11.03.2024
Bugün erkenden rahat huzurlu uyandım.
Oyalanmadan hemen çıktığımda saat daha 9 bile değildi.
Bugün hava oldukça soğuk ve kapalı. İnş üşütüp daha da hasta olmam.
Bugün Ihlamur Kasrı'na gideceğim.
Metro-tramvay ile Kabataş'a geldim.
Haritalardan yardım alarak yürümeye başladım.
Ihlamur Kasrı'na daha önce Osmancığım ile gelmiştim. O zamanlar burası bana çok yakın gelmişti.
Bugün ise Vişnezade'deki yokuş öldürdü.
Öteki dünyada akşam vakitleri
Fabrikamızın paydos saatinde
Bizi evlerimize götürecek olan yol
Böyle yokuş değilse eğer
Ölüm hiç de fena bir şey değil.
Orhan Veli'nin şu dizelerini söyleye söyleye çıktım Vişneli Tekke Sokağını.
Bu arada Orhan Veli'nin şiirleri çok basit, aman bunu mu yazmış da şiir diye kitabına koymuş diye düşünüyorum bazen ama işte bak olur olmaz her yerde onun mısraları aklıma geliyor.
Sanma ki derdim güneşten ötürü
Ne çıkar bahar geldiyse?
Bademler çiçek açtıysa?
Ucunda ölüm yok ya.
Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten
Güneşle gelecek ölümden?
Ben ki her nisan bir yaş daha genç,
Her bahar biraz daha aşığım;
Korkar mıyım?
Ah dostum, derdim başka...
Ihlamur Kasrı tramvaya 2,1 km imiş. Normalde bana mısın demem bu yola ama bugün bu yokuş beni yordu.
Giderken yol üstü bir fırın gördüm. Oradan dereotlu bir poaça ve ıspanaklı boyoz aldım.(35 TL)
Poaçamı yiye yiye devam ettim Beşiktaş'ın arka sokaklarında yürümeye.
İnsanlar yollarda masalarda oturmuş kahvaltı yapıyordu.
Kimileri masalarda konuşmadan öyle oturup güneşleniyordu.
Hiç konuşmadan ama aynı masada güneşin tadını çıkarmak da sevgili ile bir etkinlik sayılabilir bence.
Kimi köpeklerini gezdiriyordu. Kimi evlerinin camlarını yıkıyordu.
Bana da gülümseyip selam verenler oldu.
Bazılarına da ben selam verdim.
Kıpır kıpır canlı canlı yerler buralar.
Bu arada dereotlu poaça harikaydı. Tam bitirmek üzereydim ki daha bir gece önce bundan sonra hamur işi ve şekerli gıdalardan uzak duracağıma dair kendime verdiğim sözümü hatırladım. Hep de yedikten sonra aklıma geliyor. Nasılsa sözümü bozdum yarın yeniden başlarım dedim kıyır kıyır ağızda eriyen ıspanaklı boyozumu de yürürken yürürken bitirdim.
Bu sırada hava da çok güzel açtı. Pırıl pırıl güneş çıktı.
Ihlamur Kasrı'na geldiğimde saat 11:30 civarıydı.
Müzekart'la ücretsiz girdim içeriye.
Ihlamur Kasrı bugün çok kalabalıktı.
Herkes benim gibi saray lalelerini diğer ismi ile yaprak döken manolyaları görmeye gelmiş sanırım.
Daha önce Osman'la geldiğimizde burası çok tenhaydı. Bir köşede oturup Osman'la uzun uzun konuşmuştuk dertleşmiştik.
Canım Osmancığım o zamanlar çok üzgündü depresifti. Inş sıkıntıları son bulmuştur.
Burası minicik bir kasır. İçeride gayet süslü zarif 2 odayı görebiliyorsunuz.
Bahçede yanı kafe olarak kullanılan bir köşk daha var. Burada çay içmeyi planlamıştım ama kalabalığı görünce vazgeçtim.
Bahçede minicik bir havuz ve etrafında da saray manolyaları var.
Kalabalıktan güzel fotoğraf çekemedim.
Yukarıdaki fotoğrafları google görsellerden aldım. Salim Aydın adlı bir kişi çekmiş.
Benim çektiklerim ise aşağıdakiler.
Hemen bir iki turlayıp çıktım. Zaten küçük bir yer. Akın akın insanlar gelmeye devam ediyordu ben çıkarken.
Yıllar yıllar önce Sabancı Müzesi'ne Picasso gelmişti.
Bir daha böyle bir fırsat olmaz diyerek tam da serginin son günü arkadaşımla SSM'ye gitmiştik.
Saatlerce yol geldikten sonra büyük bir kalabalık ve aşağıya kadar inen bir kuyrukla karşılaşmıştık. Neredeyse 2 saat belki daha fazla kuyrukta kalmıştık. Hatta önümüzde hardal renginde trençkotlu orta yaşlı bir adam vardı. Taa Van'dan gelmiş sergiyi görmek için. Beklerken yağmur başlamıştı ıslanmıştık yine de beklemiştik de o zaman konuşmuştuk beyefendi ile.
O kadar bekledikten ve ıslandıktan sonra hayatımda en hızlı gezdiğim sergilerden birincisi oldu.
Hiç beğenmedim anlamadım sevmedim.
Bugün bu kalabalığı görüp de 10 dakikada kasırdan çıkarken o günü anımsadım.
Bu arada Picasso sergisinde yağmur altında beklerken bir defa bile oflayıp puflamamıştım. Kuyrukta beklerken arada sohbet ederken hayatımın en kaliteli en anlamlı zamanlarımdan birini geçirdiğimi düşünüyordum.
Bir keresinde de dönüş yolunda trafikte sıkışmıştık. Otobüste neredeyse 3 saat kalmıştık aynı arkadaşla. Bir kez bile ağzımızdan olumsuz bir şey çıkmamıştı. Vedalaşırken bu güzel 3 saat için birbirimize teşekkür ederek ayrılmıştık.
.....
Sonra yokuş aşağı bu sefer rahat rahat Beşiktaş'a indim.
Her yer insan her yer araba vıngır vıngır kaynıyor etraf.
Hemen kaçtım oradan da.
Eve dönecektim ama bir daha buralara gelmeyeyim dedim, Ortaköy'ü de göreyim öyle eve döneyim dedim.
Ortaköy'de de bir bank buldum denizi seyretmeye çalıştım. Çalıştım çünkü insanlar önümden hiç çekilmiyorlar. Biri gidiyor hemen ötekisi dolduruyor manzarayı.
Herkes aklını yitirmiş gibi.
Kimse manzaraya bakmıyor keyif almıyor. Herkes bakım benim g.t'üm var - başka da birşeyim yok- pozu çektiriyor. Allah'ım o tırnaklar kirpikler şişmiş dudaklar ve tuhaf makyajlarla hilkat garibesine dönmüş suratlar, garip garip kıyafetler. Hep aynı poz hep aynı dudak büzmeler. Allah'ım sen muhafaza et yarabbim. Bu kadar şaşkın yolunu kaybetmiş ne olduğu ne yaptığı belirsiz bir güruh geldi mi dünyaya acaba.
Ortaköy'ü gezdim orjinal hiçbir şey yoktu.
Oysa ki eskiden buradan alabilecek pek çok şey bulurdum.
Mavi telkari kolyemi, gravürlerimi, kitap ayraçlarımı buradan almıştım. Şimdi hiçbir şey bulamadım.
Gelmişken Ortaköy Camisi'ni de gezdim. Önde cam kenarında oturup denizi seyrettim.
Dolmabahçe Camisi gibi burada da ruh yok. Hem de hiç yok.
Camiden çıkıp biraz daha manzaraya baktım. Bu arada Esma Sultan yalısının yanında Beltaş'tan çay aldım. Belki açılırım dedim. Çay da çok kötü çıktı. 2 yudum içtim attım. Eskiden benim yaşadığım yurtlarda kahvaltılarda bir çay kazanı olurdu. Kaynaya kaynaya acılaşan bir tadı vardı bu çayların. Sanırım biraz da pas kokusu ve pas tadı olurdu. Hiç sevmezdim. Bugün yıllar sonra aynı o üniversite yurdundaki o kötü çayın tadını aldım. Daha da Beltaş'tan hiçbir şey almam.
Ortaköy hiç güzel değildi. Zaten kalabalık bir de sürekli sma hastalarının banttan yayınladıkları para istedikleri sesler yükseliyor arkadan, bir yandan da bir vapur varmış boğaz turu yapıyormuş oralara buralara gidiyormuş sürekli onun anonsu dönüyor. Of başım patladı. Ne işim var benim buralarda.
Tam da bu sebeblerden yıllardır buralara gelmiyordum unutmuşum bugün hepsini de hatırladım.
Daha da gelmem Allah'ın izni ile.
Ya da en azından hafta sonu gelmem.
Sonra dönüş yolunda Beşiktaş'ta Saray Koleksiyonları Müzesi'ne girdim.
Aslında çok yorulmuştum ama bugünümü kurtarmak istiyorum. Boşuna gelmiş olmayayım günümü zenginleştireyim dedim.
Müzekartımla ücretsiz girdim.
Güzeldi beğendim.
Bu müzede en çok aklımda kalan şey herhalde Halife Abdülmecit'in çocuklarının güzelliği oldu.
Halife Abdülmecit kızı Dürrüşehvar'ın resimlerini boşuna yapmamış. (Dolmabahçe'de Resim Müzesi'nde Halife Abdülmecit'in yaptığı Dürrüşehvar resimlerini hatırlıyorum ) Kızın eşsiz bir güzelliği varmış. Oğlu Şehzade Ömer Faruk da çok tatlı çok güzel bir çocukmuş ama onun fotoğraflarını internette bulamadım.
Sonra da eve geldim. Defne'yi aldım.
Şu anda baş ağrısından geberiyorum. Çok kötüyüm.
Uzun zamandır ilk kez Parol içtim.
İnş uyuyabilirim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder