3/30/2025

AYLAK ADAM

 

En çok satan kitaplardan birisi olduğunu bildiğim için kitapçıda görünce konusunu yazarını hiç bilmeden aldım bu kitabı.

Hemen de okudum. 

Başta boş zamanlarımda okurum diye okula götürmüştüm. Ögrencilerim öğretmen arkadaşlarım hangi kitap diye bakmışlardı ama sonra okuyunca çok utandım çünkü biraz müstehcen yerleri vardı. Tamam çok fazla bir şey yok ama yine de bu kitapla anılmak öğrencilerimin beni bu kitapla görmesini hatırlamasını istemezdim.

Bir daha bilmediğim kitapları okula götürmeyeceğim.

 Zaman kaybı değildi ama çok zevk aldığımı da söyleyemem bu romandan. İkinci bir kez okumam yani. Ama yine de iyi ki okumuşum diyorum. 

 Aylak bir adamın hayatı var burada. Aileden kalma belli bir geliri olan çalışmak zorunda olmayan tembel bir adamın hayatını nasıl geçirdiğini görüyoruz.

Hayatı hayattan beklentileri öyle benden uzak ki karakterle bir türlü empati kuramadım.

Bu kitabı okuduktan sonra iyi ki bir ailem bir işim iyi ki hep yapacak şeylerim var dedim.

Hatta iyi ki de çok zengin değilim bile dedim.

Boş boş yaşamak ne kadar ızdırap verici olabilir gördüm bu kitapta.

Ne anlamsız hayatlar varmış çevremizde.

Aylaklık kadar insanı yoran birşey yokmuş gerçekten de.

Gerçekten de Allah'a şükretmem lazım. 

Roman beni sarmamış olsa da boş bir kitap da diyemem. Sadece karakter benden çok uzakta.

" Bu kitabı ilk okuduğumda 17,18 yaşlarındaydım. "Tutamak sorunu" kısmı zaten arayış içinde olan ruhuma büyük tesir etmişti. Gülünç olmayan tek tutamak olan "gerçek sevgi" yi bulacağımı düşünürken öyle bir şeyin olmadığını öğretti hayat. O gülünç tutamaklarına tutunan insan yığınlarından biriydim artık.

- Tutamak sorunu. İnsanın bir tutamağı olmalı.

- Anlamadım.

- Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, "- veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur," demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!"


"Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi, içimdeki sıkıntı eridi."


"Adako...  Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben 'ağaç dalı kompleksi' diyorum. Genç hastalığıdır. "


"...yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu.”

"Olmuyordu. huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktu."

"Beni çok düşünmeni istemem.

- Nedenmis o! Düşünmeden edemem, biliyorsun, seni seviyorum ben.

Sigarasını küllüğe bastırdı. " Nasıl kolayca söyleyiveriyor bunu. sevmek! Kelimelere herkes kendine göre bir anlam, bir değer veriyor galiba. Bu değerler aynı olmadıkça iki kişi iki ayrı dili konuşuyorlarmış gibi olmuyor mu?

...

01.03.2024

Çok güzel bir cuma akşamı daha.

Harika bir gün harika bir gece. 

Lakin bu hafta zordu. Okulda herkes hasta. Ben de kendimi elimden geldiği kadar hastalıklardan bağışıklığımı artırarak korumaya çalıştım. 

Önce Defne rahatsızlandı. Biraz ateşi çıktı. Hemen tedbir aldım. Beraber yattık, geceleri sürekli ateşini kontrol ettim. Her gün taze portakal mandalin greyfurt aldım. Sağlıklı çorbalar yapmaya çalıştım. Allah'a şükür ağırlaşmadan atlattı. Bunlar geçen hafta idi. 

Bu hafta ise hastalık bana geçti. Hafif boğaz ağrısı ile başladı. Halsizlik yorgunluk ile devam etti. 

Hasta olacağımı anlar anlamaz hemen zencefil bal limon çayları yaptım. 

Tavuk suyu çorbası, pastiller, greyfurt suları...

Ve en önemlisi yattım dinlendim. 

Bu sırada ev her hasta yorgun halsiz mutsuz umutsuz olduğumda olduğu gibi bir yanardağ gibi patladı. 

Murphy kanunları gereğince de böyle pimpis darmadağın bulaşıklar çamaşırlar her yer her yerde iken o mutlaka gelmesi gereken misafir de nihayet geldi eve. 

Perşembe günü Defne'yi babası normalden erken almış. Defne de babasını ısrarla eve davet etmiş.( Yeni aldığımız blackpink dergisini göstermek istedi sanırım)

Eve geldiğimde utandığımdan biraz sağı solu topladım ama yine de fazla yormadım kendimi. Yine yattım.

Çok şükür rapor almadan bu hafta tüm derslerimi anlatabildim.  Haftayı gönül rahatlığı ile bitirdim. 

Okulla ilgili iyi hissetmemin nedenlerinden biri de bu hafta pek çok öğrencimden güzel onurlandırıcı sözler aldım. Kendimi iyi hissettim. 

Gerçekten de ögrenciye bakış açınız  değiştiğinde onlar da size hemen karşılık veriyorlar. Lakin bunun için de sürekli bedenen sağlıklı ve daima stabil bir ruh haleti içinde olmanız gerekiyor ki göründüğü kadar kolay değil. Gerçekten hiç kolay değil. 

Defne'yi okuldan aldım. Alışverişimizi de yaptıktan sonra eve geçtik. Defne biraz dışarıda arkadaşlarımla oynayabilir miyim dedi. Ben de tamam dedim. Elimdekileri eve bırakıp geliyorum dedim. 

Ama gitmedim.

Defne arkadaşları ile oynarken ben de önce yemekleri ayarladım. Akşam yemeği için  antrikot brokoli ve fırında patates yaptım. Yarın geziden sonra evde yemek bulunsun diye de kurufasulye pişirdim. 

Antrikotu bu sefer hazır domates püresi ile yaptım. Hiç güzel olmadı. (Defne yine de yedi Allah'a şükür)

Keşke her zaman ki bildiğim usulle yapsaydım. Bu arada etin kilosu 640 TL olmuş. 2 dilim atrikot 240 TL tuttu. Defne'ye dedim ki bu etin bir miligramını bile ziyan etmeyeceksin.

Brokolim de güzel olmadı. Çınar kolejinde çalışırken matematikçi Işın Hoca vardı. Yaşı  epey yüksekti. Çok saygı duyuyordum ona. 2 oğlu vardı. Okuldan geldiklerinde taze yemek yesinler diye sabah 5'te kalkıp yemek yapardı. Yemekleri bir gün önceden yaparsa dolaba girer o zaman da lezzetsiz olur diyordu. Eve gidince yaparsa da yemek dinlenmemiş olur yine güzel olmaz diyordu. 

Çocukları bu kadının kıymetini bilmişlerdir umarım.

İşte Işın hocamız brokolinin sadece 4 dakika haşlanması gerektiğini söylemişti. Çok pişirip brokolinin tüm vitaminlerimi öldürüyor imişiz.

Bugün aradan 15 yıl geçmiş. Aklıma geldi. Saat tuttum ve brokolileri gerçekten 4 dakika haşlayıp soğuk suya attım. Evet renk mükemmel oldu. Eminim sağlıklıdır da. Lakin ben yiyemedim. 

Keşke onu da benim bildiğim yöntemle yapsaydım. 

Fırına attığım patatesler ise gerçekten çok güzel oldu. Tam Defne'nin istediği gibi çıtır çıtır.

Defne dışarıda arkadaşları ile oynarken hazır evde yokken ben de biraz evi toparladım. Salonu temizledim. Kitaplıkların tozunu aldım. Etrafı süpürdüm. Çamaşırları kuruttum yerleştirdim. Nevresimleri değiştirdim. Defne akşam 19'da gelene kadar hiç oturmadım.

 Ev epey bir toparlandı. 

Demek ki eskiden kadınların hem tüm evi derleyip toplayıp hem de el işleri yapıp hem de komşularına gezmeye gidebilmelerinin sırrı çocukların dışarıda oynayabilmeleri imiş. 

Bizim evde bir de Safir faktörü var.

Evde Safir yüzünden yürüyemiyorum. Ayağa kalktığım an bacaklarıma dolanıyor. 

Hopluyor zıplıyor.

 Şimdi bunları yazarken üstüme bir şeyler  örttüm uzandım. Yan da kalorifer yanıyor. Defne içeride şarkı söylüyor. Safir de yanıma uzandı mır mır uyuyor. 

Şu an cumartesi sabahı. Henüz kahvaltı yapmadık. Hava çok karanlık. Defne anne  bugün gitme dedi ben de tamam dedim. Evde oturuyoruz beraber. Boş boş oturuyoruz. 

Neyse işte dün akşam Defne de gelince yemeğini bir güzel yedi. Keyfim yerine geldi. 

Safir geldiğinden beri koltukların üzerine attığım battaniyeleri çarşafları da kaldırdım  oh be... Ev çok dağınık görünüyordu. Şimdi ferahladı.

Safir zaten yaza kalmadan bu koltukları parça pinçik yapacak anlaşıldı. Kurtuluşum yok. Çabalamak sadece sinirlerimi yoruyor. 

Vazgeçtim.

Her yer de kedi kokuyor zaten. Napayım. 

Bir de böyle deneyeyim. 

Bu kadar..

Güzel bir hafta sonu olsun.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder