Bu salı annem ve Defne ile Gökçeada'da idik.
Unutulmaz rüya gibi bir iki gün geçirdim.
Aslında Gökçeada ile ilgili herhangi bir bilgim yoktu gitmek için isteğim de.
Turları incelerken gördüm. Hadi orası da eksik kalmasın bir gidelim görelim diyerek yazdırdım isimlerimizi.
Annem ben gelmem dedi. Kuru kuru mahrumiyet bir yermiş orası.
Gidenler de hiç beğenmiyorlarmış.
Orada askeriye varmış. Eskiden oraya tayinleri çıkacak diye ödleri koparmış. Aylarca gemi gelmezmiş. Hiç bir şey yokmuş. Bir çuval patatesle aylar geçirirlermiş. Su yokmuş vs vs.
İyi dedim bir görelim beğenmezsak daha da gitmeyiz.
Annemi ikna ettim.
Ben çok kuru susuz çok mahrumiyet bir iki evin olduğu bir yer bekliyordum.
Turumuz konaklamalı olduğu için sabah erkenden uyanıp kuş sesi dinlerim, deniz kenarında biraz yürüyüş yaparım, bir de güzel temiz bir denizde yüzebilirsem bana yeter de artar daha da bir şey istemem diyordum.
Sürpriz olsun diye Gökçeada hakkında herhangi bir araştırma da yapmadım.
Salı sabahı daha 05:30 olmadan uyandım. Zaten pek uyuyamamıştım geceleyin. Biraz heyecan yaptım herhalde hem de hava çok sıcaktı bir türlü uyku tutmadı.
Sabah duşumu aldım hazırlıklarımızı yaptım. Tam 07:00 'de Balbadem'den aracımız bizi aldı.
Yolculuğumuz başladı. Diğer tur arkadaşlarımızı ala ala ilerledik.
Hava çok güzeldi.
Parlak güzel bir güneş masmavi Edremit Körfezini aydınlatıyordu.
Aracımız da gayet ferahtı.
Şoförümüz oldukça sempatik halden anlayan anlayışlı biri idi.
Tur arkadaşlarımız da gayet uyumlu canlı kanlı kişilerdi.
Çanakkale'ye kadar Defne ile uyuduk.
Önce Eceabat'tan Kilitbahir'e feribotla kısa bir yolculuk yaptık. Biraz daha karadan ilerledikten sonra Kabatepe'ye geldik.
Feribotun kalkmasına bir saatten fazla bir süre vardı. Biz de burada bir çay bahçesinde kahvaltı yapalım dedik. Sabah Karadeniz fırından simit almıştık. Annem de kahvaltılık birşeyler koymuş.
Ben de 3 çay söyledim. (Fincan çay: 20 TL)
Bir saat burada vakit geçirdikten sonra 10:00 feribotu ile 2 saat süren bir yolculuk başladı. Eskiden bu yol 4 saat sürermiş.
Gökçeada diğer ismi ile İmroz Çanakkale'nin bir ilçesi ve Türkiye'nin en büyük adasıdır.
Gemi Gökçeada'ya yaklaşırken bir kaç ev ve gerçekten de kupkuru bir ada ile karşılaştık.
Sonra servisimiz bizi tam merkezde Merkez Lokantası'na götürdü.
Pek aç değildik daha bir kaç saat önce kahvaltı yapmıştık ama bir daha yemek molası olmaz diyerek bir şeyler yiyelim bari dedik. Defne fırın tavuk ben de sulu köfte istedim.
Annem hiç bir şey istemedi. Bizimkilerden yedi. Zaten annem genellikle bir şey istemez hep bir ondan bir bundan otlanır,ekmeği yemeklerin suyuna banar, artanları yiyerek öğününü geçiştirir. Neden kendine bunu yapıyor bilmiyorum. Her zaman böyle. Mesela kendine hiçbir zaman içecek almaz ama her seferinde sen biraz iç gerisini ben içeyim der. Yemek boyu gözümün içine bakar artık kolayı verse de biraz içsem diye.
Buranın fiyatları Karadeniz lokantalarından sonra gayet makul geldi bize.
Ayrıca bizim buralarda Cunda ve Bozcaada ile kıyaslarsak fiyatlar gayet uygun gibi.
Sonra bir kaç adım ötede tam merkezde kalacağımız otele geldik.
Özbek Otel'de kaldık biz.
Yerini çok beğendik.
Merkez çok hoşuma gitti. Bozcaada gibi büyük bir yer değil. Sadece bir kaç dükkan var ama sevimli buldum burayı.
Odamız da 3 odalı idi. Birinci odada iki kişilik büyük yatak vardı. Orası annemin oldu. 2. Odada 3 tane yatak vardı. Biz orada kaldık. 3. Odada da bir tane tek kişilik yatak vardı. Ayrıca bir de mutfak vardı.
Otel eh işte idare ederdi. Fazla bir şey beklemiyordum zaten.
Eşyalarımızı yerleştirdik.
Sonra bizi Aydıncık Plajına - eski adı ile Kefaloz Plajı- yüzmeye götürdüler.
Deniz o kadar berraktı ki bugün.
Tertemizdi ve sıcacaktı.
Yan tarafta kiteboard yapıyorlardı. Gökyüzünde bir sürü kiteboardların rengarenk paraşütleri çok hoş görünüyordu. Yine bir sürü kişi rüzgar sörfü yapıyordu.
Kum o kadar güzeldi ki...
Deniz de öyle...
Arka tatafta bir tuz gölü vardı orada şifalı çamur banyosu yapılıyormuş. Biz gitmedik ama motor yağı sürmüş gibi yağlı yağlı kapkara insanlar geçti önümüzden. Biz denizi o kadar sevdik ki yüzmeye ara verip de gidemedik.
Aydıncık plajına bayıldım doyamadım.
Sonra otelimize geri döndük. Banyo yapıp hazırlandıktan sonra Kaleköy'e doğru yola çıktık.
Kaleköy'ü geze geze tepeye çıktık.
Kaleköy de çok güzel bir köymüş.
Tepeden Semadirek diğer adı ile Samothraki Adası çok güzel görünüyor.
Sanki masallardan fırlamış gibi.
Bir korsan adası düşünsem en güzel bu şekilde hayal edebilirdim.
Buradan yani Türkiye'nin en batı noktasından muhteşem günbatımını seyretmek eşsiz bir deneyim oldu.
Tepede Poseidon Restaurant var. Konumu öyle güzel ki. Tam tepede havadar şirin bir restaurant. Manzara harika. Bir daha buraya gelsem içkili bir mekan olmasına rağmen akşam yemeğini burada yemek isterdim.
Sonra da aşağı Yeni Kaleköy'e geçtik. Burası sahilde balıkçı restoranların olduğu incik boncuk hatıra satılan deniz kenarı küçük bir yer.
Otelde çıkmadan bir şeyler atıştırdığımız için gayet toktuk.
Gökçeada'da tek akşamımızda akşam yemeği olarak balık değil de bir otel odasında ayakta ekmek zeytin domates yediğime inanamıyorum.
Biz incik boncuk bakarken zaten küçük olan sahili ikinci kez turlarken annem tutturdu askeriyeye gidelim diye.
Neyse askeri gazinoya gittik. Biraz da orada takıldık.
Saat 23:00' de servisimize binip otelimize dönüş yaptık.
Otele geçmeden %100 keçi sütü ile yapılmış dondurma aldık. Bana çok da farklı gelmedi.
(Dondurma top:40 TL)
Çok yorulmuşuz yattığımız gibi uyumuşuz.
...
31 Temmuz 2024 Çarşamba
Gökçeada'da 2. gün sabah erkenden uyandım. Kuş sesi hiç yoktu deniz sesi dalga sesi yoktu. Pencereden zeytin dalları görünmüyordu. Deniz kokusu gelmiyordu ve biliyorum ki yürüme mesafesinde deniz yok. -hayalkırıklığı-
Napalım olsun.
Hemen hazırlandık kahvaltıya çıktık.
Acıkmışız.
Kahvaltı gayet güzeldi. Kahvaltı yaptığımız yer de gayet havadardı. Gökçeada Merkez meydanı görüyordu.
09:30'da servisimiz kalkacaktı. O saate kadar Defne ile etrafı dolaştık. Küçücük Gökçeada merkezi gezdik. Fazla dolaşacak görülecek bir şey yok. Ama sevimli huzurlu sakin bir meydan.
Servisimize bindik. Gökçeada'yı seyrede seyrede devam ettik.
Bu arada Gökçeada gayet yeşillik ağaçlık bolluk bereket bir yer. Hiç de annemin dediği gibi kuru kuru bir yer değil. Çam ormanlarının olduğu bölgeler de var; göller barajlar dereler çağlayanlar da hepsi var.
İlk durağımız Zeytinli Köyü.
Burası Fener Rum Patriği Bartholomeos'un doğum yeri imiş.
Çok bakımlı çok güzel bir köy. Tipik bir Rum köyü.
Buranın meşhur bir kahvesinde 'Nostos Cafe- annem ve Defne oturdu ben de köyü dolaştım.
Çok çok beğendim.
Bizim Adatepe'ye benziyor buralar. Taş evler öyle estetik ki. Neden bu cumbalı balkonlu her biri huzur abidesi evleri bırakıp da betonarme zevksiz evlere geçtik hiç bilmiyorum.
Hatta burada bir evi hafızama iyice kazımaya çalıştım. Bir gün bir köy evi yaptırırsan aynı bu planda yaptırırım.
Sonra annemin kahvesine geldik.
Defne supangle istedi. Kendime de su aldım. Tatlılar gerçekten çok güzel görünüyordu. Zaten meşhurmuş da.
Nostos'da Supangle : 130 TL
Su: 20 TL
Buradan çıktık. Bu sefer de Tepeköy'de Anıt Çınar'ın oraya geldik. Burada da manzara nefes kesici idi. Semadirek yine harika görünüyordu. Burada semaverde çay içtik. Denizi seyrettik.
Tepelerden engin denizi izlemek büyük bir zevk.
(Çay:25 TL)
Biraz ötede Anıt Çınar var. Adada 12 havariyi temsilen 12 adet anıt çınar varmış. Kimin diktiği bilinmiyor.
Bu devasa çınarın altında bir de pınar var. Suyu da leziz idi.
Sonra da Tepeköy'ü gezdik. Tepeköy de güzeldi.
Bu arada Gökçeada'da gezdiğimiz köyler Rum köyleri.
Türk köyü de varmış ama onu gezmedik.
Rumlar mübadelede göçmüşler.
Adanın her tarafımda kiliseler şapeller var.
Buradan çıkınca Dereköy'e geçtik.
Yol boyu göller barajlar gördük.
Kuru kuru bir yer bekliyorduk ya Gökçeada dünyada su bakımından en zengin 5. ada imiş.
Hatta Dereköy'e çok yakın bir yerde çağlayan varmış ama girilmesine izin verilmiyormuş -nedense-
Dereköy zamanında harika bir köymüş belli. Yıkıntılarından harabeye dönmüş evlerden bile belli oluyor. Taş işçiliği evlerin konumu şekli şemali harika. Yaşarken kimbilir ne kadar da güzel bir köydü.
Herkes mübadele ile yurtdışına gönderildiğinde bu köye müsamaha gösterilmiş. Buradaki Rumlar burada kalmış.
Sonra Balkanlarda Türklere zulmedilip insanların öldürüldüğü bir zamanda yakınlardaki cezaevinde kalan mahkumları serbest bırakmışlar. Onlar da Dereköy'e gitmişler elbette. Tacizlere dayanamayan halk çok kısa bir zamanda burayı terk etmiş. Üzücü hikayeler.
Bu terkedilmiş köyde fazla oyalanmayıp buraya yakın açık cezaevlerinin oraya gittik.
Şimdi hapishaneler boş virane olmuş.
Buradan ilerleyip doğal organik ürünler satılan bir yere geldik.
Gökçeada organik tarıma çok uygun bir yermiş. Zaten yapılıyormuş da. Toprakları öyle verimli imiş ki rehberimiz Ergin Bey'in dediğine göre toprağa insan eksen insan çıkarmış.
Ama köy halkı tüm sıcak bölge halkları gibi tembelin önde gelenleri imiş. Burada iş yapanlar da Gökçeada'nın yerli halkı değil İstanbul'dan gelen işadamları imiş genellikle.
Bu arada Gökçeada'ya Isparta depreminden sonra deprem mağdurlarını bir de Karadenizde köyleri baraj suyu altında kalan Karadenizlileri getirmişler. Ayrıca nüfusu artırmak için Çanakkale'den Muğla'dan Burdur'dan da aileler getirilmiş.
Yöresel pazardan 2 kavanoz salça (100x2=200TL) pul biber ( 50 TL) kekik ( 50 TL) ve keçi peyniri ( Kilosu 450 TL) aldım. Annem her zamanki gibi zorluk çıkarttı. Alma alma deyip durdu. Aldığım herşeyi yerine geri koydu. Yine de aldım eve gelince ama iyi ki de almışsın dedi.
Burada keçi yetiştiriciliği meşhur. Yolculuğumuz boyunca da her yerde dağda bayırda keçiler oğlaklar gördük.
Yöresel pazardan çıkınca artık merkeze döndük.
Aslında bir tane daha deniz molası vardı ama bizim turdakiler istemedi. Defne çok bozuldu. Biz de kendimiz gitmek üzere çantalarımızı alıp çıktık.
Ama önce yemek yiyelim dedik.
Gökçeada'nin oğlak tandırı meşhurmuş. Her tarafta oğlak tandır yapıyorlar. Ben de bir deneyeyim dedim. Defne tavuk sote istedi. Annem hiçbir şey istemedi-yine-
Yemekler güzeldi. İlk kez oğlak tandır yedim. Grupta tandır yiyen herkes bayıldı. Ben de beğendim. Ama bir daha gelirsem arkada oturanlar gibi sebze yemekleri almayı tercih ederim. Arkadaki masada oturanlardan biri ıspanak biri bamya aldı. Biz etleri yerken de garip garip baktılar.
Sonra buranın meşhur pastanesi Efibadem'e geçtik. Buranın dondurması meşhurmuş. Defne hiç bu kadar güzel dondurma yemediğini söyledi. Biz dondurma yerine tatlı almayı tercih ettik.
(Efibadem dondurma top: 40 TL)
Ben incirli keşkül annem meyveli pasta istedi. Efubadem'in çayı da bir harika idi.
(Pasta:120 keşkül:120 çay:20)
Denize gitmek için otobüse sorduk ama sadece buçuklu saatlerde kalkıyormuş. Bize uymadı. Zaten servis vaktimiz yaklaştı.
Saat 17:00 feribotumuza binerek dönüş yolculuğumuz başladı.
Kabatepe'ye indiğimizde Sonsuzluk Yolu'nda mola verdik. Rehberimiz bize Çanakkale Savaşı ile ilgili bilgiler verdi hikayeler anlattı. Hepimiz çok duygulandık. Fatihalar okuyarak şehitlerimize minnettar olarak geri döndük.
Yan tarafta oturan delikanlı meğer tıp fakültesinde okuyormuş. Öyle efendi hoş bir çocuktu ki okumuş çocuğun hali de bir başka oluyor gerçekten.
Dönüş yolunda tıpçı çocukla sohbet ederken Ergin Bey de yanımıza oturdu. Yol boyu konuştu gittiği yerleri anlattı durdu. Annem ara ara bakıp bakışları ile hayırdır deyip durdu. Adama kalkın rahatsız oluyorum mu diyeyim yani ne diyeyim. Şimdi evde bahsi geçse senin Ergin diyor nerden benim oluyorsa töbe estağfirullah.
Akşam 23:00'e doğru gelebildik. Tıpta okuyan çocuğun ailesini de evlerine bıraktım. Akıllı efendi gençlere - çok nadir bulunuyorlar- her türlü yardımı yapmak isterim.
Çok güzel duygularla dolu dolu hislerle evimize geldim.
İki gün değil de sanki iki ay yaşadım.
Annem de Defne de çok beğendiler.
Evde sürekli Gökçeada'yı konuşuyoruz .
Küçükkuyu Tur Gökçeada Gezisi
(Kişi başı: 3500 TL Defne: 1000 TL)
Bir daha gidersem buraya araba ile gelmek isterim. Keşfedilmesi gereken daha bir sürü koy gezilmesi gereken daha bir sürü köy var. Gidilmesi gereken restaurantlar cafeler var tadılması gereken lezzetler var.
En az 4 gün ayırıp adayı hakkıyla doya doya yaşamak istiyorum.
Her günümüz böyle geçsin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder