03.11.2024 Pazar
Bugün İğneada Longoz Ormanları gezisindeydim.
Cumartesi tüm gün temizlik yaptığım için yorgunluktan herhalde gece bir türlü uyuyamadım.
Sabah 05:30'da kalktım. İlk metroya yetişmek için 05:50 gibi çıktım ama yine de yetişemedim. Bir sonraki ise 06: 15'de geldi.
Çok panik yaptım ya yetişemezsem diye. Çünkü 07:20'de Mecidiyeköy'den aracımız kalkacak.
Mecidiyeköy'de metrodan çıkınca merdivenleri koşarcasına çıktım.
Tam 07:22'de araçta idim.
Lakin bir bayan metrodayım bir durağım var diyerek bizi bekletti.
18 dakika gecikme ile 07:38'de kalkabildik.
Arkamdaki kadın epey söylendi bu kadar insanı bekletmeye ne hakkı var diye.
Bu arada bugün maraton olduğu için metro seferleri iptal edilmiş. Planlamasını düzgün yapamayan 6 kişi de yolda kaldı ve gelemedi.
Yola çıktık. Trafik gayet akıcı idi.
Güzel güzel gidiyorduk ki Şirinevler'e geldiğimizde şoförümüz durağı kaçırdı. Geri dönmek için anayoldan içeri saptı.
Şirinevler her zaman ki gibi idi. Yani berbat.
Yollar her iki tarafa da parkeden arabalarlarla doluydu. Tek vasıtalık daracık yollarda giderken inşallah karşıdan bir araba gelmez diye dua ediyordum.
Sonra bir sokaktan dönmemiz gerekti.
İnsanlar o kadar kötü parketmişler ki bizim araç ne yaparsa yapsın dönemedi.
O sırada önden arkadan sağdan soldan bir sürü araç geldi. Arada sıkıştık kaldık.
O sırada iyice daraldım. Çünkü ne yapsak çıkamıyorduk. Hareket de edemiyorduk. Araç kuyruğu da arttıkça arttı.
Bu sıradaki arkadaki bayan sürekli cık cık'lıyor sürekli üflüyor püflüyor sürekli söyleniyordu.
İlk fırsatta yerimi değiştirmeye karar verdim.
Neyse yaklaşık bir 10 dakika uğraşıdan sonra dönebildik.
Bugün sabah hava çok soğuktu. Neredeyse yarım saat ayazda bekleyen diğer yolcular da doğal olarak gerilmişti.
Her binen donduk yarım saattir bekliyoruz nerede kaldınız vs diyordu.
Kısaca kötü bir başlangıç yaptık.
...
Sonra gittik gittik sürekli gittik.
Meğer Longoz Ormanları Kırklareli'nde imiş.
Bu kadar uzakta olabileceğini tahmin etmemiştim.
Polonezköy gibi İstanbul'a yakın bir yer düşünmüştüm ama değilmiş.
Önce Çerkezköy sonra Kapaklı sonra da Büyükyoncalı derken Saray'a geldik.
Artık saat 10'u geçmişti.
Saray'da bir kahvaltı molası verdik.
Saray meydanda bir çorbacının önünde durduk.
Geçen hafta başım çok ağrımıştı bu yüzden bu hafta bir şeyler yiyeceğim.
Aslında başım hafif dönüyordu ve iştahım hiç mi hiç yoktu.
Çorbacıya girdim. Burada kazan kazan çorba vardı. Küçücük bir dükkan için bana çok fazla kazan var gibi göründü. Demek ki baya bir çorba içen var burada.
Ben etli çorba içtim ki gerçekten de çok güzeldi.
Bizim buralarda olsa bu çorbacı, her 2-3 günde çorba siparişi verirdim. Çok beğendim.
Ama bir yandan da alışık değilim inşallah dokunmaz vs diyordum.
Allaha şükür midem bulanmadığı gibi gayet de iyi geldi.
Sonra çorbacının hemen biraz ötesinde Ayas Paşa Camisi'ne gittik.
Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmış bu cami.
Küçük şirin huzurlu bir cami. Minaresi kubbesine göre oranlı göz yormuyor. Caminin dört tarafı bahçeli. İki tarafında ise mezarlar var. Burada çiçekli olan mezarlar Kırım sultanlarına aitmiş. ( 11 tane) Kırım sultanlarının burada ne işi var anlamadım.
Buradan çıkınca Tahsin Bey çorbacının önüne parketmiş olan aracımızı daha da yürümeyelim diye Ayas Paşa Camisi'nin yanına çağırttı.
Bir kişi eksikti; sürekli söylenen cık cıklayan arkadaş.
Sonra Tahsin Bey onu bulmaya almaya gitti.
Sadece fazladan 15-20 metre yürüyen arkadaş herkesin içinde Tahsin Bey'e " Haber verseydiniz" diye haykırdı. Tahsin Bey " Neden ki ? " dedi. O da " Hem servisin yerini değiştiriyorsunuz hem haber vermiyorsunuz" diye bağırdı.
Meydanda sadece bizim otobüs vardı. Görmemesi imkansız. Ayrıca sadece 20-30 adım fazladan attı yani o kadar o kadar basit bir mesele ki.
Yani insanlar kendilerine ve diğer insanlara bunu neden yapıyor.
Hiç mi utanmıyorlar çocuklara bile böyle bağırmıyoruz.
Tahsin Bey zerre kaale almadı gerçi ama ben olsam enerjim hemen düşerdi.
Araca binince hemen en arkada yolda kalanlar yüzünden boş kalan bir koltuğa oturdum. Şu huysuz kadına daha fazla tahammül edemeyeceğim.
Sonra devam ettik. Yine gittik gittik.
Manzaralar çok güzeldi.
Sonbaharda ağaçlar nasıl güzel anlatamam.
Bazıları kıpkırmızı bazıları sapsarı bazıları turuncu ama hepsi de uyum içinde.
İnsan bakmaya doyamıyor.
Her an değişen bir ânı bir âna benzemeyen bir sanat eseri tabiat.
Bir yerde durduk. O güzel ağaçların arasında bir fotoğraf molası verdik.
Biz fotoğraf çekerken hafif hafif rüzgarla yapraklar yukarıdan üzerimize düşüyordu.
Çok güzeldi.
Herkes çok mutlu görünüyordu.
Sonra yine gittik gittik.
Vize Poyralı Demirköy derken nihayet İğneada Mert Gölü'ne geldik.
Burada Kuş Gözlem Kulesi var.
Oraya çıktık. Yağan yağmurların denize akarken oluşturduğu gölü; Mert Gölü'nü gördük.
Bir sürü kuş vardı. Bizim bildiğimiz gördüğümüz kuşların dışında su kuşları.
Bazı energy sucker'lar aa bu göl hiç de fotoğraflardaki gibi değil dediler. Kasım ayındayız. Gökyüzü tamamen karanlık bulutlarla kaplı. Mayıs ayında ağaçlar otlar yemyeşil hava pırıl pırılken çekilmiş fotoğraflarla kıyaslıyorlar gerizekalılar...
Bir müddet kuşları izledik sonra da Mert Gölü Yürüyüş Yolu'nda biraz gezindik.
Buralar longoz yani subasar ormanları. Dolayısı ile her tarafta minik su birikintileri var. Mayıs ayı gibi ise her yer sular altında kalıyormuş.
Yürüdüğümüz yerlerde her tarafta kokinalar vardı. O kadar çoktular ki hepimiz demet demet topladık.
Başta kokinaları toplayamıyordum. Sürmene çakım bile sağlam ve esnek dallarını koparamıyordu.
Sonra bir arkadaş püf noktasını gösterdi. Önce dalı aşağı kırıyorsunuz sonra da bitkiye tutunan kısmı aşağı doğru çekiyorsunuz.
Böylece bir demet yapabildim.
Aracımıza yaklaştığımızda Tahsin Bey bana bir buket kokina hediye etti. Diğerleri ooo deyince art arda 4 geziye katılanlara bir buket çiçek hediye ediyoruz dedi.
Demetim çok güzel oldu.
Yılbaşında evlerine kokina götürenleri hep kıskanmışımdır. Bu sefer de ben hem de kocaman bir demet kokina demeti ile eve döndüm.
Çok mutluyum.
Aracımıza bindik bu sefer de İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı'na geçiş yaptık.
7 km'lik parkur var burada ama biz o kadar yürümedik elbette.
Her yer meşe gürgen ağaçları ile kaplıydı. Yol çok güzeldi. Meşe ve gürgen yaprak döktüğü için her yerde kurumuş yapraklar vardı.
Kurumuş yaprakları hışır hışır ezerek gayet keyifli bir gezinti yaptık.
Grupta bir bayan kocamı boşadım dünyada benden keyiflisi var mı ya deyip yol boyu şarkılar türküler söyledi.
Buradan da çıkınca kano yapılan yere geldik. Kano yapmayacak olanlar servisle İğneada merkeze gitti. Kano yapacak olan 10 kişi vardı. Ben lavaboya gittim geldiğimde sadece 3 kişi kalmıştı. Diğerleri vazgeçmiş.
Kalanlardan iki kişi eş olup hemen bindiler diğeri ise namaza giden arkadaşı ile binecekmiş.
Görevlilere ben tek bineyim dedim olmaz dediler. Sadece çocuklar için tek kişilik kano varmış. Büyükler ikişer binmek zorunda imiş.
Ben de oturdum kafede bir şeyler söyledim. Yanına çay istedim.
Aslında hiç aç değildim ama yolda baş ağrım yine başlamıştı. Geçen hafta gibi olurum diye korkumdan hemen bir parol içmiştim. Hiç etkilemedi. Şimdi de birşeyler yiyeyim de baş ağrım hafiflesin dedim.
Bu sırada arkadaşını bekleyen Rus kız geldi.
O da birşeyler istedi.
Yedik içtik. Gayet sıradan özelliksiz bir gram keyif alamadığım bir yemek oldu.
Rus kızın arkadaşı gelene kadar bozuk Türkçesine rağmen biraz muhabbet ettik.
Sonra da arkadaşı namazdan geldi. Diğerleri de kanodan döndüler. Rus kız ve arkadaşı son anda kanodan vazgeçti. Beni de çağırdılar hep beraber hemen yakında sahile gittik.
Burada hemen bir iki metre arkada kuşların sazlıkların olduğu Mert Gölü var.
Gölde değişik kuşlar ördekler vardı.
Bugün deniz de epey dalgalı.
Manzara güzeldi. Sahilde dolaşırken bizim diğer grup da geldi hep beraber sahilde biraz gezindik.
Buradan çıkınca da Bulgaristan sınırına doğru gitmeye devam ettik.
Ta Türkiyenin son noktası Beğendik Köyü'ne geldik.
Burada V çizmiş uçan kuşlar gördük.
Karşı tarafta da Bulgar Köyü Rezovo vardı.
Beğendik Köyü güzeldi ama merkeze çok uzaktı.
Zaten buralardaki köylerin hepsi de çok güzel.
Buradan da etrafı seyrettikten sonra Limanköy'e gittik.
Burada minicik bir fener var. Burada da manzaraya bakarak artık dönüş yoluna geçtik.
Yolda Demirköy'de namaz molası verdik.
Tahsin Bey yolculuğun başlarında bir köylü kadının yaptığı peynirlerden pekmezlerden ürettikleri doğal salgı ballarından bahsetmişti.
Biz de liste yapmıştık almak istediklerimizi.
Poyralı civarında siparişlerimizi yola çıkarmışlar. Orada peynirlerimizi almak için durduk.
Ben de 1 kilo keçi peyniri aldım.
Sağlıkla yemek nasip olur inş.
Poyralıdan sonra da gittik gittik gittik.
22:30'da Mecidiyeköy'deydik. Eve geldiğimde saat 12'yi geçiyordu. Çok şükür baş ağrım yoktu sadece uzun otobüs yolculuğundan ve tabii en arkada oturduğum için ve köy yollarında hopidik hopidik gittiğim için hafif başım dönüyordu.
Bir tane armut yiyip yattım.
Evet bir pazar günümüz de böyle geçti.
Tur ücreti: 1300 TL
Saray etli çorba: 100 TL
Mert Gölü Köfte + 2 çay : 315 TL
1 kilo keçi peyniri: 450 TL
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder