06.08.2024 Salı
Aslında sabah çok erken kalkıp sahile inmeyi düşünüyorduk. Ama Defne o kadar yorgundu ki kıyamadım. Zaten ben de yorgundum.
06:30'da kalktık. Hazırlandık. Kahvaltıya indik.
Buraların kahvaltı kültürü farklıymış. Normalde kahvaltıda mısır gevreği bal kahve veriliyormuş. Rehberler ikna etmişler, Türk gruplara artık demleme çay yapıyorlarmış peynir domates vs de eklemişler menülerine.
Kahvaltımız gayet güzeldi.
Tabii ki bir Türk kahvaltısı ile yarışamaz ama beklentimi karşıladı.
Yediğimiz şeyler lezzetli idi.
Kıyaslama konusuna gelmişken eklemek istiyorum: Rehberimiz demişti ki Yunanlılar mentalite olarak ileriler yoksa şartlar olarak o kadar da üstün değiller.
Mesela bu otel Türkiye'de olsa o yıldızları vermezlerdi.
Mesela otobüsümüz çok eski tip. Türkiye'de bir gezi otobüsü çok daha kaliteli ve üst model olurdu. Bizim bu otobüsümüzün havalandırması pek iyi değil aynı zamanda gezginler için çok önemli bir detay; otobüste telefonu şarz etmek için priz yok. Rehberimiz en iyi bulabildiğimiz araç bu, fazla beklentiye girmeyin demişti.
Midilli'de yollar çok kötü. Eskiden stabilize yolmuş şimdi en azından asfalt. Şükrediyoruz buna da.
Mesela yollar o kadar dar ki (bir gidiş bir geliş) virajları alırken (bu arada Midilli hep viraj hep viraj) şoförümüz önce korna çalıyor ki karşıdan gelen varsa dursun çünkü dönerken tüm yolu kaplıyor.
Yollar demişken asfaltta ilerlerken yol kenarlarında minik oyuncak gibi şapeller gördük. İçlerinde mum yanıyor. Bunları orada kazada ölenlerin aileleri dikiyormuş. Her gördüğümde içim cız etti.
Kahvaltıdan sonra saat 08:30'da bugünkü yolculuğumuz başladı.
Midilli'de bugün ilk durağımız Petra.
Petra minik şirin bir sahil köyü.
Bayıldım ben buraya.
Burayı gezmeye başladığımızda önce bir Osmanlı Konağı gördük. Artık müze olarak kullanılıyormuş.
Buradan Agios Nikolaos Kilisesi’ne geçtik.
Bu kilisenin duvarlarında gerçekten de çok özel duvar resimleri var ve çok iyi korunmuş. Kimse koparmamış üstüne isimlerini falan kazımamışlar hayret ettim. Kapıda nöbetçi falan da yok oysa ki.
Kilisenin yanında bir çeşme ve tıpkı Osmanlıda olduğu gibi yanında devasa bir çınar ağacı vardı.
Tam da bu kiliseyi gezerken evlerden birinden ilahi sesleri gelmeye başladı.
Pesten pesten gayet içe işleyen çok hoş ilahiler.
Sonra yandaki çeşmeden elimizi yüzümüzü yıkadık.
Bir yandan da ilahiyi dinliyorum ne kadar güzel söylüyor kim söylüyorsa diyorum.
Labirent gibi ara sokaklardan geçerek Meryem Ana Şapeli'nin merdivenlerine geldik.
Petra kaya demekmiş.
Köyde büyük bir kayalık, kayalığın üstünde de etkileyici bir kilise - Meryem Ana Kilisesi- var.
Bu resmi google görsellerden aldım.
Rivayete göre Meryem ana ikonunu taşıyan bir kaptan gece ikonunun kaybolduğunu anlamış, kayanın zirvesinde garip bir ışık fark etmiş, orada Meryem ana ikonunu bulmuş ve oraya kilise yaptırmaya karar vermiş.
Kayanın üstüne oturtulmuş işte bu meşhur şapele 114 basamakla çıktık.
Bu arada ilerleyen saatlerde otobüste rehberimiz bu şapelin merdivenlerinin sayısını sordu. İlk Defne bildi. Rehberimiz de ona bu anahtarlığı hediye etti.
Annem 114 basamağa hiç cesaret edemedi, denize bakan bir kafeye geçti oturdu. Defne ile ben kayadan oyulmuş merdivenleri çıkarak şapele ulaştık.
Meğer o güzel ilahiler de bir evden değil bu şapelden geliyormuş. O kadar ilahî o kadar içten o kadar içe işleyen bir sesti ki.
Bütün köye hopörlerle ayini yayınlıyorlar.
Yukarıya çıkınca harika bir manzara bizi karşıladı.
Kilisede ayin vardı ve ortam çok uhreviydi.
Vaktimiz olsaydı orada bir kayalığa oturur bir yandan engin denize bakarken bir yandan ayini dinlerdim.
Bu arada bu kilisenin duvarında Meryem Ana tasviri var. Nasıl yapmışlar bilmiyorum ister sağa gidin ister sola gidin Meryem Ana'nın gözleri hep sizi takip ediyor.
Merdivenlerde siyahlar giyinmiş kadınlar gördük. 15 Ağustos Meryem Ana'nın gökyüzüne kaldırılma günü imiş. İnsanlar şimdiden yas tutmaya başlamışlar. Diğer manastırlarda da benzer bir durum vardı.
Burada biraz maneviyata ve manzaraya doyduktan sonra aşağı indik.
Sonra serbest zamana geçtik.
Petra'nın daracık labirent sokaklarını gezmeye başladım.
O kadar güzel bir köy ki.
Her yer tertemiz.
Dokuyu hiç bozmamışlar. Bütün köy 2 katlı evlerden oluşuyor. Arada butik oteller var ama yapıyı hiç bozmadan buraya uyumlu yapılar inşa etmişler. Gözü yoran hiçbir şey yok.
Üzgünüm ama iyi ki de buralar Yunanlılarda kalmış. Türklere kalsaydı sahile hemen 10 katlı otelleri dikerlerdi. Bir karış ara ile saçma sapan betonarme yazlıklarla sahili doldururlardı. Aradan 4 katlı 5 katlı evler sırıtırdı. Üst kata mutlaka biçimsiz kaçak kat çıkarlardı. Sahilde denize çıkma yaparlardı. Yüzecek bir karış yer bırakmazlardı.
Bizim kendi sahillerimizi mahvettiğimiz gibi buraları da mahvederlerdik.
Petra o kadar hoştu ki daha da gezebilirdim ama süremiz bitti.
Bir daha Midilli'ye gelirsem Petra'da bir otel kiralar direkt burada bir 3-5 gün geçiririm.
Çok güzel duygularla Petra'dan ayrıldık.
Aracımıza geçip bu sefer Petra'ya çok yakın Molyvos'a geçtik.
Burası UNESCO koruması altında bir köy. Mardin'de olduğu gibi birbirini engellemeden tepeye doğru dizilmiş çok estetik evlerden oluşuyor.
Otobüsümüz bizi tepede Kale'nin orada bıraktı.
Molyvos sokaklarını keşfede keşfede aşağı indik.
Harika idi.
Bir ara bir Osmanlı çeşmesi gördük. Söylenenlere göre suyu Kazdağları'ndan geliyormuş. Saçma geldi başta ama tadına bakınca suyun tadı bizim Kazdağlarının suyunun aynısı gerçekten.
Sokaklar tıpkı Midilli'nin diğer köylerinde olduğu gibi hep mor salkım ağaçlarının gölgesi idi.
Bu arada bu iki günde gezerken hep şunu farkettim: Adanın tüm köylerinde aslında bir sarmaşık olmasına rağmen gövdesi artık neredeyse kalın bir ağaç gövdesi haline gelmiş dalları bile bir ağaç dalı gibi kalın ve sağlam mor salkımlar gördük. Sokaklar meydanlar bunlarla örtülü.
Mor salkım zamanı yani mayıs ayında buraya gelmek lazım. Her yer nasıl güzel oluyordur ve mis gibi de kokuyordur.
Molyvos'a da bayıldım.
Buradan aşağı inince dün akşamki tavernamıza geldik. Buranın altındaki sahilde yüzme molası verdik.
Deniz tipik Assos denizi; taşlık ve soğuk.
Yine de girdik tabii ki; buz gibi denize alışığız biz.
Işıl ışıl harika bir denizdi.
Bizden başka herkes lokantada oturdu birşeyler yiyip içti.
Defne acıkınca biz de gidelim balık yiyelim dedim. Defne zaten balığı sever balık vitamini alsın. Hem zaten buranın balığı meşhur değerlendirelim dedim.
Annem yine mıyk mıyk yaptı. Dediğim gibi aptallık edip yanıma euro almadım. Tüm paralar annemde ve bu gezide ona tamamen bağımlıyım.
Balık yemeye gitmedik onun yerine Defne'ye cips bisküvi verdi. Bana da çocuğu ayartma burayı boşver biraz sabredelim akşam Ayvalık'ta yiyelim dedi. Oysaki buralar Ayvalık'a göre daha uygun. Bunu kendisi de biliyor.
Molyvos'tan ayrıldıktan sonra yollara devam ettik.
Thermi'de bulunan artık harabe olmuş zamanının en lüks termal otelini; Sarlıca Oteli'ni gördük.
Sonra da Mandomados'a gittik. Mandomados manda demekmiş. Burası süt ve ürünlerinin merkezi diyebiliriz. Pek çok mandıra varmış burada.
Buradan tüm Avrupa'ya peynir satılıyormuş.
Meşhur Mystakelli peynirinin satıldığı noktaya geldik. Burada peynir tadımı yaptık ki gerçekten peynirler güzeldi.
Biz de meşhur peynirlerden aldık. ( Toplam 9 € )
Sonra da Mandomados'da başmelek Taksiarhis Manastırına gittik.
Efsaneye göre, 10.yüzyılda buradaki manastıra korsanlar saldırmış. Aslında Midilli Adası, o dönemlerde sık sık korsanlar saldırılarına sahne olurmuş. Mandamados'a manastır yaparken, "adanın iç kesiminde, yüksek bir tepede, daha güvenli olur" mantığıyla yapmışlar, ama korsanlar buraya da gelmiş.
Manastırdaki 39 rahibi öldürmüşler, biri sağ kalmış, Rahip Gabriel. Korsan saldırısı sırasında çatıda uyuyormuş, nasıl bir uykusu varsa artık, hiç bir şey duymamış. Uyandığında ortalık kan gölü imiş. Bu sırada Baş Melek Mikail'i görmüş veya öyle sanmış. Arkadaşlarının kanıyla ıslanmış topraktan Baş Melek Mikail'in bir ikonasını yapmış.
Bu ikona bugün işte bu manastırda sergileniyor.
Kan kırmızısı topraktan yapılmış ikona zamanla kararmış.
Manastırın girişinde bu jet uçağı bir anıt gibi yerleştirilmiş.
Bir zaman önce bir jet uçağı, manastırın girişindeki bu alana düşmüş. Pilotları enkazdan sağ salim çıkınca onları Baş Melek Mikail'in koruduğuna ve kurtardığına inanmışlar. Bu olayın anısı olarak da buraya bir jet uçağı koymuşlar.
Daha sonra pilotlar buraya çok yüksek bağışlar yapmış ve o paralarla misafirhaneler yapılmış. Dileyenleri manastırda ücretsiz misafir olarak ağırlıyorlarmış.
Yılın belli bir zamanı buraya akın akın insan geliyormuş, gelenlere keşkek yapılıp dağıtılıyormuş.
Kilisenin içinde bir çok metal ayakkabı var. Ayakkabılar dua edilerek Mihail kabartmasının altına bırakılıyor.
İnanışa göre, Başmelek Mihail, dileklerini gerçekleştirmeye giderken geceleri metal ayakkabı giyermiş. Dileği gerçekleşenlerin ayakkabılarının altı aşınıyormuş.
Bir de bu manastırda boyum kadar mumlar var.
Rahip çok çiçek seviyor sanırım. Manastırun içi bahçesi çiçek dolu.
Gayet bakımlı insanın içini açan hoş bir manastır burası.
Aynı zamanda bir sürü kedicik var. Defne herbirini ayrı ayrı sevdi hepsinin de fotoğrafını çekti.
Burada lokumades yani lokum ( lokma tatlısı) yemek adettenmiş. Ballı yoğurt veya sütlaç da tercih edilebiliyor.
Herhalde bizden başka herkes ama herkes lokumades aldı.
Ben lokma tatlısını çok sevmem ama çok güzel koktu gerçekten o anda canım çekti annem kendisi de çok sever.
Sabahtan beri de hiçbir şey yemedik. Acıkmıştık da hadi gidip lokma yiyelim dedim.
Annem istemedi.
Mandamados bizim son durağımızdı.
Sonra otobüsümüze binip gümrüğe geldik.
Ayvalığa geçtik.
Midilli Adası çok güzeldi. Yeniden gelmek isterim.
Herkese umutlu mutlu günler...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder