3/30/2025

BİR TEREDDÜTÜN ROMANI, PEYAMİ SAFA

 

Her zaman okumayı seven birisi oldum.

İlk okuma maceram benim zamanımdaki tüm öğrenciler gibi Cin Ali serisi ile başladı. En sevdiklerim ise Cin Ali'nin atı (2. Kitap) ve Cin Ali piknikte (10. Kitap) idi.

Defne okuma yazma öğrenince hemen gidip nostalji olarak bir Cin Ali serisi almıştım. 

Ama bu zamanda bu çağda yeniden okuyunca çok hayal kırıklığına uğradım.

 Zamanımızda başka kitap olmadığından belki de bizim nesil bu kitapları çok sevmiş.

 Şimdiki nesle ise maalesef hiç mi hiç hitap etmiyor. 

Defne de hoşlanmadı ve okumadı zaten. 

Sonra ilkokulda bir de Ayşegül'ün Atı diye bir hikaye kitabım olmuştu. 

Resimleri çok harikaydı. 

 Oradaki atlar uzun zaman hayallerimi rüyalarımı süslemişti.

Ben hep doru bir atımın olmasını isterdim.

Şu anda bunları yazıyorken bile doru bir at düşündüğümde içimde çocukluktan kalma bir hafiflik bir yürek çarpıntısı, iç gıcıklayan asil bir heyecan oluşuyor.

 O kitabımı öyle bir sevmiştim ki Defne'ye ilkokul 1. sınıfta hiç düşünmeden hemen Ayşegül serisini almıştım.

 Ben alır almaz büyük bir hevesle ve keyifle ilk olarak Ayşegül'ün Atı'nı okudum. Çocukluğuma döndüm. Sonra diğerlerini de okudum. Hepsini de ayrı ayrı yine çok beğendim.

Defne ise bunları okumayı reddetti. Bari resimlerini göstereyim dedim. Ama benim sevdiğim herşeyi engin inadı ile reddeden kızım bu güzel hikaye kitaplarının resimlerine dahi bakmadı. Evde duruyor hâlâ. Defne'nin okumasından da ümidimi kestim. Arada ben karıştırıyorum sadece. Bir ara okulun kütüphanesine bağışlarım herhalde.

Ben 3. sınıfa giderken bir de bir hikaye kitabım olmuştu. Şu anda hatırlarken bile hafif heyecanlanıyor ve ağzımda garip kekremsi ama güzel bir tat hissediyorum.

 Hikaye Çinli bir prensesle ilgili idi. Siyah beyaz sarı saman kağıtlı basit bir kitaptı ama Çinli prensesin kıyafetlerini hâlâ bile hatırlıyorum. Bir de okurken aldığım keyfi. Konu hakkında ise zerrece bir fikrim yok, unutmuşum.

Hep aklıma gelmiştir; Çin müziklerine Çin filmlerine Çin kültürüne ilgim buradan geliyor olabilir mi ?

İlkokulda ilerleyen zamanlarda babam askeriyenin kütüphanesinden kitaplar getirmeye başladı.

Babam akşam 17:30 da - hiç şaşmazdı geliş saatleri- elinde bir yeni kitapla - bazen de koca bir demet leylakla gelirdi-  kapıda göründüğünde çok mutlu olurdum.

 Getirdiklerinden en çok Jules Verne'yi severdim.

Seksen Günde Devri Alem, Denizler Altında 20.000 Fersah, Arzın Merkezine Yolculuk, Balonla 5 Hafta.

Sonra Daniel Dafoe'den Robinson Crusoe ...

 O kadar güzeldi ki o kitaplar. 

Ne kadar zevkle severek kendimden geçerek okurdum o macera kitaplarını. 

Bir zaman sonra askeriyeden kitap getirme faslı neden bilmem bitti. 

Evdekileri oku dediler.

Evde de babamın bekarken ve biz Erzincan'da iken aldığı kitaplar vardı ama onlar çocuklara ve gençlere göre değildi, biraz ağırdı. Sözler, Mektubat, İşaratül İcaz, Asayı Musa, Birgivi Vasiyetnamesi, Namaz Hocası, kalın bir Pollyanna cildi, Ziya Gökalp'ten bir şiir kitabı, Maksim Gorki'den Ana, bir tane Hind kitabı Acı isminde, Seçme Fıkralar, babamın bir maaşını vererek aldığı bu yüzden de annemin bir kitaba bu kadar para verilir mi diyerek ölene dek başına kaktığı Bilim ve Teknoloji Ansiklopedileri... 

Hatırladıklarım bunlar. Ama daha pek çok kitap vardı evde.

Babacığım ilme kıymet veren zatı muhterem biriydi Allah rahmet eylesin. Babası rahmetli Recep dedemden almıştı herhalde bu huylarını. Mekanı cennet olsun dedem de bir köylü olmasına ve herhangi bir tahsili olmamasına rağmen ileri görüşlü aydın ilme değer veren değerli biriydi. 

Hatırladığım kadarı ile komşularımız içinde kitaplığı olan tek aile bizdik. Ve kitaplarımızın hepsi de babamın evlenmeden önce ve evliliğinin ilk yıllarında aldığı kitaplardı. Genelde 1973-1974 tarihli Edremit ya da Erzincan imzalı kitaplar yani. 

Sonrası yok. 

Bence sonraki tarihlerde kitap olmayışının nedeni babamın annemin cehaletine daha fazla direnemeyip kitap almaktan (aslında kitaba para vermekten) okumaktan kendini geliştirmekten vazgeçmesi idi.

Bu arada anneannemin evinde de çok kitap bulunuyordu. Bu kitaplık da annemin babasının alması ile oluşmuştu. 

Annemin babasının ileri görüşlülüğüne karşılık anneannem de annem gibi kitaplara okumaya karşıydı. 

Yobaz dediğimiz tipe birebir uyuyordu kendisi.

Zamanında annemin babası epey bir kitap almış. O evde salonda kapının üst tarafındaki kitaplıkta İmam Gazali'den İmam Rabbani'den, Abdülkadir Geylani'den, İbrahim Hakkı Hazretlerinden cilt cilt kitap bulunurdu ki hâlâ ara ara o devasa kalın ciltleri rüyalarımda görürüm.

Misafir odasında ise ciltlerce Seyyid Kutup tefsiri vardı.

 Anneannemin görmediği zamanlarda -çünkü anneannem eşyalarına dokunulmasından hazzetmezdi - gizlice alıp bakardım onlara ve hiçbir şey anlamazdım. 

Ama yine de karıştırırdım.

Sadece İrşad diye bir kitabı anlayarak okumuştum bir de Peygamberler Tarihi adlı kitabı. Sonradan öğrendiğime göre Peygamberler Tarihi yahudi kaynaklı bir peygamberler hayatı imiş. Orada geçen olaylar islami kaynaklarda yokmuş tevratta geçiyormuş o hikayeler.

Aslında bayıldığımdan sevdiğimden değil ama çok ihmal edilmiş ilgilenmemiş dört duvar arasında kapalı kalmış dünyası çok dar bir çocuktum. 

Sıkıntıdan patlamamak ve gerçeklerden kaçabilmemin yegane çaresi bu kitaplardı. Sırf beynimi biraz meşgul edebilmek adına çevirirdim o sahifeleri.

Evin dışında kalan balkondan döndürme odada da diğer -ehli dünya- kitaplar vardı. 

Bir de Edremitteki o evde terasta minik ahşap bir dolapta öylece atılmış Sanat Tarihi Ansiklopedileri vardı.

Parlak güzel kağıtlara basılmış çok güzel bir ansiklopedi takımı idi. İçinde meşhur pek çok tablo heykel resimleri ve açıklamaları vardı.

Canım sıkıldığında boşluk bulduğum zamanlarda teras arasına kaçardım. Orada bir örtü ile üzeri örtülmüş ve unutulmuş kendine özgü güzel kokulu ansiklopedilerdeki resimleri incelerdim. 

Yaz günlerinin uzun sıcak geçmek bilmez gündüz vakitlerinde beni oyalardı. 

İçindeki resimler benim alışık olduğum bu alemden çok farklı bir dünyaya götürürdü.

 Anneannem bu çıplak resimler içeren kitapları evinde istememişti ama dedemin gazabından korkup çöpe de atamamıştı herhalde.

Sanata ilgimin tohumları da ilk burada benliğime atılmış olabilir.

Geçmiş yıllarda o ansiklopediler nerede yeniden bakayım hatta kimse istemiyorsa alıp getireyim dedim ama kimse ciltlerin akıbetini bilmiyor.

Düşünüyorum da annemin babası da aslında farklı bir tipmiş.

Annemi beyaz manolyam diye severmiş küçükken.

Mesela daha kimsede yokken bir fotoğraf makinası ve basmak için gerekli tüm ekipmanları almış. Amatör fotoğrafçılık  yapmış ama çektiği fotoğraflar nerde ya da bu ekipmanları kullanmış mı bilmiyoruz.  Anneannemin fotoğrafları günah diye yırtıp atmış olma ihtimali de çok yüksek.

 Annem daha çocukken kimselerde araba yokken onun bir cipi varmış. Onunla gezerlermiş. Hep gelin arabası yapılırmış onun cipi.

Kızlarının da okumasını istiyormuş lakin anneannem kesinlikle istememiş. 

Annem okuldan gelince defterlerini kitaplarını yaptığı ödevleri yırtarmış sobada yakarmış okuldan atılsınlar okuyamasınlar diye.

Zaten de ne teyzem ne de annem okumuş. Her ikisi de ortaokuldan terk.

 Kızları ile haftada iki gün sinemaya gidermiş ama anneannem asla katılmazmış günah diye.

Annem gizlice aldığı dergileri çizgi romanları tuvalette okurmuş anneannem görüp de dellenmesin diye.

Anneannem ben biraz büyüyünce de bu kız hâlâ niye okula gidiyor demeye başladı. 

Neyse ki imam hatipe gidiyordum da biraz tolere edebiliyordu ve uzaktaydım da sesi bize yetişemiyordu. 

İmam Hatip Lisesi'ne başlayınca arkadaşlardan ödünç alarak pek çok kitap okudum. Hepsi ama hepsi dinî kitaplardı. Sorun yok hepsini de severek okudum.

Annem kitap okumamı yasakladığı için okulda teneffüslerde boş derslerde okurdum.

Annem kitap okuyacağıma dantel yapmamı kanaviçe işlememi ev işlerini yapmamı istedi. Beni daha ortaokul bitmeden evlendirmeye kararlı idi.

Ben de boyun eğdim.( Başka da çarem yoktu zaten)  Evi süpürdüm sildim, bulaşıkları yıkadım, kardeşimle ilgilendim. Eski zamanlarda olsa evin kızı değil de evin küçük beslemesi zannedilirdim herhalde.

İşlerden arta kalan vakitlerde dantel ördüm; vitrin takımları vestiyer takımı oda takımı  yatak odası takımı nevresim takımı yastık başları havlu kenarları ördüm. Bol bol seccade, yatak takımı işledim. Yani bol bol çeyiz yaptım. 

Hayatım çok basitti sığdı. 

Tek kaçış yolum ve diğer hayatlarla bağlantı  kurduğum tek yer kitaplardı.

Ahmet Günbay Yıldız, Raif Cilasun, Emine Şenlikoğlu hepsini hatmetmiştim.

Bir müddet sonra bu kitapları basit bulmaya başladım. Bana pek de bir şey katmadıklarını farkettim ama dünyam bu kadardı. Daha fazlası yoktu.

Polatlı'ya geldiğimizde bir gün okuldan bir pusula ile beni eve yolladılar. "Adınıza aşağıdaki kitapları kütüphaneye almış bulunmaktayız. Ücreti şu kadardır. Parasını  öğrencimiz ile yollamanızı rica ederiz"

Okul böyle bir sürü yeni hem de güncel kitap almış kütüphaneye.

Bu vesile ile okul kütüphanesini keşfettim.

Yeni alınmış tertemiz pırıl pırıl kitap okuma zevki tattım.

Sonra üniversite yılları.

Hayatımda ilk kez babamın askeriyeden getirdiği kitaplardan sonra ilk kez dinî kitaplar dışında farklı dünyalardan güncel kitaplarla tanıştım.

Hiç bir zaman şöyle bir düğünüm olsun bana şunlar alınsın şöyle gelinlik giyeyim vs gibi tipik genç kız hayallerim olmadı.

Bol bol çiçek, mır mır bir kedi ve bol bol kitap olan bir evdi benim hayalim. Bir de son model bir ses sistemim olsun yerde minderde oturmaya razıyım derdim.

Arkadaşlar arasında konuşurken diyorduk ki biz evlenirken salon takımı almayacağız ama evimizin duvarında mutlaka gerçek bir hilye-i şerif olacak.

Evlendiğimizde bize çeyrek getirmeyin onun yerine bir hat tablo getirin diyorduk.

Ne hayaller ama.

Evlendiğimde neredeyse tüm kitaplarımı bırakmak zorunda kaldım.

Kemal evde yer yok ver bunları dedi. Ben de okulun kütüphanesine bağışladım.

Zaten tüm dergilerimi hatıralarımı  ıvır zıvırımı Mardin'de bırakmıştım.

Sonra bir an geldi. 

Şu hayalimi artık bir gerçekleştireyim dedim.

 Yeniden kitap almaya başladım.  

Kendimi çok iyi hissediyorum.

 Sanki ilk öğretmenlik günlerime gençliğime dönüyorum.

İlk zamanlar daha çok dünya klasiklerini okuyordum. 

Türk Edebiyatı ise bende çok eksik kaldı.

Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi Türk Edebiyatı'nın zirve isimlerini çok geç tanıdım maalesef.

Aslında bunun baş sebebi Türk Edebiyatından seçkin isimlerin kitaplarının Dünya Edebiyatına göre gerçekten pahalı olması. 

Bir tane Yakup Kadri alıncaya kadar mesela 4 cilt Savaş ve Barış serisi alınabiliyor. 

Geçenlerde ayda bir kitap alsam yine de bir sürü eksik kapatabilirim diye düşündüm.

Peyami Safa'dan bu kitabı aldım. 

 Bir Tereddüdün Romanı gerçekten çok güzeldi. Kurgu harikaydı. Hiç böyle bir kitap okumamıştım.

Okuduğum en güzel romanlardan biri idi.

Türk Edebiyatı okumak bambaşka.

Peyami Safa ise bir üstad.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder