4/01/2025

CİBALİ, FENER, BALAT TURU

 

27.10.2024 Pazar

Bugün Cibali-Fener-Balat Turu'na katıldım.

Sabah daha gün doğmadan uyandım. Defne'yi babasına bıraktıktan sonra metroya geçtim.

Önce Mahmutbey'de sonra da Alibeyköy'de aktarma yapmam gerekti.

Alibeyköy Metro Tramvay Durağı'nda Rehberimiz Tahsin Bey'le karşılaştım. Bu tramvay güzergahının çok hoş olduğunu söyledi.

İlk kez Alibeyköy-Eminönü tramvay hattını kullandım. 

Gerçekten de hoş bir güzergahmış.

Tramvaya bindikten sonra sevimsiz bir dere var ama bir durak sonra Haliç başlıyor. Ve ininceye kadar denizi görmeye devam ediyoruz.

Bugün hava da güneşli.

 Haliç de ışıl ışıl.

Harika bir sabah...

Cibali'de indikten sonra tur arkadaşlarımızla buluştuk  ve hemen yanıbaşımızdaki Kadir Has Üniversitesi'ne geçtik. 

Bu bina eskiden Reji Binası imiş. Sonradan tütün fabrikası olmuş. Şimdi ise bir üniversite. 

Reji ne demek bu bina hangi amaçlarla kullanılmış öğrendik.

Sonra da Rezzan Has Tütün Müzesi'ne girdik.

Tütün yaprakları, tütün balyaları, sigara sarma aparatları ve sigara paketleri ile fabrikanın geçmişine gittik.

Her tarafta eski fotoğraflar vardı.

Burayı gezerken fotoğraflara bakıp bakıp Alpay'ın şarkısındaki hüzünlü kız acaba bunlardan hangisidir diye merak ettim.

(Fotoğraf google görsellerden)

Şu anda bir yandan Alpay'ın Fabrika Kızı şarkısını dinliyorum bir yandan da bunları  yazıyorum.

 Bu şarkı hiç bir zaman bu kadar anlamlı olmadı benim için.

Gün doğarken her sabah bir kız geçer kapımdan

Köşeyi dönüp kaybolur başı önde yorgunca


Fabrikada tütün sarar sanki kendi içer gibi

Sararkende hayal kurar bütün insanlar gibi


Bir evi olsun ister bir de içmeyen kocası

Tanrı ne verirse geçinir gider yeterki mutlu olsun yuvası


Dışarda bir yağmur başlar yüreğinde derin sızı

Gözlerinden yaşlar akar; ağlar fabrika kızı


Oysa yatağında bile bir gün uyku göremez

İhtiyar anası gibi kadınlığını bilemez


Makineler diken gibi batar her gün kalbine

Yün örecek elleri her gün ekmek derdinde

...

Binanın alt katı ise Bizanstan kalma bir sarnıç. Bir de yanında sanırım Osmanlı hamamı varmış. 

Burayı restore edip harika bir ortama dönüştürmüşler.

Küçük ama anlamlı, hoş bir müze olmuş.

Kısaca çok beğendim.


Buradan çıkınca arka kapıda önce Cibali Kapı'yı gördük.

Cibali tarihi bir karakter olan Cebe Ali'den ya da Cebeci Ali'den geliyormuş. Zamanla Cebe Ali Cibali olmuş.

Rehberimiz anlatmasa yanından hiç farkına varmadan geçip gideceğim bu kapı anlatılanlarla bana çok masalsı göründü bugün. 

Eskiden buranın biraz önünden deniz başlarmış. Akşamları bu kapılar kapanır sabah ezanı ile açılırmış. Her kapının bir karakolu bir mescidi olurmuş. 

Surların içinde oturmayı reddeden bazı gayrı müslimler evlerini surların dışına sahil kenarına yapmış. Eskiden çok fazla imiş bu evler ama şimdi bir iki bina kalmış sadece. Yolun ortasında kalan evler işte o evlermiş. Güzelmiş bence.

Buradaki kısa söyleşiden sonra Cibali Sokakları'na geçtik.

Cibali tarih boyunca defalarca yanmış. Orjinal bir ev kalmamış. Ara sokaklarda dolaştık ama ilgimi çeken fazla bir şey olmadı.


Burada Orhan Kemal'in evini gördük.

Basit sıradan bir ev. 

Evin kapısı bir garip. Eğri kapı dedikleri şey böyle bir kapı olsa gerek.

  Yan tarafta bir bahçe içinde de mini bir mezarlık var. Önemli birileri yatıyormuş sanırım.

Cibali'de ara sokaklarda gezerken bir kahve önünde bir adam buradan manzara çok iyi diye ısrarla bizi çağırdı. 

Rehberimiz önce kontrol etti sonra da bizi çağırdı.

 Küçük Mustafa Paşa Hamamı gerçekten de buradan çok iyi görünüyordu. 

Arkada ise Gül Cami var.

Rehberimiz buranın tarihini anlatmaya başladı.  

Müstantik Caddesi'nde bulunan bu yapı İstanbul'un en büyük Türk Hamamı imiş. 

Bu hamam artık sadece sergilerde bineallerde kullanılıyomuş. 

Lakin Tahsin Bey bunu dediği anda bizi ısrarla çağıran kahveci adam "yoo bir kere bile kullanıldığını görmedim" diyerek haykırdı. 

Rehberimiz duymazdan geldi anlatmaya devam etti.

Bu sırada da "Abi bir çay vereyim mi? " dedi.

Hayır burada çay molası vermiyoruz deyip konuşmasına devam etti. Ama adam yine " Abi çay taze yeni yaptım sen anlat ben dağıtayım. " vs dedi.

 Tahsin Bey biraz sinirlendi ve sertçe " Ama hep sözümü kesiyorsun olmaz böyle! " dedi. Hiçbir şey içmemize de izin vermedi.

Süt dökmüş kedi gibi sus pus masasında oturan kahveciye veda ederken üzüldüm.

Herkes rızkının peşinde tabii.

Çıkarken "Bir dahaki gelişimde söz geleceğim buraya" dedim.

Sonradan sonradan Tahsin Bey buranın konusu açılınca kahveyi hijyen açısından yeterli bulmadığını bu yüzden çaya izin vermediğini söyledi.

Buradan Küçük Mustafa Paşa Gül Cami'sine geçtik.

Gül Camisini hep duymuştum hep de görmek  istemiştim. 

İşte o gün bugünmüş. 

Gül Camisi'ni hiç de hayal ettiğim gibi bulmadım.

Gayet karanlık kasvetli sıkıntılı bir cami. 

Burası eskiden Aya Theodosia Kilisesi imiş. Aya kutsal demek Theodosia ise "solmayan gül" demekmiş.  Bu yüzden de ismi Gül Camisi kalmış.

" Teodosia adlı bir kadın, İkona Kırıcılık Dönemi’nde (726-842) ikonaların kırılmasına tepki gösterenlerin başındaki kişi olarak çeşitli işkencelere maruz kalarak idam edilmiş. Bizanslılar da din uğruna ödürülen Teodosia’yı azize ilan edip onun adına 9. yüzyılda bu kiliseyi yaptırmışlar. 1453’te İstanbul’u fetheden Osmanlı, tam da kilisenin baştan başa güllerle donatıldığı yortu gününde kiliseye girdiklerinde her yeri güllerle kaplı görünce o kadar etkilenmişler ki hem kiliseye hem de içinde ibadet eden halka dokunmadan ayrılmışlar. Daha sonra camiye dönüştürülen kiliseye, bu rivayete dayanarak Gül Camisi denilmiş. "

Diğer bir rivayete göre, Gül Baba adlı bir zatın camide gömülü olması nedeniyle yapı bu adı almış.

Ben bir gün bir Gül Cami yaptırsa idim adı ile müsemma tamamen gül bahçesinin içinde yaptırırdım. Ağaçların üstünde mini mini kuş yuvaları oldurdu, her daim kuşlar ötsün diye. Bahçeye de bol çiçekli ağaçlar dikerdim. Öyleki biri çiçeklerini döktüğünde öteki açsın. Ama bahçe hep çiçekli olsun. 

Abdest havuzunun üstüne bir mor salkım kondururdum. Baharda çiçekleri havuza düşecek şekilde üstünü açık yapardım.

Bahçeye mutlaka bir de şırıl şırıl sakince akan bir selsebil koyardım. Sebilin üstünde bir sarmaşık gülü olurdu. Baharda bir bülbül o gül ağacına konar sebil sesi ile uyum içinde öter namaz kılan amcalara dünyanın en güzel duygularını yaşatır sen ne yücesin rabbim diye diye ölüm korkularını alır götürürdü.

Caminin içini ise pembemsi beyaz mermerlerden yaptırırdım. Mermerlere ise boynu bükük güller oydururdum. 

Camiye sürekli gül kokusu verilmesi için özel ferman hazırlatırdım. 

Caminin sürekli cemaati olması için de her kandilde şerbet ve lokum ikram edilmesini her ayın ilk cuması da lokma dökülmesini vasiyet ederdim.

Kuran'a geçen çocuklara hediye verilmesi için fon oluştururdum.

Şu anda bunları yazarken kendimi Valide Sultan gibi hissettim.

Aslında aklımda olan cami ise Mimar Sinan'ın son eseri Şemsi Paşa Camisi gibi bir cami.

Aslında o cami bence dünyadaki en güzel camilerden biri olabilir.

Of nerelere geldim neler diyorum gezime geri dönüyorum.

Burada halıların üstüne yuvarlak oturup buranın tarihini dinledik. 

Bazı arkadaşlar burada namaz kıldılar. 

Buradan çıkınca tam karşıda Adile Sultan'ın yaptırdığı bir sıbyan mektebi var. Burası da günümüzde Kuran kursu olarak kullanılıyormuş.

Buradan da geze geze Hamur İşi Kafe'ye geldik. 

Mini mini çok şirin çok temiz çok nezih bir mekanmış burası.

Tahsin Bey bizi kahvede neden oturtmadı çok iyi anladım.

Burayı bir anne ve oğlu işletiyor.

 60-70 yaşlarında marifetli teyzenin yaptığı anlaşılan ıspanaklı böreklerden bir parça ve büyük bir fincan çay aldım.

30-40 yaşlarındaki oğul börekleri bizlere servis yaparken anne de çayları doldurdu. Tahsin Bey de çayları dağıttı.

Ortam çok şirindi. Bir daha buralara yolum düşerse mutlaka yine gelirim.

Tahsin Bey vişneli kurabiyelerden de mutlaka tatmam gerektiğini söyledi.  Ben de bir bardak çayla birlikte bir tane aldım. Kurabiyeler gerçekten de enfesti.

Buradan çıktıktan sonra aşağılara indik. Aya kapıdan geçerek Aya Nikola Rum Kilisesi'ne geçtik.

Burası Ayakapısı az ilerde ise kilise var.

Bu kiliseye artık Ukraynalılar geliyormuş. Hatta biz gittiğimizde bir grup -Ukraynalılara benziyorlardı- kilisenin bahçesinde kahvaltı yapıyordu.  

Aya Nikola denizcilerin ve çocukların  koruyucusu imiş. Bizim bildiğimiz Noel Baba yani. ( Bu arada bir kaç yıl önce Noel Baba'nın ingilizcesinin Santa Claus olduğunu öğrendiğimde ne çok şaşırmıştım.)  

Denizciler sefere çıkmadan önce Aya Nikola Kilisesine gelip dua ederlermiş. Eskiden bu kilise denizin hemen yanı imiş. Şimdi önünden yol geçiyor. Denizden epey uzakta kalmış.

Bu arada buradaki Zangoç o kadar Karadenizlilere benziyordu ki onu yolda görsem ölsem bu adam bir hristiyan demem. Dini bütün bir müslüman görüntüsü var.

Burayı da görüp tarihini dinledikten sonra Mimar Sinan'ın yaptırdığı  Ayakapı Hamamı'na gittik.

Ayakapısı bir rivayete göre müslümanların sur dışındaki bu hamama, Ayakapı Hamamı'na rahatça geçmesi için yapılmış.

(Fotoğraf aşağıda linkini verdiğim siteden)

Denizciler seferden dönünce hemen buraya gelip banyo yaparlarmış.

"Ayakapı’da, 1582’de 3. Murat’ın annesi Nurbanu Sultan tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmış bir hamam. Ama ne yazık ki bugün depo olarak kullanılan ve yıkılmak üzere olan bir harabe. Zamanında Fener-Balat bölgesi gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı yerler olduğundan bu bölgedeki hamamlar da farklı dinlerden insanların ortak kullanımına açıktı ama ayrı kurnalar kullanıp, ayrı renk peştemallar giymek kaydıyla. Mimar Sinan da bu duruma çözüm getirmek amacıyla Yahudilerin kullanımı için hamamın içine bir de Yahudilerin abdest aldıkları havuz olan çıfıt batağı yapmış. "

Hamam gerçekten çok kötü bir durumda.

Sadece kitabesi kalmış onu da nasıl çalmamışlar bilemedim. Bence çok güzel.



Buradan ilerleyerek güzel güzel evlerin olduğu bir sokağa geldik.

Sütunlu çok hoş bina Özel Maraşlı Rum İlköğretim Okulu imiş. 

Adamlar öğrencilerine ne değer vermişler.

"Rum Odesa Şehri Belediye Başkanı Grigoris Maraslis Fener’e kendi adıyla anılacak bir okul yaptırmak istemiş. Neo-Klasik üslupta, Korint sütunlu, üçgen alınlıklı, eski Yunan tapınaklarının girişini andıran kapısı ile ünlü okul 1901’de eğitime başlamış. Çok az sayıda öğrencisi olmasına rağmen bugün hala ilkokul seviyesinde eğitim verilmeye devam ediyor. Okulun tam karşısında kalan ve bugün restorasyon geçirerek butik otele çevrilen dördüz evler, 19. yüzyılın başında zengin bir Rum tüccarın 4 kızı için yaptırdığı renkli Fener evleri."

İleride ise Konstantinopolis Ekümenik Patrikhanesi var. 

Ortodoks Patrikliğinin İstanbul'da Fener'de olduğunu biliyordum ama yine de nedense görünce bir şaşırdım.

Bu kadar kolay ulaşılabilir girilebilir ziyaret edilebilir mütevazi bir mekan olması şaşırttı herhalde beni. 

Bugün bu ziyareti hiç beklemiyordum sürpriz oldu.

Burada içeride Aya Yorgi Kilisesi var. 

Dışı ne kadar sade mütevazi ise içi o kadar muhteşem. 

İçeriye ilk girişte azizelerin kalıntılarının  bulunduğu gümüş lahitler var.

İleride İsa'nın çarmıhının bir parçası var.

Her yer altın süslemelerle dolu. 

Kilisenin dışında ise patrikhane var.

Bir de ön tarafta mütevazi küçük bir bölüm daha var ki en çok orası ilgimi çekti. 

 Burada 10 yılda bir, çeşitli yağlar ( Tibet ceylanı miski ve bir balina çeşidinin yağı,amber) çeşitli otlar baharatlar kullanılarak bir çeşit yağ yapılıyormuş. Gizli tutulan bir formülle kazanlar günlerce kaynıyormuş ve sonunda güzel kokulu kutsal yağ, Miron üretiliyormuş. Bu koku tüm Ortodoks  kiliselerine buradan dağıtılıyormuş ve böylece bir koku birliği oluşturuluyormuş.

 Ortodoks Kiliselerde benim de çok sevdiğim bir özel tütsü zannettiğim o kendine mahsus koku işte Miron kokusu imiş

Gerçekten de güzel kokuyor. Uhrevi bir kokusu var. 

Bu bilgileri dinlerken istemsizce cami kokusu nasıldır diye düşündüm. Üzülerek söylüyorum ki ayak kokusundan başka bir şey aklıma gelmedi. 

Oysaki camilere de gül kokusu spreyleri verilebilir. Camilerimiz de dinimizin simgesi gül kokabilir. 

Özellikle de  Ayasofya Süleymaniye gibi özel camilere daha özel bir çaba gösterilebilir.

Belki de gösteriyordur da ama yine de olmuyordur bilemiyorum. 

Hangi mühendisle anlaşılsa çok rahatlıkla,  ayağı saran bir çorap makinası tasarlayabilir. Müslüman ayağını camiye bastığı anda mis kokulu bir ıslak mendillere benzeyen tek kullanımlık bir çorap ayağına geçecek öyle içeri girecek. Bence hayırsever vatandaşlarımız bu çorapların parasını da gönül rahatlığı ile bağışlayacaktır.

...

Buradan çıkınca deniz kıyısına yakın Bulgar Kilisesi'ne geldik. 

( Fotoğraf aşağıdaki linkteki siteden) 

Bugün her yer çok ama çok kalabalıktı. Düzgün fotoğraf çekemedim. Bazı fotoğrafları internetten aldım.

Burayı hep görürdüm ama içine girmek gezmek hiç aklıma gelmemişti. Açık olabileceğini hiç düşünmemiştim nedense.

Burası tamamen demirden üretilmiş  çok  hoş bir kilise. 

İçeride de çok güzel ilahiler okunuyordu.


Buradan sonra serbest zaman verildi.

 Ben Fener sokaklarını epey dolaştım.

 Sonra baş ağrım başladı. Baş ağrım geçsin diye buluşma noktamızdaki Nakış Kafe'ye oturdum. Bir bardak portakal- nar karışık  meyve suyu içtim.

Oturmadan önce fiyat sormuştum 150 TL demişlerdi. Ama hesabı alırken 200 tl aldılar. Canım sıkıldı. 

Sonra biraz daha buraları dolaştım. Baş ağrım epey şiddetlendi. Her halde başağrısından zaman geçmek bilmedi. 

Buluşma vakti gelince yeniden Nakış Kafe'ye geldim. İçimde kalmasın dedim ve oradaki adama 50 tl'lik farkın sebebini sordum. O da kartla mı ödeme yaptınız dedi. Ben de kartla ödeyince bu kadar fiyat farkı mı oluşuyor dedim. Bunu söylememle  50 liramı iade etmesi bir oldu. 

Genelde böyle şeyler hiç yapamam.

Minik zaferime çok sevindim.

Kafenin önünde tur arkadaşlarımla buluşup Fener sokaklarında dolaşmaya başladık.

 Burada herkesin fotoğraf çektiği renkli merdivenleri gördük. Yine instagramcıların çokça kullandığı Dimitrie Cantemir Müzesi'ni gördük. 

O kadar o kadar kalabalıktı ki her yer.

Buradan çok dik yokuşlardan yukarı çıktık.

Özel Fener Rum Lisesi'ne geldik.

 Her yerden görünen hemen kendini belli eden bu enfes binanın bir lise olduğuna inanmak çok  zor.


(Üstteki iki fotoğraf aşağıdaki linkteki siteden.)

 Eskiden buranın Patrikhane olduğunu düşünürdüm. Lise olduğunu öğrendiğimde ise o zaman patrikhaneden çevrilmiştir diye düşünmüştüm. Oysaki baştan itibaren lise olarak yapılmış.

Burada okusaydım kendimi çok değerli hissederdim.

Bu kırmızı devasa binanın karşısında ise mütevazi küçük bir kız lisesi var. Şu an metruk bir halde.

Buradan ilerleyip Kanlı Kilise ya da Moğol Kilisesi'ne geldik.

 Aslında ismi Meryem Ana Rum Ortodoks Kilisesi. 

(Bu fotoğrafı da ben çekmedim. Fotoğraf  aşağıda bağlantı verdiğim siteden.)

Kapıyı açtırıp içeri girdik.

Fatih Sultan Mehmet'in fermanı ile bu kiliseye asla dokunulmamış. Kilisenin duvarında fermanların fotokopisi asılı  duruyor.

İstanbul'da Bizanstan kalan ve halen ibadete açık tek kilise imiş burası.

Kanlı Kilise denmesinin ise kanla falan ilgisi yokmuş. 

Bizans prensesi Hülagü Han'la evlenmek üzere yola çıkmış. Yolda Hülagu Han ölünce oğlu ile evlendirilmiş. O da ölünce İstanbul'a gelmiş ve ömrünün sonuna kadar burada rahibe hayatı yaşamış. 

Moğolca'da han kan olarak söylendiği için bu kilise de Kanlı kilise olarak kalmış.

Başkaca rivayetler de var elbette: Türkler açısından iyi olmayan hikayeler.


Burada da biraz durduktan sonra Balat Sokakları'na doğru yürüdük.

Rengarenk evler cıvıl cıvıl sokaklara geçtik.

Önce Kiremitçiler Sokak'a geldik.


Balat'ta sokaklarda gezerken rengarenk yahudi evlerini gördük.

Ahrida Sinagogu önünde durup Yahudi vatandaşlarımızın hikayesi dinledik.

Sonra Türk filmlerinde sürekli gördüğümüz meyhane, Agora Meyhanesine girdik.

Rengarenk gazozlar satan minik dükkanlar mis kokulu fırınlar kumpirciler balıkçılar çeşit çeşit  renk renk şirin dükkanlar gördük.

Buradan da Surp Hreşda Gabed Ermeni Kilisesi'ne gittik. Lakin kimse kapıyı açmadı. 

Tahsin Bey baya bir kişiler aradı. "Kirkor Kirkor" diye epey bir seslendi. Kapıyı açmak için epey bir uğraştı ama bu sefer olmadı. İçeriyi göremedik.

Oysa ki bugün gezdiğimiz kiliseler ne kadar süslü püslü ise bu kilise o kadar sade imiş. Bunu görmemizi istemiş ama olmadı. 

Buradan da Çıfıtçılar Çarşısı'na gittik. 

Merdivenli Yokuş'da renkli Balat Evlerinde fotoğraf molası verdik.

Burada son fotoğraflarlarımızı çekip gruba veda ettik.

Normalde aslında daha gezecek çok yer vardı.

Buraya bir ara ama kesinlikle hafta içi yeniden gelmem lazım.

Dönüşte tramvayda yol boyu insanları denizi izledim. 

Golden Horn ne kadar da güzelmiş.

Boğazı baştan başa turlama hevesim hep olmuştu. Hatta bir ara başladım ama yarım kaldı. 

 Neden acaba şimdiye dek Haliç'i turlama keşfetme düşüncem hiç olmadı?

Haliç kıyıları İstanbul'da en az gezdiğim yerler.

En yakın zamanda Eminönü'nden başlayıp Haliç boyu yürüme kararımı o dakika verdim. 

Bakalım başarabilecek miyim?

Yol boyu Haliç kıyısı piknik yapanlar top oynayanlar etrafı seyredenler cıvıl cıvıl  hayat dolu insanlarla doluydu. 

Bir sürü de güzel sosyal tesis gördüm.

Bu arada öyle yorulmuşum ki ya da açlıktan susuzluktan çaysızlıktan da olabilir; metroda bir ara neredeyse artık bayılacaktım.

Metrodan inince Kemal'i mi arasam da beni eve götürse ya da acaba direkt ambulans mı çağırsam da direkt hastaneye mi gitsem diye düşünüyordum.

Başım sanki ikiye ayrılacaktı. İnş beyin kanaması falan geçirmiyorumdur diye dua ediyordum. Ara ara elimle yüzümü yoklayıp elim yüzüm kaymış mı beyinsel bir hasar yaşıyor muyum diye kontrol ediyordum.

Sonra arabaya bindim. Defne'yi aldım.

  Kemal'in asansöründe 3 genç kız ellerinde gözleme ile bir yere gidiyorlardı. Az kalsın o anda çıkaracaktım kendimi zor tuttum.

 Midem de daha da bulanmaya başladı. İnş yolda kaza yapmam deyip yavaş yavaş geldim eve. 

Eve gelince direkt kendimi yatağa attım.

Hemen parolumu içtim. Halim öyle perişandı ki Defne beni böyle görünce çok korktu, yavrum ağlamaya başladı. Bir de onu teselli ettim.

Bana su getirdi başıma ıslak kompres koydu canım kızım. Bana güzelce baktı yani benim minik Defneciğim.

Oysa ki biraz rahat bıraksa bir saat kafamı yastığa koysam kendime geleceğim ama bir saniye bile yalnız bırakmadı.

Anne yüzde kaç iyileştin diye dakika başı sordu. 

Kalk hemen her zamanki gibi çay koy ben de içeceğim deyip durdu.

Sonra bir baktım beslenmesine koyduğum zeytin ceviz ekmek ve limonla gelmiş.

O sırada bana ceviz ve ekmek o kadar güzel geldi ki. Hiç bu kadar lezzetli bir şey yememişimdir herhalde.

Karnım da doyunca bol bol su içince parolum da etkisi ile epey rahatladım.

Yine de zor geçen bir geceden sonra sabaha dinlenmiştim. 

Kendimi gayet iyi hissediyorum.

Çok güzel yerler gördüm. Çok dolaştım. Tek olsam hayatta bu kadar yer gezemezdim.

İyi ki de katılmışım bu tura.

Her günümüz bir öncekinden güzel geçsin inş.

Cibali Fener ve Balat'ı çok güzel anlatan bir site için tıklayın.


Tur ücreti: 500 TL

Hamur işi Cafe:  100 TL

Nakış Kafe Portakal suyu: 150 TL


Güzergah

* Kadir Has Üniversitesi

* Rezzan Has Tütün Müzesi

* Cibali Kapı

* Üsküplü Çakır Ağa Camisi

* Orhan Kemal evi

* Küçük Mustafa Hamamı

* Gül Camisi

* Hamurişi Kafe

* Aya Nikola Rum Ortodoks Kilisesi

* Aya Kapısı

* Ayakapı Hamamı

* Özel Maraşlı Rum İlkokulu

* Aya Yorgi Kilisesi

* Rum Ortodoks Patrikhanesi

* Sveti Stefan Bulgar Kilisesi

* Dimitrie Cantemir Müzesi

* Fener Rum Lisesi 

* Yuvakimyon Rum Kız Lisesi

* Meryem Ana Rum Ortodoks Kilisesi

* Kiremit Caddesi Evleri

* Tahta Minare Camisi

* Agora Meyhanesi

* Ahrida Sinagogu

* Surp Hraşde Gabed Ermeni Kilisesi 

* Antikacılar ve Çıfıt Çarşısı 

* Merdivenli Yokuş Tarihi Balat Evleri


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder