSİMİ

             Ben silkinip ayağa kalkmak istedikçe ömrümün ağırlıkları beni yatağa çekiyor... Sürekli öksürdüğümden geceleri uyuyamıyorum ( en çok da komşularıma acıyorum) Sürekli nane limon çayları içiyorum ... Son günlerde yaptığım tek şey ; mutfağa geçmek, sıcak bişeyler hazırlamak, içmek , biraz sakinleşip rahatlayıp uyumak , şiddetli başağrısı ile kalkıp tuvalete gitmek,  yeniden sıcak bişeyler... böyle devam eden bi kısır döngü...

          İşte evde böyle oturup hastalığımın geçmesini beklerken uzun zaman önce aldığım elimin altındaki dvd lerden birini izledim.. AV MEVSİMİ... 


    Bu filmi izlemek bir zaman kaybı değildi ama ne bileyim olmamıştı. Vasat bi film... Çok klişe... İzlemeyenler için filmi anlatmayacağım . Bi kere senaryo oturmamıştı, bariz pek çok hata vardı. Daha başında neler olacağını anlıyorsunuz ...Sonu belli olan bir cinayet filmi  düşünün. Çatışma sahneleri çok acemiceydi. Umarım gerçekte türk polisi böyle değildir. Yavuz Turguldan beklediğim -bizden şeyler - pek yoktu... Oyunculara bişey diyemem hepsi mükemmel oyunculukluk çıkartmış ( çömezin aşkını hariç tutuyorum)  Müzikler de güzeldi, cem yılmazın söylediği  hayde türküsü de gayet güzel oturmuştu . Hatta filmin tek unutulmaz sahnesiydi  diyelim...
   Hani bazı filmler vardır tekrar tekrar izlersin, televizyonda görünce kanalı değiştiremezsin bi türlü ... Her seferinde hoşuna gider, her seferinde yeni bişeyler görürsün. Hem hüzünlendirir, hem güldürür, hem de gülerken ağlatır... mesela  züğürt ağa, sultan, eşkiya, ( hepsi de yavuz tugrul filmi) ( bi de tosun paşa var onu ayrı bir yere koyuyorum)  en son kabadayı yı izlemiştim o da güzeldi... ama bu son filmi ayrı bi yerde tutuyorum yavuz turguldan kendine yaraşır filmler yapmasını istiyorum...

SÜS KİRAZI

        Uzun bir kış uykusundan kalkmış gibiyim... Kış geçti, bahar geldi... Ömrümden koskoca bir mevsim geçti... Şimdi de geç gelmiş ve hemen gidecekmiş gibi duran güzel bahar mevsimi var... Ama o kadar yorgunum ki... Ömrümde hiç olmadığım kadar yorgunum... Dinlenmekle de geçmiyor, uyandığında yattığınkinden yorgun kalkanınız varsa benim ne demek istediğimi anlar... Ömrümde ilk kez ölümü çok düşünüyorum... Kendime ölümü daha yakın hissediyorum... Son bi kaç haftadır havalar güzelleşti ya ben de  cılız silkinişlerle kendime gelmeye çalışıyorum... Önce 2-3 hafta kadar önce beslenmemde biraz değişikliğe gittim, hafif sağlıklı şeyler yemeye çalıştım, birkaç günde etkisini gösterdi en azından sabah uyanabiliyorum artık,  sonra bahar yürüyüşlerine başladım ...Önce tomurcuklar göründü, sonra çin manolyaları... Salkım söğütler narin dallarını uzattı yavaş yavaş sonra süs kirazları, başakşehirde öyle güzel alımlı edalı süs kirazları var ki... Çiçekli süs kirazını görmeyenler çiçek açmış ağaç gördüm demesin...

                 Bakın süs kirazı ağacı böyle birşey.. Bi de bunun pembe açanları var... Bu ağaçlara her baktığımda cennetten bi ağaç gelmişse kesin bu ağaçtır diyorum... 

ATALETİ KIRMAK...

             Uzun zamandır kitap okuyamıyorum. Oysa ki eskiden okuduğum kitapların listesini tutardım...Bir de okuyacaklarımın listesi ... Gittiğim her yere mutlaka kitabımı da götürürdüm..  Akşamları yatmadan önce ayrı, çantamda parkta otobüste okuduklarım ayrı ,günlük hayatta okuduklarım ayrıydı...Bi de hergün görev gibi okuduklarım vardı...  2-3 yıldır pek bişey okudum diyemem...
             İşte geçen gün artık üstümdeki bu ataleti kırayım, ufkumu genişleteyim diye kitapçıya girdim... Sevdiğim yazarların yeni kitapları çıkmış, sevindim... Bi sürü seçenek arasından  inkilap yayınlarından çıkan Dünya Tarihi adlı kitabın birinci cildini aldım... Henüz ilk iki sayfasını okudum ,beğeneceğim ufkumu açacak bir kitap gibi görünüyor...

9 Mayıs 2011 Pazartesi

SİYAH-BEYAZ

     Çok merak ettiğim bir filmdi.... İşini sevmeyen bir doktor, bir ressam, yalnızlığı seçmiş bir kadın, ve de birkaç kişi daha.. Her akşam siyah beyaz adlı barda buluşup sohbet ediyorlarmış... Oyuncu kadrosu mükemmel hele de Nejat İşler  ve Şevval Sam ikilisi de olunca izlemek için can attım... SONUÇ: Tam bir zaman kaybı...

          Konuşmalar sığ,  zaten bir konu yok,  alakasız alakasız sahneler, sıradan günlük hayat desem değil, doğaçlama desem hiç değil... Şevval Sam zaten hiç olmamış.. Habire içiyorlar, tüttürmedikleri bi sahne yok... Kısacası keşke hiç izlemeseydim...

Benim bi buçuk saatim boşa gitti sizinki gitmesin diye yazıyorum bunları....


  

4 Mayıs 2011 Çarşamba

BİR DEMET MİS KOKULU TAZE PAPATYA

         Dün doğum ziyareti için bakırköye özel bir hastaneye gitmiştim. Öncesinde adet olduğu üzere çiçek alayım dedim. Bir demet mis kokulu taze papatya almaktı amacım... Koskoca bakırköyü dolaştım, tüm çiçekçilere girdim ,çıktım  papatya satan bi yer nihayet buldum fakat burası da esmer vatandaşlarımızın mekanıydı, çiçekler güzeldi, tazeydi fakat sunum kötüydü... Karar vermek zordu...Taptaze bir buket karışık çiçek bana daha samimi göründü ve istediğim papatyaları bulamasamda güzel bir demet yaptırdım ve yola koyuldum, hastaneye vardım... Hastaların yanına çiçek götürülemiyormuş girişte buketimi bıraktım, kartımı aldım, ziyaretimi yaptım. (Acıbadem hastanesinde ziyarette çiçek götürülemiyor hastalarda alerjiye sebebiyet verebileceği için danışmada özel bir mekana çiçekler bırakılıyor, size bir kart veriliyor si o kartı hastaya veriyorsunuz ,hasta taburcu olurken de teslim ediliyor) Ziyaretten sonra tam çıkacakken köşede çiçekleri gördüm , içimden şöyle bi bakmak geldi kimler neler yollamış... bi de ne göreyim... Devasa boyutta aranjmanlar, orkideler, lilyumlar, güzel güzel saksılar, vazolar, balonlar, bebekler, ayıcıklar, güzel güzel yazılmış kartlar, iyi dilekler .... veeee bi köşede benim minik buketim ...(Aslında minik değildi ama aranjmanların yanında küçücük kalmıştı)  Öyle ezik öyle gariban duruyordu ki... bakakaldım... Allahım allahım ...  Bişeyler yapıp hemen o buketi ordan çekmem lazımdı... ( Mahalle baskısı böyle bişey olsa gerekti) Hemen hastanenin yanındaki çiçekçiye koştum tek ve bir tane  aranjman vardı pazarlık bile yapmadan aceleyle  onu aldım hastaneye koşar adımlarla gittim ve buketi değiştirmelerini istedim... Personel önce bişey anlamadı ama  çiçeklerin yanına gidip de benim minicik ezik, şeffaf poşete lastik bantlarla sarılı zavallı buketimi görünce ne demek istediğimi anladılar...Ve değiştirdiler...  Bu olayda ise tek güzel olan şey şu anda evimde baktıkça mutlu olduğum bir demet çiçeğimin olması... 


internette güzel bir aranjmanın ortalama fiyatı 40-50 tl


benim buketim 20 tl...


Aşağıdakilerse bugün  bebeğe aldığım elbise.. Özellikle pembe olmayan bir elbise aradım ve bunu görür görmez aşık oldum umarım onlar da  beğenirler  fiyatı 60 tl (ben 40 tl ye aldım ) fotoğrafta çok büyük görünüyor ama aslında boyu bir karıştan biraz fazla...

17 Nisan 2011 Pazar

BİR KÜÇÜK BAHAR ESİNTİSİ

     Bahar denince hafif bir meltem ve mis gibi  taze bahar havası, çiçek açmış erik  ağaçlarının , sümbüllerin , leylakların kokusu  aklıma gelir....  Çocukluğumda çiçek açmış badem ağaçlarına tırmandığım için, babamın annem için topladığı bir kucak dolusu leylağın evi günlerce saran kokularını teneffüs edebildiğim için, ve de rengarenk çiçek bahçesinden doyasıya çiçek toplayıp evde vazoya yerleştirebilme zevkini tattığım için ne kadar da çok şanslıyım... İşte  bugün aldığım şebboyların kokusu evimin her yanını kaplayınca böyle güzel duyguları hatırladım..

                         Aşağıdakilerde 15 gün önce aldığım diğer şebboylarım...

                         
                          Şebboyların demeti 5 tl ama eve kattığı anlam paha biçilemez...

12 Nisan 2011 Salı

MUNTAZAM

mutfak dolaplarından sarkan işlemeli peçeteleri , buzdolabının üstündeki oyalı örtüleri oldum olası sevemedim. Antipatimin nedenlerinden birisi bu örtülerin sabit durmayıp sürekli sağa sola kayıyor olması ve de benim gibi simetriye önem veren birisi için bu görüntünün tam bir eziyet olması... Ama sarkan peçeteler olmasa da dolapların , çekmecelerin içlerine mutlaka örtü koymak durumundayım ve de bunlarda her tabak alışta buruşuyor , çekmeceyi açtığımda her seferinde  en altta  havluların kaymış olması beni delirtiyor... du ki geçen gün markete gittiğimde raflarda rulolar gördüm bunlar ne işe yarıyor ki derken aklıma dolaplar ve kayan örtüler  geldi . rulosu 5 tl den 2 paket rulo aldım.. mutfakta tüm dolapların çekmecelerin zeminine bunlardan yerleştirdim .sonuç mu ... mükemmel... ( sadece 2 parmak kalınlığında kesim başa ve sona yerleştirdiğinizde bile yeterli oluyor..

11 Nisan 2011 Pazartesi

DÜZENLİ KİTAPLIKLAR İÇİN...

Ziyaretime gelen arkadaşlarım kitaplığımın ne kadar da düzenli göründüğünü söylerler... Size göstermek istediğim küçük bir aparat var... İkeadan 1.5 TL ye almıştım ( 3-4 yıl önce) hala satılıyor mu bilmem ama benim evimde olduğu gibi  kitap, dergi ve dökümanınız çoksa ve de düzgün durmalarını istiyorsanız  çok işinize yarayabilir...




9 Nisan 2011 Cumartesi

KAPALIÇARŞI KAPALI KUTU

Kapalıçarşı deyip geçme kapalıçarşı kapalı kutu demiş Orhan Veli. Ben de bugün uzun zamandır aradığım boş vakti buldum ve kapalıçarşıya gittim. 17 yıllık istanbul hayatımda  içinden defalarca transit geçiş yaptım ama şöyle etraflıca gezmek şimdiye dek nasip olmamıştı... Çok otantik,çok farklı bi alem... Bi ara otantik takılara bakarken yanımdaki bayana çarptım o ise gülümseyerek ' insan burda kendinden geçiyor değil mi ' dedi...Gerçekten de ana yoldan yan dehlizlere saptığınızda gitgide daralan, 2 kişinin zor geçtiği yollar...Labirent gibi alanlarda sanki yüzlerce gümüşçü yanyana dizilmişler... Kendini kaybetmemek ve de kaybolmamak ne mümkün...  
Milyonlarca takı arasından görür görmez işte aradığım şey bu diyerek kehribar bir yüzük aldım... 



bir de geçenlerde ametist bir kolye almıştım onun kutusunu yüzük kutusuna çevirdim... tabi biraz güzelliği kayboldu ama yüzüklerim açısından işime çok yaradı diyebilirim.

8 Nisan 2011 Cuma

BAHARI HATIRLAMA

Geçenlerde bir arkadaşım çiçek açan ağaçları gördükçe içini mutluluğun kapladığını yazmış... ben de fotoğraf makinamı aldım ve baharı duyumsama gezisine çıktım... gerçi henüz çok erken  ... ama yine de dolaşırken sümbüllerin kokusunu alabiliyorsunuz ...hem ağaçların yeni yeni  çıkmış filizlerini gördüm , ismini bilmediğim bir ağaç  beyaz beyaz  çiçek açmıştı... içim huzurla dolmadı ama gezim bir zaman kaybı değildi...