13.05.2026 Çarşamba
Çoğu zaman olduğu gibi bu sabah da hiç yerimden kıpırdayasım yoktu. Defne'yi okula bıraktıktan sonra eve geçip evi temizleyeyim çamaşırları yıkayayım yemek yapayım işlerimi bitireyim, hiç bir şey yapamasam da sadece yatayım zaman geçsin bitsin diyordum.
Geçen çarşamba da canım hiçbir şey istememiş ve bir yerlere çıkmamıştım. Son haftalarda gelip de gitmek bilmeyen kederim yüzünden hep evde olmak, hiçbir şey yapmadan öylece bomboş oturmak istiyorum.
Bu hafta bir değişiklik yapayım bu çarşamba evde değil de biraz da boğazda gezerken canım sıkılsın depresyonuma biraz da oralarda gireyim diyerek kendimi zorla yola attım.
Erguvan mevsimi geldi geçiyor bile. Erguvanlar en güzel Otağtepe'de oluyor. Oradan şöyle bir Boğaziçi'ne bakayım biraz içim ferahlasın dedim.
Otağtepe bana 26 km uzaklıkta ve karşı tarafta Beykoz'da.
Bismillah deyip yola çıktım.
Her çarşamba olduğu gibi bu sabah da trafik çok fena idi.
Tema İstanbul'da başlayan sıkışıklık Levent sapağına kadar devam etti. Dur kalk dur kalk trafik akmak bilmedi.
Bu sabah güneş de nasıl fena nasıl yakıcı. Hep de ön camdan yüzüme yüzüme vurdu.
Kaç kez acaba yanlışlıkla ısıtıcıyı mı açtım diyerek klimayı kontrol ettim, dışarıdan öyle bir yakıcı sıcak vuruyordu.
Bugün trafikten daha çok sıcak daha doğrusu yüzüme vuran güneş mahvetti beni.
Evden 8:20 gibi çıkmıştım. Otağtepe'ye vardığımda saat 10:40 olmuştu.
Yine çok sakindi Otağtepe. Otoparkta sadece bir iki araç vardı. (Otopark ücretsiz.)
Otağtepe Fatih Korusu'na her baharda erguvan zamanı erguvanları görmek için mutlaka gitmeye çalışıyorum.
Hep de kaçırıyorum.
Bu sene de o kadar takipte kaldım ama malesef bu sene de olmadı. Erguvanların güzel zamanları bitmiş yapraklanmışlar.
Hayal ettiğim erguvanlı güzel fotoları bu sene de çekemedim.
Bugün Otağtepe'de manzara enfesti. Boğaz masmavi idi. Baktıkça insana bir neşe bir mutluluk geliyordu.
İyi ki evden çıkmışım.
Korkuluklara yaslanmış manzarayı izlerken arka tarafta babası ile piknik yapan bir bayan bana bir bardak çay ikram etti ki hiç beklemiyordum. Çok hoştu. Hatta sonra da buyrun gelin kahvaltı yapalım, birşeyler yiyin dediler. Ne güzel insanlarımız var bizim.
(Hidiv Kasrı giriş otopark ücreti 200 TL)
Hidiv Kasrı'na girer girmez güzel bir orman havası geliyor ve burada her zaman güzel kuş sesleri oluyor.
İstanbul'da en sevdiğim yerlerden biri, hatta en sevdiğim yer olabilir.
Gelir gelmez kendimi çok iyi hissettim.
Arabayı park ettikten sonra önce kasrın bahçesinde Beltur'a uğradım. Çift kaşarlı tost ve bir bardak çay söyledim. ( Çay ve tost toplam 144 TL)
Sonra mor salkımlara koştum. Hidiv Kasrı'nın bu mevsimde mor salkımları meşhur.
Tam da çok güzel zamanında gelmişim.
Gerçekten de çok güzeller.
Kasır şu anda tadilatta ama etraf gayet iyi durumda.
Bol bol mor salkım sevip kokladıktan sonra koruda yürüyüşe çıktım.
Koru oldukça tenha. İnsanlar daha çok kasırda ve arka taraftaki kameriyelerde vakit geçiriyorlar. Bir kaç kişi dışında kimseler yok.
Yürürken yürürken bir ara yüzümde bir ıslaklık hissettim. Ah kuşlar dedim. İlerlerken ilerlerken bir ıslaklık daha. Ama yeter sevgili kuşlar dedim. Bugün sabah öyle bir sıcak öyle bir güneş vardı ki şu anda yağmur yağıyor olabileceği aklıma dahi gelmedi.
Bir müddet sonra tıpır tıpır harika bir bahar yağmuru başladı. Çok hafif insanı rahatsız etmeyen yalnızca çiseleyen bir yağmur.
Ah ne güzel ne güzel derken yağmur artmaya başladı ben de hızlandım tabii ki, sırılsıklam olmadan bu parkuru hemen tamamlayıp arabaya geçmem lazım.
Lakin bir ara bir anda yağmurun şiddeti öyle bir arttı ki hemen yan tarafta sık ağaçların altında tek kuru olan yere sığınmak zorunda kaldım.
Bu kadar şiddetli yağmura rağmen bir mucize gibi altına su sızdırmayan bu yeri bulduğuma da şükrettim.
5 dakika mecburî tefekkür molası...
Tam da karşımda bu manzara vardı.
Yazıya bakılırsa buradan öteye geçmek yasakmış kamera ile izleniyormuş. Hassas bölge imiş. Kurallara uyunuz gibi de gayet sert cümleler kullanılmış. Hmm.. Bu kadar uyarı yazısı olunca insanın aklına hemen bazı edepsiz düşünceler geliyor.
Kim bilir neler neler yaşanmıştır ormanın bu kuytu köşelerinde. Ne öpücükler verilmiştir sevgiliye, neler neler fısıldanmıştır kulaklara.
Bu yağmurda bu ağaçların altında dikilmiş bunları düşünürken bir yandan da aman tepeme bir yıldırım düşmez inşallah diye dua ediyordum. Sel olursa nereye tutunabilirim diye de etrafı kolaçan ediyordum. Aynı zamanda çok üşüyordum.
Ormanın en kuytu yerlerinden birinde mahsur kaldım. Mecburen burada bir 10-15 dakika geçireceğim gibi. Daha güzel şeyler de düşünebilirim aslında.
Mesela şöyle;
Birbiri için çarpan iki kalp sıcacık güneşli bir günde bu koyu gölgeli koruda geziniyorlarmış. Zaten ıssız olan koruda daha da tenha bir bir yere işte tam da karşımdaki şu yola sapmışlar. Etraf güzelmiş. Ormanın derinliklerine doğru yürürken üstlerine bastıkları minik dallardan çıt çıt sesleri geliyormuş. Ama onlar bunları değil sadece kalplerinin sesini duyuyorlarmış. Sonra ağaçların arasında küçük ama sevimli bir açık alana gelmişler. Burası ormanın yasak ve hassas bölgesi imiş. Ama onlar farkında değilmiş. Zaten hiç bir şeyi farkında değillermiş. Aşktan sarhoşlarmış.
Sonra kadim bir ağacın köklerinin üstüne uzanıp birbirlerinin gözlerinde evreni seyretmeye başlamışlar. O gözlerdeki saklı manayı keşfedince içleri tarif edilmez bir huzurla dolmuş. Bunu kaybetmemeye sonsuza dek böyle aşkla kalmaya yemin etmişler. Niyetleri o kadar çocukça imiş ki Tabiat Ana dudak bükmüş sonra da onların saflıklarına gülmüş ama bir yandan da samimiyetlerine de inanmış ve dileklerini kabul etmiş.
Genç ve yakışıklı adam güzel kızı kollarına alıp dans etmeye başladığında tam birinin kalbi ötekinin kalbine değdiği an bir mucize gerçekleşmiş. Evren onları o en huzurlu mutlu oldukları o ana hapsetmiş. Zaman onlar için daha da ilerlememiş. Sonsuza dek orada kalpleri birbirine kilitli asılı kalmışlar.
Onlar o meydanda hâlâ birbirinin gözlerinden evreni içiyormuş.
Biz zamanın köleleri fanilere görünen ise o meydanda göklerden yere uzanan minik hülyalı bir ışık hüzmesi imiş ki onu her görene bir huzur haresi vurup geçermiş.
"Bir şey kalmaz, yalınız,
Kalır maziden gözler
Ölür de her yanımız,
Sağ kalır, neden gözler?
Birer yıldız olur da,
Kırpışırlar havada..."
Ben de işte böyle burada tek başıma yağmurun altında üşüyorum, boşluğa gözlerimi dikmiş saçma sapan masallar görüyorum.
Tenha patikalara bakıp bakıp var olan yoklukların ömrünü sürüyorum.
15 dakikalık mecburî tefekkür arasından sonra yoluma devam ettim.
Hidiv Kasrı Korusu muhteşem.
Yine çok keyif aldığım bir yürüyüşten sonra buradan çıktım.
Çıkmadan önce de bahçe marketten 2 tane sardunya aldım.
( Sardunya tanesi 150 TL)
Burada aslında bir kaç saat daha geçirebilirdim. Bir tur daha atabilirdim. Ama düşündüm de zaten erguvanların son zamanları gelmiş. Rumeli Hisarı'nın da erguvanları meşhur. Belki orada son erguvanları görebilirim. Hem de Otağtepe'den Rumeli Hisarı çok güzel görünüyordu.
Evet güzergah hiç mantıklı değil. Çünkü ben şimdi Beykoz'dayım. Rumeli Hisarı ise karşıda Sarıyer'de. Ama gerçekten de oraya gitmekten başka bir isteğim yok. Yandekse baktım yaklaşık 14 km uzaklıkta imiş. O halde hopp atladım ve karşıya geçtim. Yine yaklaşık 30-40 dakikalık bir yolculuktan sonra Aşiyan'a geldim.
Önce Tevfik Fikret'in evine geçeyim sonra da hisarı gezerim dedim.
Lakin bütün otoparklar doluydu. Sahilde bir yer bulurum umudu ile epey bir gittim. Sonra daha da uzaklaşmadan geri döneyim olmadı arabamı Sarıyer'e bırakırım otobüsle geri gelirim dedim. Giderken giderken tam da önümden bir araba çıktı. Ben de hoop onun yerine parkettim. İnanamadım ama tam Aşiyan Mezarlığı'nın önündeyim.
İstanbul'da yaşayanlar bilir bu şekilde bir park bulmak neredeyse imkansızdır. Hem de gideceğim yerin tam önünde.
Bu olayı kişisel mucizelerimden biri olarak kabul ediyor Allah'a şükrediyorum.
Buradan yukarı Tevfik Fikret'in Evi'ne çıktım. Allah'ım nasıl bir yokuş. O tepeye çıkıncaya kadar canım çıktı.
Ama müzeye gelip de manzaraya bakınca iyi ki de gelmişim dedim.
İnsan burada yaşasa şair de olur ressam da...
İnsana hayat bağışlayan muhteşem bir yer.
Burada epey bir manzaraya baktım.
O kadar güzel bir yerde ki ev "Ey Tevfik Fikret sen ne zevkli bir adammışsın" dedim.
Aşiyan kelimesini ilk o kullanmış. Aşiyan kuş yuvası demekmiş. Buraların eskiden ismi farklı imiş Tevfik Fikret'le birlikte Aşiyan diye anılır olmuş.
Bu evin planını da Tevfik Fikret çizmiş.
Ev şu anda epey yıpranmış durumda. Önümüzdeki günlerde tadilata girecekmiş.
Evin içini de çok beğendim. Odaları küçük küçük ama çok zevkli. Minik odaların önlerinde küçük balkonlar var ve tabii ki manzara eşsiz.
Bir sarayda oturmak yerine burada oturmayı tercih ederim o kadar sevdim burayı.
Evde her odayı bir edebiyatçıya ayırmışlar; bir odada Recaizade Mahmut Ekrem var, bir tanesinde Namık Kemal, birinde şair Nigar Hanım Şair Leyla Hanım ve diğerleri.
Yine evde Tevfik Fikret'in çok güzel tabloları sergileniyor ki Tevfik Fikret'in ressam yanını hiç bilmiyordum.
Evin içini de gezdikten sonra arka bahçeye çıktım. Orada da Tevfik Fikret'in kabri bulunuyor.
Bugün otoyol ve köprü ücreti olarak da Hgs'den 197 TL kesilmiş.
Çok güzel keyifli bir gün geçirdim.
Şimdi bol bol İlhan İrem dinleyip kütüphanemde bulunan Tevfik Fikret'ten "Senin İçin" kitabını okuyacağım.
Her günümüz bir öncekinden güzel geçsin inş.

















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder