6/28/2026

LAVANTA ÇİLEK KİRAZ ZAMANI TRAKYA KÖYLERİ GEZİSİ

 24.06.2026 Çarşamba

Bugün Defne ile Trakya Köyleri gezisine katıldık.

Sabah erkenden daha 05.00 bile olmadan uyandım. Defne de çok rahat uyandı çok şükür. 05.30'da yola çıktık. Bizim eve yakın olan metroya, 06.00 metrosuna yetiştik. Biraz erken çıktım çünkü metroyu kaçırırım diye çok korkuyordum. Hatta bu yüzden bu gece neredeyse hiç uyumadım diyebilirim. Çünkü tur aracımız bizi Mecidiyeköy'den 07.30'da alacak, 06.00 metrosu ile dakikası dakikasına ancak yetişebiliyoruz.

Önce Kirazlı sonra Yenikapı derken Mecidiyeköy'e tam vaktinde gelebildik.

Defne sabah 06.00 olmasına rağmen metroda bu kadar insan olmasına, Mecidiyeköy'de 07.30'da bile etrafın bu kadar kalabalık olmasına çok şaşırdı.

Buluşma noktasına tam vaktinde geldik lakin bizim araç trafiğe takılmış. Neredeyse bir saat gecikmeli geldi.

Diğer duraklardan da tur arkadaşlarımızı ala ala ilerledik. 

Rehberimiz Tahsin Toğral idi. Kendisi Kırklareli'li. Etrafı anlata anlata yol aldık. Traklar ve Trakya coğrafyası hakkında epey bir bilgi sahibi olduk.

Tahsin Bey zaten konuşmayı çok seviyor anlatıyor da anlatıyor.

Yolculuğumuzda ilk durağımız Kırklareli'nin Ertuğrul Köyü idi. 

Saat 11 olmuştu ve sabah 05.00'den beri ayakta olduğumuz için epey acıkmıştık.

Köylü kadınların hazırladığı sofraya oturduk. 


Kahvaltıda hemen yanımızda pişi kızartıyorlardı. Bizim memlekette bu hamur işlerine biz lokma deriz. Hatta babam vefat edince namaz kılmayı çok sevdiği Eğilmezler Camisi'nin önünde bir ikindi namazı sonrası lokma hayrı yapmıştık. Burada ise buna kabalka çöreği diyorlar.

Sofrada 2 çeşit peynir 2 çeşit zeytin tereyağı bal reçel domates salatalık yeşillikler haşlanmış yumurta ve ekşimikli biber ve firında pişirilmiş patates vardı.

Kuzine de ısıtılmış köy ekmeğinin ardından  pişiler geldi. İsteyenlere köy sütü dağıtıldı.

(Köy kahvaltısı kişi başı 400 TL)

Arkadaşlarla sohbet ederek köylü ablalara laf atarak ( öyle tatlılar ki hepsi de) kendi çaylarımızı kendimiz koyarak güzelce kahvaltımızı yaptıktan sonra Fatma Ana'nın evine geçtik.

Fatma Ana eşi vefat edince (çoluk çocuk da yokmuş) kendini kaybolmaya yüz tutmuş, unutulmuş köy eşyalarını gençlere göstermeye, tanıtmaya adamış. Bunun için köylü kadınlardan yardım istemiş. Onlar da destek olmuş. Evinde bu eşyaları sergiliyormuş. Eşyalar çoğalınca evinin yanındaki atıl köy okulunu düzenlemişler orada sergilemeye başlamış. O okul şimdi bir kültür evi olarak hizmet veriyor. Daha sonra Kırklareli idi sanırım bir şehir müzesi bu eşyalara talip olmuş, bir kısım eşyayı onlara yollamış sonra başka bir şehir müzesi talip olmuş. Onlara da bir posta eşya yollamış. İşler büyümüş. Televizyona dergilere çıkmış defalarca röportaj vermiş. 

Mesela yok ananın örekesi diye bir deyiş var ya işte bu müzede öreke görüyorsunuz. Ya da iğ kelimesini hepimiz duymuşuzdur ama ne olduğunu çoğumuz bilmeyiz. İşte burada onu görebiliyorsunuz.

Eskilerin ekmek yoğurduğu tekneler, yün eğirmek için kullandıkları araçlar daha neler neler var kültür evinde.

Fatma Ana'nın evinin yanındaki kültür evini geçen yıl kiraz çiçekleri turunda gezmiştim ama bu sefer Tahsin Bey orayı gezdirmedi. Sanırım trafikte kaybettiğimiz zamanı telafi etmeye çalışıyor.

Fatma Ana'nın evinden çıkınca lavanta bahçesine geçtik.

Buraya giriş normalde 100 TL imiş. Ama biz bir şey ödemedik. Tur karşıladı. 

Burada bol bol lavanta koklayıp çiçekleri sevip fotoğraf çektik. 

Güzel bir ortamdı beğendim.

Bahçenin yanında çay kahve içebileceğiniz alışveriş yapabileceğiniz bir alan da mevcut.

Buradan çıkıp ilerlemeye başladık. Her yer çok güzel. Bahçeler tarlalar köyler çok hoş görünüyor. İstanbul'dan buralara gelip köy hayatı yaşamak isteyenler, emekli olup ayağımız toprağa değsin diyenler buralarda çok güzel evler yapmış.

Geçen yıl kiraz çiçekleri turunda etrafta hep kanola tarlaları vardı. Kanola tarlalarında fotoğraf çekmiştim. 

Bu mevsimde ise her yerde ayçiçekleri var. Nasıl güzeller anlatamam. 

Bir tarlanın önünde durduk. Bahçenin içinde fotoğraf çektik..

Fotoğraflarda o güzellikleri hiç yansıtamamışım.


Bu coğrafyada dümdüz ovalarda minik yükseltiler görüyoruz. Bunlar tümülüsmüş. Biz Türkler ise bu yükseltilere höyük diyormuşuz. Bunlar kral mezarları imiş.

Dokuz Höyük köyünde ise isminden de anlaşılacağı üzere 9 tane höyük var. 

Burada devasa bir çilek tarlasına geçtik.


Bu tarlayı Mısırlı biri işletiyormuş. Orada çalışanlar da yine yabancı uyruklu. Genellikle Kenyalılar çalışıyormuş. 
Bize önce kısaca çilek nasıl hasat edilir bitkiye zarar vermeden nasıl toplanır anlattılar.

 Buradan bir kasa alıp çilek toplamaya başladık. Yediğini helal ediyorlar topladığını ise satın alıyorsun.

(Çilek kilosu 150 TL)

Çilekler dalından yediğinde o kadar lezzetli ki anlatamam. 

Defne bayıldı bayıldı.

Yüce rabbim ne güzellikler yaratıyor.

Bu arada bizim çileklerimiz 2 kilo tuttu. Hepsini de ellerimizle topladık. Ama eve gelinceye kadar bir kısmı pörsümüş. Ne nazik bir meyve imiş bu çilekler. Hem de belirgin bir şekilde tat ve koku azalması var. Dalından yerken o kadar güzel kokuyordu ki bunlar. 

Burada tartı sırasında bazı kadınların ne kadar itici ne kadar gerizekalı ve bencil olduklarını gördüm.

Çalışanlarla bir konuşmaları var öyle kibirli kibirli hareketler. İnsanın o kasayı kafasına geçiresi geliyor. 

Bir kadın bir kasa çilek toplamış sonra da bana bir kilo ver diyor. Oysaki kural çok basitti: İstediğin kadar ye, topladığını satın al. 

Çalışanlar anlatmaya çalışıyor kadın ısrarla bana bir kilo ver diyor. Sonunda çalışanlar pes etti.

Bir tanesi de kasanın başına oturdu. Çileklerini belli bir kiloya tamamlamak için yandaki çilek sepetinden ekleme yapmaya başladı ama her çileğe dokundu. Onu bırakıyor ötekini alıyor onu da beğenmiyor bırakıyor çilekleri eşeliyor. dokunmadığı çilek kalmadı. Herkes bilir ki çilek nazik bir meyvedir seçilmez. Patates soğan mı alıyorsun, gözüne kestir birini at kasana aptal kadın. Biz turda 46 kişiyiz sıra bekliyoruz. Kadın her bir çileği enine boyuna inceleyip öyle koydu kasasına. Çalışanlar yardımcı olmak istediğinde bir tavrı vardı, öyle sinir bir insan ki o kafasındaki örtüyü boğazına sarıp saçını başını yolasım geldi. 

Yine de çalışanlar sabırlı imiş seslerini çıkarmadılar. 

Ama ben kendimi zor tuttum.

Zaten lavanta bahçesinde de bazı kadınlar o kadar hoyratlardı ki sırf instagrama güzel bir foto koymak uğruna lavantaları hiç acımadan ezdiler. 

Yani lavantalar top top bir bitki, aralarında bazı yerlerde boşluklar var iki adım atıp oradan da geçebilirsin. Ezmeye ne gerek var. İnsanlar onları görmeye ta nerelerden geliyorlar. 

Bazı kadınlar her geçtiği yeri çirkinleştiriyor.

Sonraki yerlerde de hep aynı kabalığı gördüm, her gittiğimiz ortamda bitkilere zarar verdiler. Her seferinde Tahsin Bey uyarmak zorunda kaldı. Bitkileri toplayıp toplayıp sonra da parasını ödemek istemediler.  

Bu kadınların dışında elbette nezaketi ile inceliği ile kendine hayran bırakanlar da vardı.  

Bir çiçek buketi ya da güzel bir kelebek gibi nereye gitse oraya yakışan kendine hayran bıraktıran zarif kadınlar.

...

Buradan çileklerimizi otobüsün bagaj bölümüne yerleştirip Kaynarca'ya geldik.

Kaynarca Kırklareli'nin Pınarhisar ilçesine bağlı bir belde.

Buradan çok güzel memba suları çıkıyor. 

Biz hemen çeşmenin başına geçtik. Ayaklarımızı suya koyduk. Su o kadar soğuk ki 1-2 saniye ancak tutabiliyoruz. Donduk.

Bu sırada çaylarımız geldi. Ama enfes bir çay. Tahsin Bey'in ikramı.

Çay içtikten sonra hemen caminin önündeki köylülerden köy mercimeği aldım.

(Mercimek 2 paket 200 TL)

Geçen geldiğimde aynı adamdan mercimek almıştım. Her hafta, hatta haftada 2 gün bu mercimekten pişirmişdim ve Defne bayılmıştı. Sonra bu mercimek bitince marketten aldığımı ise Defne asla yemedi.

Sonra da Kaynarca'yı dolaşmaya başladık. 

Bu belde çok güzel. İçinde lokantalar balıkçı restoranları çay bahçeleri var. Öyle alıştığımız köyler gibi değil.

Önce Değirmen'e gittik.

Belediye burayı kapatmış.

 Oysaki geçen sene bir kadın burayı işletiyordu. Gruptakiler çeşit çeşit un satın almıştı. Bazı un çeşitlerini ise ilk kez duymuştum. Şu anda bunları yazarken bile o değirmenin insana mutluluk veren un kokularını duyar gibi oluyorum.

Şimdi atıl öyle boş boş duruyor.

Dışarıda suların aktığı yerlerde de leylekler vardı. Gözüm o leylekleri de aradı ama onlar da yoktu.

Değirmen demişken ben çocukken bizim köyün de aşağısında derede, çalışan bir değirmen vardı. Bir gün halam aaa bak burada ne var deyip kafamı un çuvalının içine daldırmıştı. Ne kadar da çok gülmüştük. O olayı mutlulukla ve biraz da korku ile hatırlıyorum çünkü değirmenin altından geçen şiddetli ve çok gürültülü su beni çok korkutmuştu. Belki de o kadar da korkunç değildir ama ben daha 3-4 yaşlarında idim. 

O zamanlar babaannemin kuzularını otlatmaya bazen de onları Torlak'da yıkamaya ta buralara gelirdik. Bir tane kuzuyu da bana vermişlerdi (güya). Kara gözlü öyle tatlı bir kuzu idi ki hâlâ güzel rüyalarımda çocukluğumdan kalan o mutlu anları hissederim. Sevinçle uyanırım. 

Sonra da biraz ilerideki mağara kiliseye geldik.

Buranın da tarihçesini dinledikten sonra biraz aşağıda Kısmet Çeşmesi'ne geldik.

Gayet hoş bir çay bahçesinin yanında bir yükseltiden 5-6 tane oluktan buz gibi soğuk sular sürekli akıyor. 

Geçen yıl geldiğimde buradan su içmiş miydim hatırlayamadım ama bu sene elimi yüzümü yıkayıp muradımı diledim.

Artık kısmetim açılmıştır inş.

Dileklerimi tutum. 

Hem su içtim hem evrene isteklerimi sundum.

Allah'ım nasip eder inş.

Bizim grubun deli hatun kişileri kısmetimiz hemen bu akşam gelsin daha eve gitmeden bizi bulsun diye dua ettiler. 

Beyaz atlı prens olmasa da beyaz arabalı biri de harika olur vs dediler. 

Ben Allah'ım bana Seyşelleri nasip et hop bir yudum su, Allah'ım Norveç Fiyortları bir yudum su, yarabbim bana Cruise Gemisi ile Mısır Turu nasip et, bir yudum su, ya Allah bana Yunan Adaları, Özbekistan, İran, İtalya, İngiltere, Antalya, Fethiye turları nasip et  yarabbim dedim.

Amin amin amin.

Beyaz atlıları bu azgın karılara yolla bana ise seyahat ya Rabbim ya Rasûllallah dedim.

Tabi seyahat seven zengin yakışıklı güçlü kuvvetli bir beyefendiye de hayır diyemem.

Hepimiz suyumuzu içtikten sonra aracımıza binip Pınarhisar'a yemeğe geçtik. Saat 17'yi geçmişti. Ben iskender yedim defne ise tavuk kanat.

(İskender tavuk kanat kola 1060 TL)

Pınarhisar'da yine bazı gezilecek yerleri es geçtik. Sanırım programın gerisindeyiz.

Sonunda büyük hevesle beklediğimiz kiraz bahçesine geldik.

İkindi vakti olmuştu. Gölgeler uzamıştı. Tam kiraz toplama saati.

Burada neredeyse 33 çeşit kiraz 3000'den fazla da kiraz ağacı varmış. 

Bir sepet alıp Defne ile kiraz toplamaya başladık.

Bütün ağaçlar çeşit çeşit kirazla dolmuş taşıyor 

 Muhteşemdi.

Bir kiraz ne kadar farklı olabilir ki?

Başta bir kiraz kaç farklı şekilde olabilir ki diyorsunuz ama bahçede dolaşırken gerçekten de çeşit çeşit olduğunu farkediyorsunuz. Kimisi bir dalda 7-8 tane iken kimi sadece 1 adet olmuş sallanıyor. Kimisi pespembe kimisi sarı kimi büyük kimi küçük kimi tatlı kimi ekşi kimi kalp şeklinde kimi daha yuvalağımsı çeşit çeşit renk renk boy boy kiraz. 

Her biri farklı görüntüde her biri farklı tatta.

 Yediğimiz de helalmiş kirazlarda ilaç da yokmuş. Bir yandan yedik bir yandan topladık.

Fazla da yemedik midemiz bozulmasın otobüste yollarda zor durumda kalmayalım diye.

Her ağaçtan bir iki bir iki topladık.

O kadar keyifliydi ki hayatımdaki en güzel tecrübelerden biri idi.

Bahçeli evime geçtiğimde bol bol kiraz vişne ağacı dikeceğim.

Buradan da 2.2 kilo kiraz toplamışız.

Kiraz kilosu 150 TL.

Buradan arkadaşlar yumurta ve köy ürünleri aldı. Ben de almak isterdim ama metro ile nasıl taşıyayım. 

Buranın sahipleri öyle samimi öyle hoş insanlar ki aracımıza binip ayrılırken bize el salladılar.

Buradan çıkınca da bir müddet ilerledik.

Yer sincaplarının olduğu bir alana geldik. Minik pofuduk kuyruklu sincaplar çok tatlıydı gerçekten.

 Artık akşam oluyordu. Güneş epey alçalmıştı.

Yöresel ürünlerin satıldığı bir yerde durduk.

Çok temiz ve nezih bir yerdi.

Buradan da kızartılmış peynir helvası bir helva çeşidi ve badem aldım.

Burada bahçede bir sürü lavanta vardı.

Güneş karşıdan batıyordu.  Işık öyle güzel vurmuştu ki lavantaların moru ortaya çıkmıştı. Bahçe çok güzel görünüyordu. 

Buradaki lavantalar daha da güzel kokuyordu. Belki saatle de ilgili olabilir. Her çiçeğin kokusunu saldığı bir saat var. Belki o saate denk geldik. 

Ayrıca bir sürü arı bir de minicik, bir arı kadar ama kuşa da benzeyen bir şey gördük. Defne anne bu bir bir böcek dedi ama bence minicik bir kuş. O kadar hızlı hareket ediyor ki fotoğraflarda yakalayamadım.

 Bol bol fotoğraf çekildik. 

Sonrasında dönüş yolculuğuna başladık. Yollar açıktı trafiğe takılmadık ama yine de epey geç kaldık. 23.45 civarında Mecidiyeköy'de idik.

Metroya yetiştik ancak Kirazlı'ya kadar gelebildik. 

Defne'nin babasına mesaj attım. Bizi Kirazlı'dan aldı. Eve geldiğimizde saat gece 2'ye geliyordu. 

Önce hemen kirazlardan çileklerden yedik. 

Tarlada bahçede midemiz bozulur korkumuzdan doyasıya yiyememiştik. 

Harikaydı.

Lakin dalından koparıldığındaki lezzetini kokusunu kaybetmişlerdi. (Yine de harikaydı bu arada)

Bir meyveyi dalından yemek çok güzel bir duygu imiş. 

 Gece 03.30 gibi yattık.

Gezimiz çok güzeldi. 

Defne de çok beğendi. Hiç huysuzluk yapmadığı gibi bu geziyi çok sevdiğini söyledi.


İstanbul Kazan Ben Kepçe İnstagram grubu

Gezi ücreti kişi başı 2300 TL


İstanbul Kazan Ben Kepçe İnstagram grubu 

Tur ücreti 2x2300=4600 TL

Kahvaltı: 400 TL

Pınarhisar akşam yemeği 1060 TL

Çilek 2 kilo 300 TL

Kiraz 2.2 kilo 330 TL

Mercimek 200 TL

Yöresel ürünler 640 TL


Toplam: 7530 TL






...






Geziden gelince 3-4 gibi yatmıştık.

Ama sabah mecbur erkenden kalktım. 

Okulla ilgili işlerimi hallettim.

Sonra okula geçtik Defne ile. 

Her sene olduğu gibi bu sene de bizim okulun işleri bitmek bilmedi. Diğer okullar işlerini çoktan halledip sosyal medyada  kahve pozu paylaşırken bizim okulda öğretmenler cuma günü karne dağıtılıncaya kadar nefessiz çalıştı. Hatta bazı arkadaşlar karne dağıtıldıktan sonra yetişmeyen işleri için tekrar okula geçtiler.

Hatta hazırlamam gereken öğrenci gelişim raporlarını yapmaya vaktim kalmadı. Benim sendikam zaten bu olayı protesto ediyor. Ben de sendikal hakkımı kullandım. Vaktim olsa idi yapacaktım ama bir dakika bile vakit olmadı.

Çok zorlu bir hafta idi. 

Belki 100 öğrenci not istedi.( Telefonla not isteyenler) İlk 41'ine cevap verdim tek tek açıkladım sonrakilere artık bittim cevap verecek halim kalmadı (Tam sayıyı biliyorum çünkü tek tek not almıştım.)  Bu sefer de mesajları hem görüyorsunuz hem de cevap vermiyorsunuz diye hadsiz hadsiz mesajlar atmaya başladılar. Günümüz öğrencileri ve dahi onları yetiştiren velileri nerede duracaklarını kestiremiyorlar.

Telefonum son hafta hiç durmadı. Ben de bilinmeyen numaraları asla açmadım. Bir de bazı velilerim arıyorum arıyorum açmıyorsunuz diye mesaj atmışlar. Okula gelip ağlayan veliler, ben şuyum buyum deyip not isteyen babalar...

Hayatımda hiç böyle bir sene sonu yaşamamıştım. Hep not isterlerdi hep veliler gelirdi ama bu sene iyice b.kunu çıkardılar. Sadece ben değil okulda herkes noluyoruz ya dedi. Bir öğretmenimiz neredeyse karakola gidecekti veliler beni taciz ediyor diye. Hocalarımızın tansiyonu çıktı hatta öğrencilerin ve velilerin baskısı yüzünden bir tanesinin tansiyonu zıpladı rapor almak zorunda kaldı.

Öyle kaotik bir ortamdı. 

Seneye hepimiz çok sert tedbirler almaya karar verdik. Örneğin ben seneye kesinlikle öğrencilere velilere telefonumu vermeyeceğim. Performans puanları ile ilgili de hakettiğiniz puandan bir puan bile fazlasını vermeyeceğimi ara ara hatırlatacağım.

Yazılıdan 15 ve 20 alan öğrenciler bana 90 90 verip geçirin diyor. Ortalaması 70 olan bir öğrenci bana neden 100-100 vermediniz diye destan yazmış, ayıp ediyorsunuz hakka giriyorsunuz demiş. ( Her gün saçma sapan tv programları izleye izleye reels kaydıra kaydıra beyinleri küçülmüş saçmalıyorlar. )

Bir tanesi benim annem 85 performans notunu kabul etmiyor en az 90 90 istiyor hocam diye yazmış. Üşenmemiş de. Ben ne saçmalıyorum dememiş de yazmış gerçekten.

Bazı veliler geldi. Çocuğuna 100-100 versem bile kimyadan geçemiyor. İlk dönem ortalaması da çok düşük çünkü. Annesine açıklıyorum anlamıyor bir türlü. 

İnsanlar hakettiği için değil konuşarak, buraya yazmaya bile utanıyorum ama yalvararak iş halletmeye alışmış. 

Bu sene bir sürü veli ne isterseniz yaparım dedi. Yani neyi kasdediyorlar ben ne isteyebilirim ki bu insanlardan neyi ima etmeye çalışıyorlar anlamadım.

Öyle işte. 

Sonunda bitti. 

...

Bugün  28.06.2026 pazar

Defne bu sene takdir aldı. Not  ortalaması epey yüksek çok mutluyum. 

Anne Mall Of İstanbul'a gidelim mi deyince hemen kabul ettim. Karne hediyesi olarak miniş ister herhalde dedim hemen de alırım demiştim.

Lakin bu sefer bisikletim yok anne bana bisiklet al dedi. 

Ben de elbette dedim. Bence her çocuğun bisiklet hakkı vardır. Ben çocukken bisiklet sürmeye bayılırdım.

Babası da geldi birlikte Decathlon'a gittik. Orada bir sürü bisiklet denedi. Sonunda kendine en uygun olanı buldu. 

Bu arada herkeste bisiklet var ama bisiklet ne kadar pahalı bir şeymiş.

 Defneye olabilen uygun bisikletler 20.000 - 30.000 tl bandında. 

Babana söyle alsın dedim. ( Nafaka vermiyor kızının bisikletini bari alsın değil mi?)  

Defne'nin babası da annen alsın ben alamam demiş. 

Bu adam ekonomi çok iyi siz nankorsünüz diyen bir tip. 

Evli iken bir gün market alışverişi yapmıştım. Eve gelince bu poşet 1000 tl demiştim de bana sen vatan hainisin demişti. 

Ne zaman mesela benzin neden bu kadar pahalı dediğimde senin maaşının kaç lira arttı diyen biri.

Ona göre ekonomi süper bütün dünya bizi kıskanıyor ama iş bir tek evladına gelince bir bisiklet almaktan aciz bir insan.

Ben de kızıma karne hediyesi olarak skooter aldım. Biraz skooter hevesi geçsin elbet bisiklet de alırım. Sorun değil Allah'ıma binbir şükür ki bu iskele babasına muhtaç değilim.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder