05.10.2024 Cumartesi
Bu cumartesi Polonezköy Turu'na katıldım.
Cumartesi sabah 06:00 sularında daha güneş doğmadan uyandım.
Hemen hazırlandım. Daha önce Mahmutbey-Mecidiyeköy metrosunu kullanmadığım için ne olur ne olmaz bir aksilik olursa vaktim olsun diyerek erkenden yola çıktım.
Allah'a şükür çok rahat bir şekilde Mecidiyeköy'e geldim. (Bu arada yeni metro harika olmuş.)
Servisimiz bizi Mecidiyeköy TEB önünden aldı.
Boğaziçi Köprüsü'nden geçerek yolcuları ala ala ilerledik.
Geç kalanlar yüzünden biraz gecikmeli de olsa Polonezköy'e ulaştık.
Geçen haftaki Kandilli gezisindeki rehberimiz Tahsin Toğrul yine bizimle idi.
Polonezköy'e inince ilk olarak Cam Sanat Merkezi'ne gittik.
Burada çeşit çeşit camdan yapılmış hediyelik eşyalar, takılar ve nazarlıklar vardı.
Buradan köy kahvesine geçip çay içtik. Burada dışarıdan bir şeyler yenilmesine birşey denmiyormuş. Ben yanımda sandviç getirmiştim çayla birlikte iyi gitti.
Kahvaltıdan sonra köşedeki bal tezgahına gittik. Buranın balı Londra'da ödül almış. Beyefendi bize bal kremi sürdü; ellerimiz yumuşacık oldu.
Şeffaf cam arasına konulmuş arıları gözlemledik. Peteğin içinde arılar ne yapıyormuş gördük.
İlk kez kraliçe arı gördüm; bana diğerleri ile aynı gibi geldi. Kraliçe arının üstüne kırmızı bir nokta koymuşlar oradan anladım kraliçe arı olduğunu.
Buradan Zosia Teyze'nin evine gittik.
Buradan da köyün mezarlığına geldik.
Daha önceleri haçlı kandilli pek çok Ermeni Ortodoks mezar görmüştüm ama içlerine hiç girmemiştim.
Burada Polonezköy'ün tarihi hakkında epey bilgi aldık.
Bu mezarlıkta yatan kişi meşhur biri imiş. Müslüman olduğu için böyle bir mezarlık yaptırmışlar.
Yani Polonya'da hristiyan doğup bu topraklarda müslüman olduğu için sütunu kesip devirmişler.
Mezarlık gayet temiz ve düzenli idi.
Meşeler yapraklarını dökmüş. Sessiz sessiz yürürken ayaklarımızın altından çıtır çıtır yaprak sesleri geliyordu.
Düşen kurumuş palamutlar ise ezilirken pat pat ses çıkarıyordu.
Gruptan bazıları buraya gelmekten rahatsızlık duysa da benim için gayet değişik bir deneyim oldu.
Grupta yaşı epey ilerlemiş iki kız kardeş vardı. Mecidiyeköy'de zar zor yürüyen bu bayanları ilk gördüğümde aman inş bizim gruptan değildirler demiştim. Sonra bizim servise binince de tüh demiştim.
Bizim turun önbilgilerinde, 5 km'lik bir parkur içerdiği rahat ayakkabılar giyilmesi gerektiği vs yazılmıştı. Buna rağmen gelmişler.
Daha en baştan arkada kalmaya başladılar. Dediğim gibi normal yolda bile zor yürüyorlar.
Tahsin Bey defalarca önümüzde 5 km'lik tur olduğunu telefonların orada çekmediğini geride kalırlarsa yanlış yola saparlarsa dönüş yolunu bulamayacaklarını vs anlattı. Gruptan kopmamanız lazım, tempoya ayak uydurmanız lazım vs dedi. Sizi uygun bir yere götürelim, dönüşte oradan alalım anlamına gelen teklifler sundu. Onlar da biz buraya hava almaya geldik, biraz beklersiniz ne olacak canım dediler.
Çok sakin bir adam olan Tahsin Bey'i bile çileden çıkardılar. Adam derdini anlatamamaktan kıpkırmızı oldu.
Neyse epey bir konuşmadan sonra yine de gelmeye karar verdiler.
Bu arada ben bile dedim bakın parkura girerseniz bu 5 km'yi tamamlamak zorundasınız kestirme yol yok: Yok yok biz geliriz dediler.
Parkura doğru yürürken minik bir yokuş vardı. Daha parkura bile gelmeden o minik yokuşta takıldılar. Yukarı çıkamadılar.
Bu sırada "Tahsin Bey ee biz napalım şimdi" dediler sanki yüz kez uyarılmamışlar gibi.
Biraz da burada oyalandık. Yeniden servis çağrıldı. Nihayet onları uygun bir yere bıraktık ve biz de yola devam ettik.
Tabiat parkı muhteşemdi.
Sırf burası için yeniden gelebilirim buralara.
Her yer kayın ağaçları ile dolu.
Burada kendine mahsus bir orman kokusu var.
Kenarda minicik bir derecik akıyor.
Etrafta çeşit çeşit mantar gördük.
Birkaçını fotoğrafladım. Ama gruptan geri kalmamak için biraz acele ettim. Fotoğraflarım yeterince düzgün çıkmamış.
Yürüyüş parkuru çok güzeldi.
5 km'lik parkurdan sonra servisimize bindik. Cumhuriyet Köy'e geçtik.
Burada her yer piknik alanı.
Köyde ise görülecek bir şey yok.
Biz köy ürünleri pazarında mola verdik.
Ben büfeden çay alıp sandviçlerimden birini daha yedim.
Herkes alışveriş yaptı. Ben de minik dolmabiberler ve maydanoz aldım.
Buradan servise geçtiğimizde servis, hani pazardan gelince ev taze taze biber maydanoz domates nane vs kokar ya öyle güzel güzel ot kokuyordu.
Burada gruptan bir arkadaş bana siyah biber verdi. İlk defa siyah biber gördüm.
Servise binip yolcuları beklerken kimi üzüm yiyordu kimi elma kimi köylü kadınların yaptığı lavaşı ısırıyordu. Birinin ayvası yerde yuvarlandı. Öyle sağlıklı sağlıklı organik bir ortamdı yani.
Buradan çıkıp Bozhane Köyü'ne gittik.
Çok da fazla özelliği olmayan bir yer. İstanbul'a yakın bir köy işte. Ben daha çok buralardan ev arsa alırsam nereden alayım diye baktım.
Buraları biraz gezdik. Orada hoş bir ev vardı. Filmlerde dizilerde kullanılıyormuş. Sahibi de sağolsun bir şey demedi. İçeride yaşayanlar olmasına rağmen izin verdiler, evi gezdik.
Sonra da bir adam ahşap masalar sehpalar yapıyormuş, onun atölyesini gezdik.
Evi de çok hoşmuş.
Başka evleri de varmış İstanbul'da ama bu ata evi imiş. Çalışmaya geldiğinde bu evi kullanıyormuş.
Önceki gelişlerinde turdakiler buradaki ağaçlardan meyve yiyorlarmış ama şu anda dalında herhangi bir meyve ya da toprakta toplanacak herhangi bir ot yokmuş. Bu mevsimde pek bir şey olmuyormuş.
Sadece incir vardı ama o da bitmiş sanırım.
Aslında direkt Göllü Köyü'ne geçecektik ama rica ettik; bir çay kahve molası verelim diye. Benim başım çok şiddetli ağrıyordu bir kahve iyi gelir gibi hissettim. Herkes de destek verdi.
Tahsin Bey de iyi tamam öyleyse dedi.
Burada meydanda kahvede oturduk. Çay kahve içtik muhabbet ettik.
Bu kısım güzeldi. Herkes çok hoştu. Hatta başta hiç hoşlanmadığım abla ve kız kardeşler bile burada bana sevimli geldiler.
Bu arada söylemeden geçmeyeyim ama bu gezide başım çok ağrıyordu.
2 tane parol içtim ki benim için bu bir rekor sayılabilir. Normalde hiç ilaç içmem ama bu ay okul açıldığından beri 2-3 günde bir parol ya da grip ilaçlarından birini aldım.
Bazen diyorum bırakayım bu mücadeleyi bir 15 gün hasta olayım da yatıp rahatlayayım ve kurtulayım.( Ama ben bir hasta olursam bir daha kurtulamıyorum o yüzden tüm çabam.)
Göllü Köyü'nden geçerek göle geldik. Bir fotoğraf molası verdik.
Buradan çıkınca da Riva Deresi boyunca ilerledik.
Güzel köyler gördük.
İstanbul'un köyleri de bir harika. Ben şöyle bir alıcı gözle baktım. Buralarda yaşayabilir miyim? Şuradan bir arsa alsam neler yapabilirim neler ekebilirim vs hep bunları düşündüm.
Derelerde çamur banyosu yapan mandalar gördük. Yemyeşil çayırlıkta otlayan gayet bakımlı cins koyunlar keçiler, sütaş reklamlarında oynayabilecek kadar temiz bakımlı sevimli danalar, atlar, tavuklar, ibikleri güneşte parıl parıl parlayan horozlar gördük.
Çok çok güzel evler villalar ve bakımlı bahçelerini gördük.
Karavan parkları çadırlar at çiftlikleri yani ki İstanbul'un betondan sonraki güzel kısmını yani kır yaşamını gözlemledik.
Öğümce Köyü'nden geçtik.
Paşamandıra Köyü'nden geçtik. (Eskiden burada Abraham Paşa'ya ait mandıralar varmış.)
Sonra güzel Riva Konakları'nı geçtik.
Tam da ultra lüks villaların önünde kurumuş çamurları tipik boynuzları ile 15-20 tane manda yayılıyordu. Bu görüntü o lüks villalarla öyle bir tezat oluşturuyordu ki gülmemek elde değil.
Gide gide son durağımız Riva'ya geldik.
Adanın üstünde martılar uçuyordu. Etrafında ise onlarca kayık tekne vardı: Balık avlıyorlarmış.
Manzara güzeldi.
Sonra Elmasburnu Mesire Alanı'na çıktık. Ama burada mola olmadı araçtan inmedik. Benim hep gelmek isteyip bir türlü gelemedigim plajı görmüş oldum.
Sonra da aşağı indik.
İnerken öyle dar yollardan geçtik ki yanımızda park eden araba ile aramızda sadece 1- 2 santim vardı. Nasıl çizmeden geçebildik aklım almıyor.
Riva Kalesi hakkında da bilgi aldıktan sonra serbest zaman verildi.
Buradan gruba veda edip metroya geçtim.
Eve geldigimde 22:00'yi geçiyordu.
Hemen duşa girdim.
Bugün öyle bir sıcaktı ki resmen başım kaynadı. Duştan sonra baya bir rahatladım.
Sonra da acıyan boğazlarım için bir çorba pişirdim.
Arkadaşımın verdiği lezzetli çıtır çıtır biberleri yedim.
Ama çorba içerken vücudum isyan etti.
Yorgunluktan geberdin, bittin ama hâlâ ayaktasın yeter yat da zıbar artık dedi.
Vücudum ne girdi ise hepsini aynen geri iade etti. Hamileliğimden beri ilk defa bu kadar fenalık geçirdim.
Şu anda bunları yazarken bile karnım ağrıyor, nasıl kasıldı isem.
Boğazım ağzım damağım ise asitten tahriş oldu.
Daha da kendime işkence etmeyim deyip yine bir grip hapı alarak yattım.
Sabah o kadar kötü idim ki elim yüzüm gözüm hep şişmiş.
Yataktayım bunları yazıyorum.
Birazdan kalkıp biraz işlenmek niyetindeyim ama ayağa kalktığımda sallanıyorum.
Bari evi temizleyeyim diyorum ama galiba onu da sonraya erteleyeceğim.
Aslında son zamanlarda biraz rahatsızım. Tam grip olacağım hemen bir ilaç içiyorum. Tam burnum akacak bir pastil atıyorum. Ama bu son bir haftadır artık son raddelerdeyim. Yatağa düştü düşecek gibiyim.
Cuma akşamı da yine boğazım karıncalandı bir atak geçiriyorum gibi hissettim. Yine bir soğuk algınlığı hapı atıp öyle yattım. Normalde hiç ilaç almamaya çalışan biri için bunlar çok fazla.
Neyse inşallah kendime bir an önce gelebilirim. Çünkü yapacak daha çok işim var.
Her günümüz bir öncekinden güzel geçsin inş.
İstanbul Kazan ben Kepçe
Tur ücreti: 890 TL
Çaylar 10×4=40 TL
Su:10 TL
Nescafe: 20 TL
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder