Aslında bu geziye gidemeyecektim.
Defne artık gezi dediğim anda bile ağlamaya başlıyor. Anne ben gitmem sen de gitmeyeceksin diyor.
3 haftadır cumartesileri yokum artık bu hafta sonu evde kalayım Defne ile vakit geçireyim demiştim ki Defne'nin arkadaşı Mina Elmas'ın doğum günü çıktı. Sadece küçükler katılacakmış, kutlamada büyükler olmayacakmış. Defne gitmek istedi. Bana da izin verdi. Ben de içim rahat bir şekilde Defne'yi babasına bırakıp kendi gezime katılabildim.
Sabah 09:30'da tur arkadaşlarımla Mecidiyeköy'de buluştuk.
Sabah önce kahvaltı için Tarihî Sarıyer Börekçisi'ne gittik.
Sarıyer meydanında caminin yanında işkembecinin hemen bitişiğinde minik bir dükkanın en üst katına çıktık.
Manzara çok hoştu.
Ben yarım porsiyon kıymalı Sarıyer Böreği ve büyük çay istedim.
Börek gerçekten güzeldi. Hepimizden tam not aldı.
İçinde normal böreklerden farklı olarak kuş üzümü ve çam fıstığı vardı.
Oturduğumuz yerden boğaz görünüyordu.
Denizi ve pırıl pırıl güneşi görünce keyfim yerine geldi. Ama börekçide daha da hoş olanı herhalde iyi beslendiğinden epeyce semirmiş bir gümüş martının cama tak tak vurup yemek istemesiydi.
Bir parça börek vereyim dedim bir hamlede elimden kaptı.
Buraya epey alışmışlar herhalde ki camı açmamızla arkadaşları da hemen geldi. Hepimiz elbirliği ile martıları besledik.
Buradan çıkınca servisimize binip Telli Baba'ya geldik.
Telli Baba Türbesi belki de 20 yıldır aklımda ama gidip ziyaret etmek bugüne nasipmiş.
Türbenin bulunduğu yerden çok hoş bir boğaz manzarası var.
Günlerdir hava kapalı ama bugün güneş ara ara kendini gösterdi. Burada biraz da manevi havanın da etkisi ile herhalde biraz içimiz ısındı.
Fotoğraf molasından sonra türbeye gittik dua ettik.
Buradan Rumeli Kavağı'na geldik.
Önce lakerda yapan küçük bir dükkana geçtik.
Güzel bir genç kız gümüş gibi pırıl pırıl palamutlarla lakerda yapıyordu. Yan tarafta epey iri palamutlar da satışta idi. - Devasa palamutların tanesi 150 TL idi, bana çok uygun geldi. Eve yakın olsak alırdım.-
Aynı zamanda çiroz olmaları için ipe dizilmiş kolyos balıklarını gördük.
Hoş bir görüntü idi.
Eskiden boğazdan öyle çok balık çıkarmış ki baya çiroz yapılırmış.
Ben hiç lakerda ya da çiroz yemedim. Ama gruptan bunları yemiş olan hatta babası lakerda yapan bir bayan bunların çok lezzetli olduğunu yeni neslin bu tatları hiç bilmediğini, çok şey kaybediyor olduklarını söyledi.
Ben hiç çiroz yemedim ama bu sözcüğü anneannemden ve annemden yüzlerce kez duydum. Babam annemle evlendiğinde çiroz balığı gibi imiş. Annemle evlenince kendine gelmiş. ( Sevdiklerinden mi böyle söylüyorlardı yoksa aşağılamaya mı çalışıyorlardı hâlâ bile emin olamıyorum.)
Biraz da içeri girip kurutulmuş çeşit çeşit balıkları inceledik sonra da buradan ayrıldık.
Rumeli Kavağı İskelesi'nden geçerek sahile vardık.
Burada kayık iskeleleri vardı. Fotoğraf çekmek için güzel bir mekan. Ben biraz iskelede ileri gittim ama aman başım döner düşerim deyip kendimi riske atmadım. Ama benim kadar şanslı ve dikkatli olmayan tur arkadaşlarımızdan Cemil Bey denize düştü.
Kısa bir şaşkınlık evresinden sonra montunu ve ceketini çıkardı güzelce sıkıp çırptık. Hemen ona giyecek satan bir mağaza aradık ama burada öyle bir yer yokmuş. Rehberimiz Tahsin Bey yanında bulundurduğu yedek tişörtünü verdi. Ben de şalımı verdim bir bayan daha şalını verdi. Üstüne onları geçirdi. Pantolona bir çare yok tabii. Çok üzüldük onun için. Bir ara eve mi gitsem dedi ama evi de Tuzla'da imiş. Gidinceye kadar zaten kururum dedi ve geziye devam etmeye karar verdi.
Sonra tuvalete gittiler sanırım orada da pantolonu sıktılar.
Burada biraz Cemil Bey'i bekledikten sonra yolumuza devam ettik.
Buradan Feneryolu Kuş Gözlem Kulesi'ne geçtik.
Buradan göçmen kuşlar takip ediliyormuş.
Kuleye çıkınca herhalde dünyanın en güzel manzarası ile karşılaştık.
Boğaziçi'ni hiç böyle görmemiştim. Tüm Boğaz kıvrım kıvrım ayaklarımız altındaydı.
Atalarımız Boğaziçi'ne nehri aziz derlermiş. Gerçekten de kıvrıla kıvrıla akan bir nehir gibi idi Boğaz.
Manzara o kadar şahane ki doyamadım.
Aşağıda da bir kafe var. İnince orada biraz oturduk. Gruptan arkadaşlarlarım da çok hoş insanlar çıktı. Bol bol muhabbet ettik.
Buradan ayrılınca yol boyu ağaçlık yerlerden geçtik.
Eskiden buralar askeriye imiş o yüzden herhalde ki yerleşim hiç yok.
Sonbahar meyveleri çok güzel görünüyordu. Dağ çilekleri muşmulalar böğürtlenler kuş üzümleri yaban mersinleri kırmızı turuncu koyu mavi başka ismini bilmediğim bir sürü meyveler gördük.
Aşağı Büyük Liman'a kadar indik. Burada güzel bir plaj var. Giriş ücretli; 500 TL
Yalnız yollar nasıl pis nasıl pis anlatamam. Her yer çöp içinde. Hiç bu kadar pislik bir alan görmemiştim. Halkımız neden böyle ya.
Sonra 15 Temmuz Hatıra Ormanı'na geçtik. Ormana kadar her yer ama her yer çöplüktü.
Ormanda da biraz gezinip manzaraya doyduk.
Ara ara yüzünü gösteren güneşte içimizi ısıttık.
Buradan çıktıktan sonra Garipçe'ye geldik.
Aslında daha gelmeden yolda indik. Yürümeye başladık. Çalılıkların arasından patika yollardan hatta yol bile kalmamış aralıklardan bitkileri yara yara ilerledik. O sırada yağmur yağmaya başladı. Hem tepemizden sular geliyordu hem de çalıları ayıra ayıra geçtiğimiz için bitkilerin yapraklarındaki sular üstümüze yapışıyordu. Cemil Bey'le neredeyse eşitlendik gibi birşey oldu. Herkes ıslandı. Ama kimse de sorun yapmadı.
Bir ara kaybolur gibi de olduk.
Neyse ki Garipçe Gözetleme Kulesi'ni bulduk.
Bilalleri buraya getireyim desem imkanı yok burayı yeniden bulamam herhalde.
Garipçe Gözetleme Kulesi tamamen terkedilmiş kaderine bırakılmış bir tarihi yer.
Kuleye çıkmak için belden de yukarı bir basamağa çıkabilmek gerekiyordu. Ben çıkamayacağını düşündüm vazgeçtim sonra ama baktım herkes yardımla çıkıyor ben de yardım aldım çıktım.
İçerisini yaban hayatı ele geçirmiş. Her tarafta yabani bitkiler büyümüş. Kulenin hir kısmı da yıkılmış.
İyi ki de çıkmışım. Bana çok hoş göründü buralar.
Yağmur tüm ağaçları ve bitkileri yıkamıştı.
Hava da soğuk olduğu için yılandan çıyandan börtü böcekten korkmadan gezebildim.
Burada da güzel fotoğraflar çekip yine o patika bile olmayan ağaç aralarından geçe geçe Garipçe'ye indik.
Garipçe Köyü'de hiç İstanbul gibi değil.
Mini mini bir koy ve hırçın dalgalar sürekli kıyıyı dövüyor.
Sanki Karadeniz kıyısındayız.
Hava soğuk olduğu için belki de bugün kimsecikler yoktu.
Deniz öyle güzel ki.
Biz arkadaşlarla hemen deniz kıyısında bir masaya oturduk. İçeride soba yanıyordu ama biz deniz kıyısını tercih ettik.
Ben palamut söyledim. Yanımdaki abla mezgit istedi. Karşımdaki Adana'lı öğretmen ve yanında Beşiktaş'lı abla çinekop söyledi.
Ben bir de acılı şalgam söyledim. Bir de salata istemiştim ama gelmedi. Balıkla birlikte mısır ekmeği getirdiler ki o da enfesti.
Balıklarımız hepsi ayrı ayrı çok güzeldi.
Allah'ım inanamıyorum ama Garipçe'de hem de tam deniz kenarında balık yedim. Eskiden böyle şeyleri sadece hayal edebileceğimi zannederdim.
Bizim masadakiler de tam kafa dengi idi. Baya muhabbet ettik. Ortam çok hoştu.
Sonra da çay içtik.
Buradan çıkıp Rumeli Feneri'ne geçtik. Burada 15 dakika serbest zaman verildi. Biraz dolaştım görülecek fazla bir şey yoktu burada. Meydandaki kahveye geçtik kızların yanına oturdum bir de çay söyledim.
Buradan çıkınca Tahsin Bey'in eşliğinde Rumeli Feneri sokaklarını gezdik. Dediğim gibi burada görülecek fazla bir şey yok. Yapılaşma çok çarpık burada. Evler estetik zevkten yoksun.
Sadece farklı olarak bir mescitte bir tane asma ağacı vardı. Mescit yapılırken kesmemişler mescitten yukarı kata bir delik açmışlar yukarıda balkon gibi yerde büyümeye devam etmiş.
Sonra manzaraya baktık.
Burası İstanbul'un en büyük balıkçı kasabası imiş. Bir sürü gemiler tekneler limanda demir atmış. Limanın yan tarafında bir kayalık ve üstünde bir sunak vardı. Eskiden orada bir sütun varmış ama şimdi sadece alt kısmı kalmış.
Buradan artık Karadeniz başlıyor. Yan tarafta değişik kaya oluşumları var. Yine biraz ötede Rumeli Feneri Kalesi var ama tadilatta imiş. Oraya gidemedik.
Buradan da Ketendere Sahili'ne geçtik.
Sahil çok hoş lakin burası da çöplük olmuş.
Sahilden yukarı çıkıp Çarpışan Kayalıklar'a yürüdük.
Kınalı kınalı taşların arasından yukarı çıkmaya çalışırken etraftan çok güzel kekik nane doğal ot kokuları geliyordu.
Çığlık tepesine çıktık ve çığlıklarımızı da atıp tüm olumsuz enerjiyi içimizden artık.
Diğer kayalıkta bir klip çekimi vardı. Bulutlar dalgalar muhteşemdi. Kayalara vuran dalgaların sesini şu anda okulda bunları yazarken bile duyuyorum.
Hiç unutamayacağım harika bir gün oldu. Çok keyifli idi. Bir sürü yeni yer keşfettim. Turdaki arkadaşlar da çok kafa dengi idi. Muhabbet çok iyi idi. Dönüşte herkes gülüyordu. Gruptaki olumlu enerji Tahsin Bey'e bile geçmişti. O da çok mutlu görünüyordu. Yazdığı kitapları makaleleri anlattı. Başından geçen mucizeleri. Yamadan Paşa'dan ve Japon ilişkilerimizden bahsetti.
Geziye puanım 10/10
Güzergah
* Sarıyer Börekçisi
* Telli Baba
* Rumeli Kavağı
* Feneryolu Kuş Gözlem Kulesi
* 15 Temmuz Şehitleri Hatıra Ormanı
* Garipçe
* Rumeli Feneri
* Çarpışan Kayalar
Tur ücreti 690 TL
Yarım porsiyon kıymalı sarıyer böreği ve bir büyük fincan çay 115 TL
Garipçe palamut ve şalgam 400 TL
Rumeli Feneri çay: 10 TL
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder