5/29/2012

MARDİN'DE ÇÖL RÜZGARLARI

Bugün okuldan gelince şöyle bir uzandım, gözlerimi kapadım, tam uykuya dalarken yataktan fırladım. 

Hava patlamıştı. 

Evet gerçekten burada hava patlıyor. 

Bir anda korkunç sesli rüzgarlar çıkıyor, bütün toz toprak, inşaat kağıtları, çöpler havalarda uçuşuyor. 

Mesela bir keresinde okuldan çıktığımda yine hava patlamıştı; yüzüme bacaklarıma pet şişeler kurşun hızıyla çarpıyordu, yüzüm zarar görmesin diye geri geri giderek eve vardım.

Evi uzak olan hocalar hava yumuşayıncaya kadar okulda beklemeyi tercih ettiler. 

İşte dediğim gibi bu akşam da hava patlamıştı.

 Hemen balkondaki minik kaktüslerimi ve burada ilk yaprakları çıkan küçük mum çiçeğimi içeri aldım. 

Çöl rüzgarları gelmişti. 

Hava sapsarıydı.

 Akşam yürüyüşü için dışarı çıktığımda ağzıma çıt çıt kum taneleri geliyordu. 

Öyle bir değişik hava işte. 

Bu çöl rüzgarları bereketli Mezopotamya için çok faydalıymış, bitkilerin ihtiyacı olan mineralleri içeriyormuş. 

Allah'ın hikmeti işte.

Bugün notları da verdim, bir ödülü hak ettim diyerek kendime çok sevdiğim cevizli keklerden aldım bir de bir kitap: Mina Urgan Bir Dinazorun Gezileri.

 Mis kokulu çayımı içerken, cevizli havuçlu kekimi yerken okudum yeni aldığım kitabımı.

 Beni okurken güldürebilen nadir insanlardan biridir Mina Urgan. 

Akşam akşam keyfim çok yerine geldi. 

Ben de bu yazıyı yazayım dedim. 

Hatta o kadar keyifliyim ki internetimin yine çekmiyor olması bile beni sinirlendirmiyor.

 Mesela bu yazıya planladığım resimleri yine ekleyemeyeceğim, internet hızım buna izin vermiyor maalesef.

 Son olarak Mina Urgan'dan okuduğum bir alıntıyla veda edeyim;

" Bunca felaket bunca zulüm, bunca haksızlıklarla dolu bir dünyada köpekler gibi mutsuz olmanın kolaylığını bildiğim için, mutsuzlukları ile övünenlere fena halde bozulurum. 

Mutsuz olmak bir marifet değildir. 

Çektiğin acıları gözler önüne sermemek , büyük kişisel mutlulukların peşinden koşmak ayıbından vazgeçip, küçük mutluluklara sığınmak , onlarla yetinmektir asıl marifet olan..."

Hoşçakalın...

5/07/2012

İLK İZLENİMLER

 Hiç bir beklentin olmazsa bulduğun, gördüğün her yeni şey seni mutlu ediyormuş gerçekten.

 Tamamen beklentisiz geldim Mardin'e. 

Otelden dışarı yiyecek bir şeyler almak için çıktığımda ilk gördüğüm yer Migros oldu.

 Migros'u gördüğüme bu kadar sevineceğimi hiç tahmin edemezdim. 

İstanbul'da hiç gitmemişimdir ama burada eski bir dost görmüş gibi beni gülümsetti. 

Sonra güzel modern bir cafeterya gördüm.

 Gezdikçe her gördüğüm dükkan beni daha da mutlu etti.. 

Aaa Teknosa varmış.  aaa Mado da varmış.

 Köy büyüğü bir şehir bekliyordum. Zannettiğimden daha modern bir şehirle karşılaştım. 

Mardin Yenişehir de gayet geniş ferah caddeler var, ulaşım derdi yok istediğin yere istediğin saatte 5-10 dakikada varıyorsun  (İstanbul trafiğinden sonra bir ohh çektim) 

Güzel ve modern binalar var ve etrafta yeni bir şehir inşa etmek için hummalı bir çalışma var.

Bazen şalvarlı amcalar görüyorum, o kadar tatlılar ki... 

Boydan ferah elbise giyen amcalar.

Puşi takan amcalar.

 Sonra çeneleri ve alınları dövmeli yaşlı teyzeler var.

 Yöresel elbiseler giyiyorlar başlarına değişik bir şekilde örtüyorlar.

 Mardin'in insanları iyi giyimli ve bakımlı.

  Yeni nesil modern hanımlar çocuklarını parka götürürken bile topuklu ayakkabı giyiyorlar.

Mardinliler en az üç dil biliyorlar; Kürtçe, Arapça, Türkçe.

 Minibüste, alışverişte, resmi mekanlarda , sınıflarımda kısacası sen Türkçe konuşmadığın müddetçe ya Kürtçe ya da Arapça konuşuyorlar. 

Hiçbir şey anlamıyorum.

 Yabancı ülkeye gitmişim gibiyim. 

İlk zamanlar Türkçelerini bile anlayamıyordum. Aslında hâlâ anladığımı söyleyemem.

Kısaca ilk izlenimlerim çok iyi.

 Mardin güzel bir şehir, insanları da güzel.

BETÜL MARDİNÎ

İstanbul'dan sonra gidilebilecek en güzel yer olarak göründü bana Mardin. 

Zaten tercih edebileceğim çok az şehir vardı.

 Her ne kadar ilk tercihlerimi Artvin Arhavi ve Rize'nin ilçelerini yazsam da içimden hep keşke Mardin ya da Van çıksa diyordum.

 Veee nihayet Mardin'deyim.... 

İşe başladım, yerleştim, eee alıştım da sayılır.

Mardin çok özel bir şehir. 

Dünyada iki şehir toptan koruma altına alınmış; biri Venedik, diğeri ise Mardin.  

Pek çok kültürün harmanlandığı, pek çok milletin yüzyıllardır yan yana dip dibe yaşadığı gerçek bir kozmopolit bir şehir. 

Mardin'le ilgili anlatılacak çok şey var, sonra anlatacağım.


Mardin'e ilk geldiğimde sanki başka bir ülkeye inmiş gibi hissettim. 

İstanbul Atatürk Havalimanı'nın devasa, işlek, profesyonel, capcanlı havasından sonra Diyarbakır Havalimanı sanki bir köye gelmişim hissini uyandırdı.

 Daha güneş doğmamıştı İstanbul'dan havalandığımda. 

Tepeden E-5 ve TEM ışıl ışıldı. Yol yukarıdan aort atardamarı gibi görünüyordu. 

Sanki İstanbul bir kalpti, atıyordu... 

 Diyarbakır'a varırken güneş doğmuştu ama aydınlık, parlak, ışıldayan bir şehir değil, kapkara, sevimsiz bir şehir karşıladı beni.

 (Lütfen Diyarbakırlılar kızmasın.) 

Oradan Mardin'e gidecek araç için yola koyuldum. Sanki 1970'li yıllarda kalmış buralar, sanki zaman donmuş burada asılı kalmış. 

 Leş gibi sigara kokan, kapkara, pimpis eski hurda bir minibüse binip Mardin'e doğru yola çıktım. 

Bu söylediklerimden karamsar mutsuz olduğumu sakın zannetmeyin. 

Tam aksine Afganistan'da seyahat eden bir turist edasıyla tüm bu olumsuz koşullardan zevk bile aldım diyebilirim. 

Başka bir memlekete gelmiştim, koşullarında katlanacaktım. 

Yollar dümdüzdü. 

Arada köyler görüyordum, burada nasıl yaşıyorlar, nasıl vakit geçiyorlar dediğim köyler; kapkara, ağaçsız, pis, hiçbir güzellik barındırmayan köyler.      
             
Sonra Mardin...

Sonra çok yoğun günler ...

Resmi işlemler...

Bir MEB, bir okul...

Ev bul, tekrar İstanbul , toplan, taşın , geri Mardin, tekrar yerleş,  

Tam 7 kilo vermişim bu keşmekeşte. 

Yeniden bir hayatı düzene sokmak ne kadar da zormuş.

11/22/2011

SABAHTAN AKŞAMA ROMAN OKUMAK

Karanlık kış günlerinde evde yapılacak en güzel şey şöyle sıcak bir fincan çay eşliğinde sessiz sakin kitap okumaktır. 

Bugünlerde havayı çok soğuk bulduğumdan (Aslında o kadar da soğuk değil İstanbul, ben üşüyorum.) evde boş zamanlarımı tembellik yaparak, sabahtan akşama roman okuyarak geçiriyorum; Anna Karenina ... Gerçekten de  gelmiş geçmiş en güzel romanlardan biriymiş.

     
Bunlar da yeni aldığım kitaplar... 

Nun masallarını aldığım gün okudum, diğerlerini de yatmadan önce karıştırıyorum.

  
 Aynı zamanda Marmara Üniversitesi İlahiyat yayınlarından Kuranı Kerim meali aldım. Onu da sindire sindire okumaya çalışıyorum.

10/11/2011

SÜLEYMANİYE GEZİSİ

10.10.2011

Bu sabah tüm olumsuz hava koşullarına rağmen çok sevdiğim bir arkadaşımla Süleymaniye'ye gittik.

Geçmiş yıllarda olsaydı böyle bir  havada asla çıkmazdım.

 Ama arkadaşım sabah aradı ben de tereddütsüz gitmeyi kabul  ettim. (Hiçbir fırsatı kaçırmayacağıma dair kendime söz vermiştim) 

  İyi ki de gitmişim.

İstanbul yağmur yağarken de çok güzel.

Uzun zamandır görmediğiniz bir dostla bir çift kelam etmek de...


10/06/2011

AYASOFYA GEZİSİ

06.10.2011

Perşembe günü benim boş günüm. 

Her fırsatta gezme kararım (KARAR1) sebebiyle daha haftanın başından bugün için gezi planları yapıyorum. 

Bu hafta Sultanahmet'e gitmeye karar vermiştim. 

Sabah uyandığımda her zaman ki mazaretler başıma üşüşmeye başladılar.

 'Evde otur dinlen 'dedim kendime önce, geçen Cihangir gezisinden kalma ayak ağrılarım çok artmıştı (Cihangir merdivenlerini bilenler ayaklarımın neden ağrıdığını çok iyi anlayabilir.)  

Sonra "Ev çok battı otur temizlik yap." dedim ama pazar günleri dışında temizlik yapmak yok kararımca bundan da vazgeçtim. 

Böylece küçük bir kahvaltıdan sonra attım kendimi dışarıya. 

Her ne kadar İstanbul'un Kurtuluşu nedeniyle trafik keşmekeşinden dolayı 3 saatte Sultanahmet'e varsam da bugünü güzel geçirmeye kararlıydım.

Önce Firuzağa Camii' ne geçtim.

 Firuzağa Camii Sultanahmet Tramvay Durağı'nın tam karşısında kalır. Meydanın en eski camilerinden biridir. Küçük ama çok şirin bir bahçesi vardır. Tuvaletleri tertemiz ve de ücretsizdir. (Ama temizliğinden dolayı hep fazla fazla bahşiş atarım yine de.) 

Caminin içi tenha ve huzur dolu olması hasebiyle namaz kılmak için büyük camilerden çok daha idealdir.

Burada biraz soluklandıktan sonra Sultanahmet Camii'sine geçtim. 

 I. Ahmet'ten önceki padişahlar fetihlerden döndüklerinde kendilerine geçen payla yani kendi paraları ile camiilerini ve de diğer hayırlarını yaptırmışlardır.

 İlk kez I. Ahmet kendi kesesinden değil de devletin parasıyla bir camii yaptırmış.  

Halk bunu hiç hoş karşılaşmamış.

Ulema halk asker Sultanahmet'e gitmek yerine Ayasofya'ya gitmeyi tercih ediyorlarmış.

Düşünüyorum da  o zamanlarda ben de bu  camiyi çok gereksiz bulurdum. 

Tam Ayasofya'nin karşısında çok pahalıya mal olmuş bir camiyi benimsemezdim herhalde.

 I. Ahmet 14 yaşında padişah olmuş, 14 yıl hükümdarlık yapmış ve de 28 yaşında hayata gözlerini yummuş. 

Aynı zamanda I. Ahmet Fatih Sultan Mehmet'in yasalaştırdığı kardeş katli kanunu değiştirerek Ekber ve Erşed Yasasını getirmiş. ( Çünkü kendinden önce tahta geçen III. Mehmet tahta geçtiği günün sabahında çoğu bebek 19 kardeşini boğdurtmuş. Bu da halkın vicdanında o denli büyük yaralar açmış ki I. Ahmet böyle bir yasa çıkartmak zorunda kalmış.)

Sultanahmet Camisi'nden sonra Ayasofya'ya geçtim.

 Bu mekana kaç kere geldiğimi bilmiyorum, ama her geldiğimde hayret, dehşet, büyülenme benzeri duyguları yine ve yeniden yaşıyorum.

 Bizans İmparatoru M.S 537'de Justinien Ayasofya'nın açılışında kendini tutamayıp "Seni geçtim Süleyman" diye haykırmış. 

      Sultanahmet Tramvay Durağı'nın biraz ilerisinde Çiğdem Pastanesi var. 

Her daim taze, kaliteli, ve de fiyatları uçurulmamış kurabiyeler, pastalar, börekler mekanıdır. Börekleri hafiftir, pastaları iç kıymaz, ve de çayları her zaman tazedir. Çok şirin çay bardakları vardır, masalar ahşap, şekerlikler bakırdandır. Duvarlara gömülü minik şöminelerde mumlar yanar. Mekan küçük, loş ama samimidir. 

Bir yandan kabaklı böreği yerken bir yandan Türk kahvesini yudumlayan turistler görürsünüz. Mekan dar olduğundan muhtemelen diğer insanlarla yana ana oturursunuz, böylece Türk kahvesini içme usulünü anlatmak durumunda kalıp başka diyarlardan başka dillerden başka dinlerden başka renklerden güzel insanlar tanırsınız. 

İşte öyle bir mekan burası.

Şimdilik bu kadar...

10/05/2011

CİHANGİR GEZİSİ

04.10.2011

Karar 1 kapsamında çok sevdiğim bir arkadaşımla bugün sabah kahvaltısına Beşiktaş'a gittim. 

Dolmabahçe Sarayının arkasında Gümüşsuyu'na çıkarken yanda bir çay bahçesi var. Belediyeninmiş. 

Manzara çok güzeldi.

 Yerler yeni yıkanmıştı, ortamda çam ağaçlarının ferahlığı vardı.

 Cana yakın işletmeciler ve yanı başımızda öten paçalı horozlar, sakin sakin gezinen tavuklar.

Gayet huzurlu bir ortam yani.

Kahvaltı yaparken yumurta geldi. Enfesti. Sonradan öğrendik ki bu çok lezzetli yumurta burada gezinen mutlu tavukların yumurtası imiş.

Hasılı kelam mis gibi bir kahvaltıdan sonra Saideciğimle Cihangir sırtlarında keşfetmemizi bekleyen sokaklara doğru yolculuğa çıktık. 

Böyle gezilerde yanımdan ayırmadığım Murat Belgenin İstanbul Gezi Rehberimin rehberliğinde dolaşmaya başladık.

Küçük bir ayrıntı -Cihangir ara sokaklarında bir evden çıkan Sinan Çetin'i gördük adam aynı televizyonda göründüğü gibi sempatik bir tip-

Çok güzel ahşap evler, daracık sokaklar keşfettik, sonra da Cihangir Cami'ne gittik.

 Cihangir Kanuni'nin oğlu, Süleyman oğlu Mustafa'yı boğdurttuktan sonra Cihangir üzüntüsünden ölmüş. Kanuni de bu oğlu için bu camiyi yaptırtmış, sağlığında Cihangir Şehzade henüz kimselerin yerleşmediği bu sırtları çok sever sık sık buralara gelirmiş. Cihangir Camii'nden manzara çok güzel,  Taksim'e yolum düştüğünde sık sık gelip şöyle bir manzarasında dinlendiğim, ruhuma nefes aldırdığım bir mekan. 

Bu gün de hava çok güzeldi.

Deniz masmaviydi.

 Sohbet koyuydu. 

Sonra sonsuz gibi görünen basamaklardan inerek Fındıklı'ya indik.

 İşte bu güzel günden hatıra birkaç  fotoğraf...







DÖNÜŞÜM

05.10.2011

Kafka  Dönüşüm'de Gregor Samsa'nın yavaş yavaş bir böceğe dönüşünü anlatır.

 Bu yazımda bir böceğe nasıl dönüştüğümü anlatmayacağım.

 Yok.

 İnsan pekâlâ bir kelebeğe de dönüşebilir.

 Tırtıldan kelebeğe dönüşümü diyorum yani Metamorfoz ...

Evet kesin kararlıyım bu sene geçmiş yıllardan farklı olarak iç dünyamda bir dönüşüm yapmaya, bir ihtilal gerçekleştirmeye.

Aslında her şey benim güzel fincanımla başladı.

 Onu geçen bahar görmüş ve de çok beğenmiştim. 

Bu yaz memleketten dönünce tesadüfen bir dükkanda yeniden gördüm, aldım.

 Minicik bir fincan...  

Ama beni o denli mutlu etti ki anlatamam...

İşte bu da benim güzel fincanımın resmi

       
Dedim ki bir fincanla bu kadar mutlu olabiliyorum, demek ki aslında ben mutlu olabilen biriyim.

 Sadece bana iyi gelenleri keşfetmem, ruhumu sıkanları da tespit edip hayatımdan şutlamam gerek.

Ben de bazı kararlar almaya başladım.
      
          KARAR 1) Bol bol gez.

Bu planımı hemen uygulamaya başladım. 

Her boşluğumda bir yerlere - ille de süper yerler olmasına gerek yok, alışveriş merkezi hatta marketin üstündeki butikçi bile olur, yeter ki evden çıkayım- gitmeye başladım. 

Bu gezmelerim sırasında, her fırsatta gezdiğim alışveriş merkezleri, Fatih, Bakırköy, Mecidiyeköy derken güzel şeyler gözüme çarpmaya başladı.

 Mesela hiç aklımda yokken bir radyo alıverdim. 

Şimdi evde mutfakta her fırsatta radyo dinliyorum; bulaşık yıkarken, yemek yaparken, çay demlerken radyom hep açık.
     
           KARAR 2) Kitap oku.

Bu kararım kapsamımda ise bu ay her hafta bir kitap almaya gayret gösterdim

* Orhan Pamuk  Saf ve Düşünceli Romancı
* Nazan Bekiroğlu Yol Hali
* İşte Böyle Dedi Zerdüşt Nietzsche
* Kuranı Kerim Meali aldım...


           KARAR 3) Sosyalleş.


Bu kararım kapsamımda uzun süredir çok ihmal ettiğim arkadaşlarımı aradım,

ihmal ettiğim çocuk göz aydınları, yeni eviniz hayırlı olsun ziyaretlerini tamamlamaya çalışıyorum.

 Bunun yanı sıra dersler yoğunlaşmadan, kış bastırmadan herkesi arıyorum, son güzel güneşli günlerin tadını çıkarmak için davet ediyorum. 

Arkadaşlar insan ruhuna çok iyi geliyor gerçekten.

           KARAR 4) Spor yap.


Bu kararımı verdikten sonra da hemen bir spor merkezine yazıldım.

10 gündür her gün spora gidiyorum. 

Sadece 10 gündür gitmem rağmen hem ruhuma hem de bedenime çok iyi geldi.


           KARAR 5) Ev temizliğini pazar günü yap, diğer günler temizliği düşünme.

Herhalde en zor uyguladığım karar bu oldu.

Mesela bugün salı ve çok temizlik yapasım var.

 Mesela dün gece sabahın 01:00' inde içimde zor bastırdığım bir duygu sürekli tüm dolapları boşalt ve geri yerleştir diyordu. 

Tüm kitapların tek tek tozlarını alıp büyük bir vecdle yerine koyan, kendimi engellemesem günlerce temizlik yapıp ellerim paralanıncaya kadar elimi sudan çıkartamayan biriyim. 

Her akşam yatmadan önce evi son kez gözden geçiren, ve de sabah uyanınca ilk iş olarak odaları tek tek gezip ( gece inceleyip de yatmama rağmen ) her şey yerli yerinde mi diye kontrol eden düzen hastasıyım. 

Evde arayıp ta bulamadığım hiçbir şey yoktur, bir toplu iğneyi bile gözüm kapalı bulup verebilirim o denli yani. 

İşte bu yüzden kendime söz verdim, pazar günleri doya doya temizliğimi yapacağım ve de haftanın geri kalan günleri iş yapmayı düşünmeyeceğim, çamaşır ve ütü de dahil. 

Tabii ki hâlâ çok düzenliyim sadece evi süpürüp silmiyorum, dolapları indirmiyorum, camları silmiyorum. Şimdilik zor gidiyor bakalım...

Şimdilik bu kadar...

   

5/18/2011

AV MEVSİMİ

18.05.2011 

Ben silkinip ayağa kalkmak istedikçe ömrümün ağırlıkları beni yatağa çekiyor. 

Sürekli öksürdüğümden geceleri uyuyamıyorum. ( En çok da komşularıma acıyorum) 

Sürekli nane limon çayları içiyorum.  

Son günlerde yaptığım tek şey; mutfağa geçmek, sıcak bir şeyler hazırlamak, içmek, biraz sakinleşip rahatlayıp uyumak, şiddetli baş ağrısı ile kalkıp tuvalete gitmek, yeniden sıcak bir şeyler.

Böyle devam eden bir kısır döngü.

İşte evde böyle oturup hastalığımın geçmesini beklerken uzun zaman önce aldığım elimin altındaki dvd'lerden birini izledim.. AV MEVSİMİ...


 Bu filmi izlemek bir zaman kaybı değildi ama ne bileyim olmamıştı.

 Vasat bir film. 

Çok klişe. 

İzlemeyenler için filmi anlatmayacağım.

Bir kere senaryo oturmamıştı, bariz pek çok hata vardı.

 Daha başında neler olacağını anlıyorsunuz.

 Sonu belli olan bir cinayet filmi düşünün. 

Çatışma sahneleri çok acemiceydi. 

Umarım gerçekte Türk polisi böyle değildir.

 Yavuz Turguldan beklediğim -bizden şeyler - pek yoktu. 

Oyunculara bir şey diyemem hepsi mükemmel oyunculukluk çıkartmış (Çömezin aşkını hariç tutuyorum)  

Müzikler de güzeldi.

Cem Yılmaz'ın söylediği  hayde türküsü de gayet güzel oturmuştu . 

Hatta filmin tek unutulmaz sahnesiydi.

 Hani bazı filmler vardır tekrar tekrar izlersin, televizyonda görünce kanalı değiştiremezsin. Her seferinde hoşuna gider, her seferinde yeni bir şeyler görürsün keşfedersin. Hem hüzünlendirir, hem güldürür, hem de gülerken ağlatır. Mesela  Züğürt Ağa, Sultan, Eşkiya, ( Hepsi de Yavuz Tugrul filmi) En son Kabadayı'yı izlemiştim o da güzeldi... Ama bu son filmi ıı ıı ... Ayrı bir yerde tutuyorum Yavuz Turguldan kendine yaraşır filmler yapmasını istiyorum.







SÜS KİRAZI

18.05.2011

Uzun bir kış uykusundan kalkmış gibiyim. 

Kış geçti, bahar geldi.

 Ömrümden koskoca bir mevsim geçti. 

Şimdi de geç gelmiş ama hemen gidiverecekmiş gibi duran güzel bahar mevsimi var. 

Ama o kadar yorgunum ki. 

Ömrümde hiç olmadığım kadar yorgunum.

 Dinlenmekle de geçmiyor.

Uyandığında yattığınkinden yorgun kalkanınız varsa benim ne demek istediğimi anlar.

 Ömrümde ilk kez ölümü çok düşünüyorum.

 Kendime ölümü daha yakın hissediyorum. 

Son bir kaç haftadır havalar güzelleşti ya ben de cılız silkinişlerle kendime gelmeye çalışıyorum.

 Önce 2-3 hafta kadar önce beslenmemde biraz değişikliğe gittim, hafif sağlıklı şeyler yemeye çalıştım, birkaç günde etkisini gösterdi en azından sabah uyanabiliyorum artık.

Sonra bahar yürüyüşlerine başladım. 

Önce tomurcuklar göründü, sonra Çin Manolyaları.

 Salkım söğütler narin dallarını uzattı yavaş yavaş sonra süs kirazları.

Başakşehir'de öyle güzel alımlı edalı süs kirazları var ki.

 Çiçekli süs kirazını görmeyenler çiçek açmış ağaç gördüm demesin.

          Bu resim google görsellerden alınmıştır.

Bakın süs kirazı ağacı böyle bir şey.

 Bir de bunun pembe açanları var.

 Bu ağaçlara her baktığımda cennetten bir ağaç gelmişse kesin bu ağaçtır diyorum.