6/06/2026

VAN, BİR DOĞU HİKAYESİ 5. GÜN

31.05.2026 Pazar

Bugün Karaca Otel'den ayrılış saatimiz 09:45.

Sabah otelde bir Van kahvaltısı alacağımız söylendi. 

VANADOKYA, AKDAMAR KİLİSESİ,VAN, BİR DOĞU HİKAYESİ TURU 4. GÜN

 30.05.2026 Cumartesi

Yüksekova'da sabah kahvaltı 07.00'de başlıyordu. Hareket saatimiz ise 08.30'du.

Yüksekova'dan Van Başkale'ye doğru yolculuğumuz başladı.

HAKKARİ, KAVAL ŞELALESİ, ŞİVİŞK VADİSİ, BİR DOĞU HİKAYESİ 3. GÜN

 29.05.2026 Cuma

Bugün sabah kahvaltı 7.00'de başlıyordu. Hareket saatimiz ise 08.00'de idi.

CİZRE,KASRİK BOĞAZI, ÇUKURCA, HAKKARİ, BİR DOĞU HİKAYESİ TURU 2. GÜN


 28.05.2026 Perşembe

Bugün sabah 05.00'de uyandım. Otelimizden manzara çok hoştu. Önümüzde kocaman masmavi bir yüzme havuzu var.

Kahvaltı 06.00'da başlıyordu. Matiat Otel'de güzel kahvaltımızı aldıktan sonra 07.15'de yola çıktık. 

BATMAN, HASANKEYF, MOR GABRİEL MANASTIRI, KİWEX EZİDİ KÖYÜ, MİDYAT, BİR DOĞU HİKAYESİ TURU 1. GÜN


 27.05.2026 Çarşamba

Bu sene Kurban Bayramı'nda Jolly Tur'la Bir Doğu Hikayesi, Hakkari Turu'na katıldım. 

5/22/2026

AYNALIKAVAK KASRI, RAHMİ M. KOÇ MÜZESİ, MİNİATÜRK GEZİSİ

 20.05.2026 Çarşamba

Aslında bugün Heybeliada'ya gidecektim. Lakin Defne'nin babası Defne'yi okuldan alırım fakat akşam maçım var erken gel dediği için gezimi iptal etmek zorunda kaldım. 

Başka da bir yere gitmek istemedi canım, ben de herhangi bir plan yapmadım. 

Sabah uyanınca ama yine de hazırlandım.  Defne'yi okula bıraktım. Yolda daha önce hiç gitmediğim Aynalıkavak Kasrı'na gitmeye karar verdim.

5/15/2026

AŞİYAN MÜZESİ , TEVFİK FİKRET'İN EVİ, OTAĞTEPE FATİH KORUSU, HİDİV KASRI

 13.05.2026 Çarşamba

Çoğu zaman olduğu gibi bu sabah da hiç yerimden kıpırdayasım yoktu. Defne'yi okula bıraktıktan sonra eve geçip evi temizleyeyim çamaşırları yıkayayım yemek yapayım işlerimi bitireyim, hiç bir şey yapamasam da sadece yatayım zaman geçsin bitsin diyordum. 

Geçen çarşamba da canım hiçbir şey istememiş ve bir yerlere çıkmamıştım. Son haftalarda gelip de gitmek bilmeyen kederim yüzünden hep evde olmak, hiçbir şey yapmadan öylece bomboş oturmak istiyorum. 

Bu hafta bir değişiklik yapayım bu çarşamba evde değil de biraz da boğazda gezerken canım sıkılsın depresyonuma biraz da oralarda gireyim diyerek kendimi zorla yola attım.

Erguvan mevsimi geldi geçiyor bile. Erguvanlar en güzel Otağtepe'de oluyor. Oradan şöyle bir Boğaziçi'ne bakayım biraz içim ferahlasın dedim.

Otağtepe bana 26 km uzaklıkta ve karşı tarafta Beykoz'da.

Bismillah deyip yola çıktım.

Her çarşamba olduğu gibi bu sabah da trafik çok fena idi. 

Tema İstanbul'da başlayan sıkışıklık Levent  sapağına kadar devam etti. Dur kalk dur kalk trafik akmak bilmedi. 

Bu sabah güneş de nasıl fena nasıl yakıcı. Hep de ön camdan yüzüme yüzüme vurdu.

Kaç kez acaba yanlışlıkla ısıtıcıyı mı açtım diyerek klimayı kontrol ettim, dışarıdan öyle bir yakıcı sıcak vuruyordu.

Bugün trafikten daha çok sıcak daha doğrusu yüzüme vuran güneş mahvetti beni. 

 Evden 8:20 gibi çıkmıştım. Otağtepe'ye vardığımda saat 10:40 olmuştu.

Yine çok sakindi Otağtepe. Otoparkta sadece bir iki araç vardı. (Otopark ücretsiz.)

Otağtepe Fatih Korusu'na her baharda erguvan zamanı erguvanları görmek için mutlaka gitmeye çalışıyorum. 

Hep de kaçırıyorum. 

Bu sene de o kadar takipte kaldım ama malesef bu sene de olmadı. Erguvanların güzel zamanları bitmiş yapraklanmışlar. 

 Hayal ettiğim erguvanlı güzel fotoları bu sene de  çekemedim.

Bugün Otağtepe'de manzara enfesti. Boğaz masmavi idi. Baktıkça insana bir neşe bir mutluluk geliyordu. 

İyi ki evden çıkmışım.

Korkuluklara yaslanmış manzarayı izlerken  arka tarafta babası ile piknik yapan bir bayan bana bir bardak çay ikram etti ki hiç beklemiyordum. Çok hoştu. Hatta sonra da  buyrun gelin kahvaltı yapalım, birşeyler yiyin dediler. Ne güzel insanlarımız var bizim. 


Manzara ne kadar güzelse Otağtepe Fatih Korusu o kadar bakımsızdı. Tamam tamam biraz bakıyorlar ama bence yeterli değil. Bu kadar harika manzarası olan bir yerin çok daha güzel olması gerekiyordu. Anlam veremediğim bir şekilde burası uzun yıllardır ihmal ediliyor. Tuvaletleri bile kapatmışlar. İnsanlar gelmesin bu mekan unutulup gitsin biz de burayı birilerine peşkeş mi çekelim diyorlar acaba? Neden bu ilgisizlik anlayamıyorum.


Buradan çıkınca yaklaşık 3 km uzaklıktaki Hidiv Kasrı'na gittim. 

(Hidiv Kasrı giriş otopark ücreti 200 TL)

Hidiv Kasrı'na girer girmez güzel bir orman havası geliyor ve burada her zaman güzel kuş sesleri oluyor.

İstanbul'da en sevdiğim yerlerden biri, hatta en sevdiğim yer olabilir.

Gelir gelmez kendimi çok iyi hissettim.

Arabayı park ettikten sonra önce kasrın bahçesinde Beltur'a uğradım. Çift kaşarlı tost ve bir bardak çay söyledim. ( Çay ve tost toplam 144 TL)

  Sonra mor salkımlara koştum. Hidiv Kasrı'nın bu mevsimde mor salkımları meşhur. 

Tam da çok güzel zamanında gelmişim.

 Gerçekten de çok güzeller.

Kasır şu anda tadilatta ama etraf gayet iyi durumda. 

Bol bol mor salkım sevip kokladıktan sonra koruda yürüyüşe çıktım.

Koru oldukça tenha. İnsanlar daha çok kasırda ve arka taraftaki kameriyelerde vakit geçiriyorlar. Bir kaç kişi dışında kimseler yok.

Yürürken yürürken bir ara yüzümde bir ıslaklık hissettim. Ah kuşlar dedim. İlerlerken ilerlerken bir ıslaklık daha. Ama yeter sevgili kuşlar dedim. Bugün sabah öyle bir sıcak öyle bir güneş vardı ki şu anda yağmur yağıyor olabileceği aklıma dahi gelmedi.

Bir müddet sonra tıpır tıpır harika bir bahar yağmuru başladı. Çok hafif insanı rahatsız etmeyen yalnızca çiseleyen bir yağmur.

Ah ne güzel ne güzel derken yağmur artmaya başladı ben de hızlandım tabii ki,  sırılsıklam olmadan bu parkuru hemen tamamlayıp arabaya geçmem lazım. 

Lakin bir ara bir anda yağmurun şiddeti öyle bir arttı ki hemen yan tarafta sık ağaçların altında tek kuru olan yere sığınmak zorunda kaldım. 

Bu kadar şiddetli yağmura rağmen bir mucize gibi altına su sızdırmayan bu yeri bulduğuma da şükrettim. 

5 dakika mecburî tefekkür molası...

Tam da karşımda bu manzara vardı. 

Yazıya bakılırsa buradan öteye geçmek yasakmış kamera ile izleniyormuş. Hassas bölge imiş. Kurallara uyunuz gibi de gayet sert cümleler kullanılmış. Hmm.. Bu kadar uyarı yazısı olunca insanın aklına hemen bazı edepsiz düşünceler geliyor. 

Kim bilir neler neler yaşanmıştır ormanın bu kuytu köşelerinde. Ne öpücükler verilmiştir sevgiliye, neler neler fısıldanmıştır kulaklara.

 Bu yağmurda bu ağaçların altında dikilmiş bunları düşünürken bir yandan da aman tepeme bir yıldırım düşmez inşallah diye dua ediyordum. Sel olursa nereye tutunabilirim diye de etrafı kolaçan ediyordum. Aynı zamanda çok üşüyordum.

Ormanın en kuytu yerlerinden birinde mahsur kaldım. Mecburen burada bir 10-15 dakika geçireceğim gibi. Daha güzel şeyler de düşünebilirim aslında.

Mesela şöyle;

Birbiri için çarpan iki kalp sıcacık güneşli bir günde bu koyu gölgeli koruda geziniyorlarmış. Zaten ıssız olan koruda daha da tenha bir bir yere işte tam da karşımdaki şu yola sapmışlar. Etraf güzelmiş. Ormanın derinliklerine doğru yürürken üstlerine bastıkları minik  dallardan çıt çıt sesleri geliyormuş. Ama onlar bunları değil sadece kalplerinin sesini duyuyorlarmış. Sonra ağaçların arasında küçük ama sevimli bir açık alana gelmişler. Burası ormanın yasak ve hassas bölgesi imiş. Ama onlar farkında değilmiş. Zaten hiç bir şeyi farkında değillermiş. Aşktan sarhoşlarmış.

Sonra kadim bir ağacın köklerinin üstüne uzanıp birbirlerinin gözlerinde evreni seyretmeye başlamışlar. O gözlerdeki saklı manayı keşfedince içleri tarif edilmez bir huzurla dolmuş. Bunu kaybetmemeye sonsuza dek böyle aşkla kalmaya yemin etmişler. Niyetleri o kadar çocukça imiş ki Tabiat Ana dudak bükmüş sonra da onların saflıklarına gülmüş ama bir yandan da samimiyetlerine de inanmış ve dileklerini kabul etmiş. 

Genç ve yakışıklı adam güzel kızı kollarına alıp dans etmeye başladığında tam birinin kalbi ötekinin kalbine değdiği an bir mucize gerçekleşmiş. Evren onları o en huzurlu mutlu oldukları o ana hapsetmiş. Zaman onlar için daha da ilerlememiş. Sonsuza dek orada kalpleri birbirine kilitli asılı kalmışlar. 

Onlar o meydanda hâlâ birbirinin gözlerinden evreni içiyormuş. 

Biz zamanın köleleri fanilere görünen ise o meydanda göklerden yere uzanan minik hülyalı bir ışık hüzmesi imiş ki onu her görene bir huzur haresi vurup geçermiş. 


"Bir şey kalmaz, yalınız,

Kalır maziden gözler

Ölür de her yanımız, 

Sağ kalır, neden gözler?

Birer yıldız olur da,

Kırpışırlar havada..."


Ben de işte böyle burada tek başıma yağmurun altında üşüyorum, boşluğa gözlerimi dikmiş saçma sapan masallar görüyorum. 

Tenha patikalara bakıp bakıp var olan yoklukların ömrünü sürüyorum.

15 dakikalık mecburî tefekkür arasından sonra yoluma devam ettim.

Hidiv Kasrı Korusu muhteşem. 

Yine çok keyif aldığım bir yürüyüşten sonra buradan çıktım.

Çıkmadan önce de bahçe marketten 2 tane sardunya aldım.

( Sardunya tanesi 150 TL)

Burada aslında bir kaç saat daha geçirebilirdim. Bir tur daha atabilirdim. Ama düşündüm de zaten erguvanların son zamanları gelmiş. Rumeli Hisarı'nın da erguvanları meşhur. Belki orada son erguvanları görebilirim. Hem de Otağtepe'den Rumeli Hisarı çok güzel görünüyordu.

Evet güzergah hiç mantıklı değil. Çünkü ben şimdi Beykoz'dayım. Rumeli Hisarı ise karşıda Sarıyer'de. Ama gerçekten de oraya gitmekten başka bir isteğim yok. Yandex'e baktım yaklaşık 14 km uzaklıkta imiş. O halde hopp atladım ve karşıya geçtim. Yine yaklaşık 30-40 dakikalık bir yolculuktan sonra Aşiyan'a geldim. 

Önce Tevfik Fikret'in evine geçeyim sonra da hisarı gezerim dedim.

Lakin bütün otoparklar doluydu. Sahilde bir yer bulurum umudu ile epey bir gittim. Sonra daha da uzaklaşmadan geri döneyim olmadı arabamı Sarıyer'e bırakırım otobüsle geri gelirim dedim. Giderken giderken tam da önümden bir araba çıktı. Ben de hoop onun yerine parkettim. İnanamadım ama tam Aşiyan Mezarlığı'nın önündeyim.

İstanbul'da yaşayanlar bilir bu şekilde bir park bulmak neredeyse imkansızdır. Hem de gideceğim yerin tam önünde. 

Bu olayı kişisel mucizelerimden biri olarak kabul ediyor Allah'a şükrediyorum.

Buradan yukarı Tevfik Fikret'in Evi'ne çıktım. Allah'ım nasıl bir yokuş. O tepeye çıkıncaya kadar canım çıktı.

Ama müzeye gelip de manzaraya bakınca iyi ki de gelmişim dedim.

İnsan burada yaşasa şair de olur ressam da.

İnsana hayat bağışlayan muhteşem bir yer.

Burada epey bir manzaraya baktım.

O kadar güzel bir yerde ki ev "Ey Tevfik Fikret sen ne zevkli bir adammışsın." dedim.

Aşiyan kelimesini ilk o kullanmış. Aşiyan kuş yuvası demekmiş. Buraların eskiden ismi farklı imiş Tevfik Fikret'le birlikte Aşiyan diye anılır olmuş. 

Bu evin planını da Tevfik Fikret çizmiş.

Ev şu anda epey yıpranmış durumda. Önümüzdeki günlerde tadilata girecekmiş.

Evin içini de çok beğendim. Odaları küçük küçük ama çok zevkli. Minik odaların önlerinde küçük balkonlar var ve tabii ki manzara eşsiz.

Bir sarayda oturmak yerine burada oturmayı tercih ederim o kadar sevdim burayı.

Evde her odayı bir edebiyatçıya ayırmışlar; bir odada Recaizade Mahmut Ekrem var, bir tanesinde Namık Kemal, birinde şair Nigar Hanım Şair Leyla Hanım ve diğerleri.

Yine evde Tevfik Fikret'in çok güzel tabloları sergileniyor ki Tevfik Fikret'in ressam yanını hiç bilmiyordum.

Evin içini de gezdikten sonra arka bahçeye çıktım. Orada da Tevfik Fikret'in kabri bulunuyor. 


Burada epey bir oturdum.

O kadar beğendim ki burayı, üstüne daha da bir yerleri gezesim gelmedi.

Rumeli Hisarı gezimi başka zamana erteleyerek çıktım buradan.

(Aşiyan Müzesi öğretmen: 65 TL)



Buradan aşağı inerken Aşiyan Mezarlığı'nı da şöyle bir göreyim dedim.

Burada o kadar çok ünlü kişi var ki. 
Orhan Veli mesela burada yatıyormuş. Benim çok sevdiğim edebiyatçılardan Mina Urgan, Ahmet Hamdi Tanpınar sonra Atilla İlhan, Özdemir Asaf. Daha kimler kimler... Tam bir elit mezarlığı. 

Zaten girer girmez anlaşılıyor zengin mezarlığı olduğu. Her yer çok bakımlı.
Ben Orhan Veliyi bulmak istiyordum ama burası gayet de büyük bir yermiş o kadar kolay değil. (Zaten bulamadım.)

Mezarlıkta ilerlerken ağaçlara yıldızların asıldığı bir camekanda defterlerin kalemlerin olduğu çiçeklerle melek bibloları ile dolu bir mezarlık gördüm. Bir çocuk mezarı zannederek kimmiş bu bir bakayım dedim. Burası İlhan İrem'in kabri imiş. İlhan İrem bu kadar seviliyor muydu ya çok şaşırdım.

Sonra bir ara mezarlıkta kayboldum. Dediğim gibi küçük bir yer gibi görünüyor burası ama hiç de değil. Çıkışı bulamadım mezarların arasında kaldım, ödüm patladı. 

Kalbim çarpa çarpa hiçbir yere bağlanmayan merdiveneler çıktım geri indim, mezarların arasına daldım, sonunda çıkışı buldum ama yüreğim ağzıma geldi.

Daha da kalmadım. 

Sonra Defne'yi okuldan almak üzere Kayaşehir'e geldim. Dönüş yolu çok rahattı. Yaklaşık yarım saatte Defne'nin okuluna ulaştım.

Bugün otoyol ve köprü ücreti olarak da Hgs'den 197 TL kesilmiş.

Çok güzel keyifli bir gün geçirdim.

Şimdi bol bol İlhan İrem dinleyip  kütüphanemde bulunan Tevfik Fikret'ten "Senin İçin" kitabını okuyacağım. 

Her günümüz bir öncekinden güzel geçsin inş.


5/05/2026

NİSAN 2026

Çok uzun zamandır bu ay neler yapmışız yazısı yazmadım. 

Bu ay yeniden yazmaya karar verdim. 

5/03/2026

BEYKOZ CAM VE BİLLUR MÜZESİ

02.05.2026 Cumartesi

Bu sabah hava çok güzeldi. Biraz soğuk ama güneşli bir bahar sabahı idi.

Biz de önceden konuşmuştuk. Bu 3 günlük tatilde hava güzel olursa bir yerlere kahvaltıya gidelim demiştik. 

5/01/2026

BALTALİMANI JAPON BAHÇESİ, BEYLERBEYİ SARAYI, NAKKAŞTEPE MİLLET BAHÇESİ,KUZGUNCUK GEZİSİ

 29.04.2026 Çarşamba

Bu sabah çok zor uyandım. Son günlerde hava çok güzel olunca okula ince kıyafetlerle gitmiştim. Evde de camlar hep açık. Hangisi tetikledi bilmiyorum, okulda çok üşümem mi yoksa camların açık oluşu mu yoksa bir yerden mikrop mu kaptım, dünden beri boğazım biraz kötü ve üstümde müthiş bir halsizlik var. Gece yatarken huzursuz yattım. Sabah 06:30 da uyandığımda hiç iyi değildim. Bugün zaten boş günüm fırsattan istifade Defne'yi yollayıp biraz uyusam mı acaba, dinlenirsem daha çabuk atlatırım bu durumu dedim içimden. Ama sonra "Kalk B. kalk nasılsa uyuyamazsın. Bir sürü ev işi var. Akşama kadar çamaşır bulaşık yemek derken daha da yorgun düşeceksin. Evde kalıp dinlensen bile öylece yatacaksın. Ama uyuyamayacaksın. Hep yapılacakları düşünmekten bir gram yine dinlenemeyeceksin. Defne'yi almaya giderken şu ankinden daha da yorgun olup artı üstüne korkunç bir baş ağrısı eklenerek bugünü bomboş geçirdiğin için kendine çok ama çok kızacaksın. "  O yüzden ne yapıp ne edip bugün kendimi dışarı atmaya kadar verdim. Kendimi kötü hissedersem gezimi erken kesip geri dönerim.

Böylece Defne'yi okula bıraktıktan sonra Baltalimanı Japon Bahçesi'ne doğru yol aldım.

Baltalimanı Japon Bahçesi bana yaklaşık 33 km uzaklıkta. Bir kaç hafta önce yine oraya gitmiştim o zaman sakuralar henüz açmamıştı. 

Duyduğuma göre artık açmış.

Yolculuğum 1.5 saatten fazla sürdü. 08:30 gibi Defne'yi okuluna bıraktım 10:15 gibi Baltalimanı'ndaydım. Arabamı daha önceden de bildiğim otoparka emanet edip bahçeye geçtim.

Bu bahçeye giriş ücretsiz.

Evet Baltalimanı Japon Bahçesi'nde sakuralar açmış ve çok güzeller.

Japon Bahçesi'ni beğendim sakuralar çok güzeldi lakin burası oldukça bakımsız kalmış. Keşke biraz daha özen gösterseler.

 Biraz bakım yapılsa buranın cennetten bir köşe olma potansiyeli var. Gezdim gördüm lakin bir daha gelmeyi düşünmüyorum. Yolumun üstü olursa ancak uğrarım.

Burayı biraz dolaştıktan sonra ( Bir yarım saat kadar kalmışım burada.) çıktım.

 Otopark ücreti olarak 100 TL aldılar.

 Mantıklı olan yol üzeri buralara yakın başka bir yere geçmemdi. Mesela Emirgân Sarıyer ya da ne bileyim Rumeli Hisarı gibi bir yer. Ama oralara değil Beylerbeyi Sarayı'na gidesim geldi. Beylerbeyi Sarayı karşıda Üsküdar'da. Yani çok alakasız bir yerde. Ne saçma bir güzergah dedim içimden ama sonra ortada sadece ben, keyfim ve kahyası olduğu aklıma geldi. Beni engelleyen nedir ki? Arabaya atladım Beylerbeyi Sarayı'na gittim. Bir yarım saatten fazla da burada trafikte kaldım. Ama sorun değil. Yollar çok güzeldi.

Beylerbeyi Sarayı'nın yanında Sabancı Olgunlaşma Enstitüsünün bahçesine aracımı park ettim ve Beylerbeyi Sarayı'na geçtim. 

Buraya Müzekartımla girdim. 

Önce bir şeyler yiyeyim dedim. Beylerbeyi Sarayı'nın limonluğu kafeterya olarak hizmete açılmış oraya girdim. Bir kahvaltı tabağı istedim. Cam kenarında bir masaya oturdum. İçerisi çok aydınlık ve sıcaktı. Hemen camları açtım ki içeriye hava girsin. (Ben her  girdiğim ortamda cam açan ortamı havalandıran kişi olurum.) Aslında mis gibi bu bahar havasında dışarıda oturmak en güzeliydi ama dışarıya kahvaltı servisi yokmuş. 

Camın altında kediler miyavlayıp duruyordu. Hatta bir tanesi diğer masanın olduğu cama tırmanıp bir parça peynir kapmak için akrobatik manevralar yapıp duruyordu. Sonra masadaki teyzeler bir kaç parça yiyecek attılar onlara. Bu arada teyzeler demişken limonlukta oturup bir şeyler yiyen içenlerin hepsi de yaş ortalaması epey yüksek kadındı. Sonradan eşleri ile birlikte 2 erkek geldi. O kadar. Bence epey garip. 

Tam kahvaltım gelmişti ki bazı masalar boşaldı ve 4-5 kişilik bir aile 2 kişilik masaya oturdu daha doğrusu oturmaya çalıştılar. Ben de personele isterlerse yerimi onlara verebileceğimi söyledim. Onlar da memnuniyetle kabul etti. Ben minik fıskıyeli süs havuzunun yanında 2 kişilik masaya geçtim. Onlar çok teşekkür ederek benim bahçeye bakan masama geçtiler. 

Minik havuzun yanında şırıl şırıl su sesi ile masam çok hoştu. Ayrıca kahvaltım gözüme çok hoş göründü.

Gayet mutlulukla kahvaltımı yaptım. 

Ama bir daha kahvaltı söylemeyeceğim. Çünkü ben kahvaltılarda çoğu şeyi yiyemiyorum neredeyse her şey ziyan oluyor. Hatta 3 çay hakkım vardı. Evde olsa 10 bardak içerim ama burada 2. bardak çayımı bile zor bitirdim.

Galiba gerçekten de hastayım. (Çay bile içemediğime göre. ) 

(Kahvaltı 750 TL)

Daha sonra bahçeyi dolaştım. Beylerbeyi Sarayı'nda tadilat var. O yüzden geçişleri deniz kenarından vermişler. 

Manzara harika.

Deniz bugün nasıl güzel nasıl mavi anlatamam. 

Biraz boğazı seyrettikten sonra içeri girdim. 

Beylerbeyi Sarayı gayet güzeldi. 

Lakin fotoğraf çekimleri serbest olmuş. Her tarafta poz veren instagramcılar vardı. Normalde saygı duyar onların önünden geçmezdim ama artık her yer işgal altında kalmış, yürünmüyor. Ben de daha da dayanamadım umursamadan önlerine atladım, bekle bekle kaç tanesini bekleyeyim bir iki kişi değiller ki. Bugün 20-30 kişi arkamdan küfretmiş olabilir.

Bugün sarayda bir sürü küçük çocuk vardı.  Gencecik beti benzi atmış hayatlarından bezmiş öğretmenler bu özel okul bebelerini zaptetmekte epey güçlük çekiyorlardı. Aklıma Hollanda Rijkmuseum'daki anaokulu öğrencileri geldi. Sadece 5-6 çocukla gelen eğitimciler önce çocukları bir sanat eserinin önüne oturtuyor sonrasında bilgisayar tablet vs kullanarak oldukça profesyonel bir eğitim veriyordu. Burada ögretmen başına çok fazla ögrenci vardı. Ne yapsın öğretmen sadece çocukları zaptediyordu sadece etrafa zarar vermelerini engelliyordu.

Beylerbeyi Sarayı'na defalarca geldim ama en son gelişimin üstünden çok uzun yıllar geçmiş, her şey bana çok farklı ve güzel göründü. Mesela bu mavi sütunları hiç mi hiç hatırlamıyorum.

Daha sonra çıkıp bahçeyi dolaştım. Bu bahçede her tarafta pek çok devasa manolya ağacı var. Manolya mevsimi yeniden gelmek gerek. Hem şu anda süregelen tadilat da belki o zamana dek bitmiş de olur. Hem de yüzlerce ögrenci olmadan gezmek daha keyifli olabilir.

Otoparka 300 TL ödeyip buradan da çıktım.

 Nakkaştepe Millet Bahçesi'ne geldim. 

Burada çok güzel mor salkımlar vardı. Ayrıca erguvanlar da açmaya başlamış. Morlar pembeler her yerde.

  Manzara ise her zaman ki gibi harika.

Burada epey bir manzarayı seyrettim.

 Koruda dolaştım. 

Koruda gençler için de pek çok parkur var. Tenis kortları, monosiklet parkurları, ne denir bunlara bilmiyorum ama survivor rotaları diyeyim gençleri heyecanlandıran şeyler.

Burası gençler çok için de aileler için de güzel bir koru bence.

Bu koruda da her ağaçlık alanda olduğu gibi  o çok sevdiğim kuşlardan biri, bir ispinoz kuşu hiç durmaksızın ötüyordu. Her ağaçlık alan dediysem de Boğaziçi'nde ağaçlık alanları kasdediyorum. Kayaşehir'de ya da Edremit'te bir kez bile duymadım. Geçen Göztepe 60. Yıl parkında ilk kez bir büyük baştankara görmüştüm, acaba bugün de bir ispinoz görebilir miyim diye dikkatlice bakınca benim güzel kuşum tam da görüş hizama geldi. Böylece ömrümde ilk kez bir ispinoz kuşu gördüm. Ben de hemen fotoğrafını çektim. Çok güzel bir fotoğraf değil telefonum bu kadar çekebildi ama çok mutlu oldum yine de. Uzak bir ağaca kaçıncaya kadar epey bir müddet bu kuşu izledim dinledim. Bayılıyorum ispinozlara.

Sonra sahile indim. 

Yürüye yürüye Üryanizade Ahmet Esat Efendi Camisi'ne geldim. Caminin bahçesi epey bakımsız kalmış her yeri otlar bürümüş ama manzara elbette ki hoş.

Camiye girip üst kattan pencerelerden Boğaziçi'ne baktım. 

Denizde bir karabatak vardı. O kadar hayat doluydu ki. Hiç durmaksızın dalıyor çıkıyor kafasını sallıyor. Sürekli bir hareket halindeydi. Akıntı sebebi ile su onu alıp götürünceye, görüş alanımdan çıkıp gidinceye kadar onu izledim.



Yaşamak güzel şey doğrusu

Üstelik hava da güzelse

Hele gücün kuvvetin yerindeyse

Elin ekmek tutmuşsa bir de

Hele tertemizse gönlün

Hele kar gibiyse alnın

Yani kendinden korkmuyorsan

Kimseden korkmuyorsan dünyada

Dostuna güveniyorsan

İyi günler bekliyorsan hele

İyi günlere inanıyorsan

Üstelik hava da güzelse

Yaşamak güzel şey

Çok güzel şey doğrusu.

Melih Cevdet Anday


Acaba karabataklar uçabiliyor mu? Hiç uçan bir karabatak görmedim. 

Akan su başımı döndürünce biraz da namaz kılanları seyrettim.

Gençliğinin güzelliğinin zirvesinde çok hoş genç kızlar namaz kılıyorlardı onları izledim. Hastalığımdan mıdır nedir bir kaç gündür beni esir alan hüzün süratle ayyuka çıktı. Onları izlerken derin bir kedere daldım. Daha bir kaç dakika önce oysa ki gayet de iyiydim.

Ne kadar sağlıklılar ne kadar güzeller... Yüzlerini görmesem de endamlarından hareketlerinden gençlik tazelik fışkıyor. Bir erkeğin direk aklını başını alabilecek bir taravet var üstlerinde. Maddi manevi tertemiz görünüyorlar. 

Of canım daha da sıkıldı.

Onların gençliği güzelliği benim canımı sıkıyor. Aman Allah'ım, durduk yere sağa sola sataşan huysuz ihtiyarlara mı dönüyorum yoksa?

Aslında sonraki günlerim için bugün benim en genç günüm, biliyorum ama yine de teselli olamıyorum. Boşa geçmiş ömrümü düşündükçe nasıl da ruhum daralıyor anlatamam. 

" İçimde maziden kalma duygular

Ağla geri gelmez günlere, diyor"

Bugün hiç tanımadığım bir kadın durup dururken çok tatlısın demişti. Aklıma bunu getirip kendimi teselli etmeye çalışıyorum ama nafile. 

Böyle nedenini aslında çok iyi bildiğim bir can sıkıntısı ile boğazı arşınladım. Hava çok güzel her yer çok güzel. Bu havalara keder de hiç yakışmıyor. Bir keder bir mutluluk arasında gide gide Kuzguncuk'a gelmişim.

Her zamanki suya baktığım köşeme gittim. Bu sefer her zamanki gibi karşıdaki fırından lezzetli kurabiyeler almadım. Bir sehpa açtırıp yandaki kahveden mis kokulu çay da ısmarlamadım. Buradan denize bakasım bile gelmedi. Sanki İstanbul'un bu köşesine küsmüştüm. Hemen yukarı caddeye çıktım.

Kuzguncuk Bostan'a geçtim. Eskiden FB'ciğim otururdu buraların yukarısında. Sırf bu yüzden bile buraları severdim. Ruhum sıkılsa uğrayabileceğim bir limandı orası. Artık o da yok. Zaten artık uğrayabileceğim bir nefes alabileceğim hiç bir yer yok. Yapayalnızım bu dünyada.

Bu aralar eski arkadaşlarımı (Aslında eski zamanlarımı desem daha doğru olur.) çok özlüyorum. Herkes başka hayatlara başka yörüngelere savruldu gitti.



Başka başka sokaklara geçerek Nakkaştepe'ye geri döndüm.

Dönüş yolunda boğazda 2 -3 tane uçan karabatak gördüm.

 Karabataklar uçabiliyormuş. 

Şimdiye kadar hiç uçan karabatak görmemiştim bugün ise bir sürü gördüm.

 Neye odaklansak hayat o kısmı bize açıyor orayı bize gösteriyor. 

Gönül bağımız olan insanları da sürekli görürüz. Ekmek almaya giderken, pazardan dönerken, hatta benzin alırken. Bazen korkunç İstanbul trafiğinde sıkışmış, anayolda öylece dururken bile sevdiğimiz kişi tam da yanımızda beliriverir arabadan arabaya konuşursunuz. Normalde böyle bir şeyin olma olasılığı imkansıza yakındır ama olasılıklar sadece bir sayıdır. Hayata hükmedemez. Gönül bağın koptuğunda ise o kişiler birden görünmez olurlar. Artık hiç rastlamazsın. Hatta bazen artık rastlamadığını bile farkında olmazsın. 

Uçan karabatak üzerine aforizmalar....

Daha çok konuşurum bunun hakkında ama bir bahar rotası yazısı için hiç de uygun değiller.


Koruda biraz daha dolaşıp artık geri döndüm.

Nakkaştepe'de otopark ücreti HGS tarafından kesiliyor. (190 TL kesilmiş)

Ayrıca bugün Boğaziçi Köprüsü'ne 59 TL

Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'ne 75 TL ödemişim. 

Bugün 8,75 km yürümüşüm. 13. 888 adım atmışım. Her zamanki ne göre kötü bir performans ama yine de çok yoruldum. 

 Defne'yi kaptığım gibi eve geldim. Yemek vs derken artık gerçekten çok yorgunum ve yine efkar bastı.

Ben yoruldum hayat daha da gelme üstüme. 

Herkese mutlu baharlar...

4/26/2026

GÖZTEPE 60.YIL PARKI


 25.04.2026 Cumartesi

Bu sabah Göztepe 60. Yıl Parkı'na gittik.

4/21/2026

4/13/2026

EMİRGÂN KORUSU ve LALE FESTİVALİ


 11.04.2026 Cumartesi

Bu sabah Emirgân Korusu'na gittik.

4/10/2026

NEZAHAT GÖKYİĞİT BOTANİK BAHÇESİ


 08.04.2026 Çarşamba

Bugün Defne'yi okula bırakır bırakmaz Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi'ne gitmek üzere yola çıktım.

4/04/2026

EMİRGÂN'DA LALE MEVSİMİ


 01.04.2026 Çarşamba

İstanbul'a günlerdir durmaksızın yağmur yağıyor. 

Ama bu sabah hava muhteşem...  Bol ışıklı soğuk olmayan harika bir bahar havası var.

ve bugün benim boş günüm.

Çok şanslıyım.

3/23/2026

AYVALIK


 18.03.2026 Çarşamba

Okullar kapanınca hemen memlekete gelmek istemedim. Önce evde işlerimi bitirmeye çalıştım. (Bitmedi.) Dün öğle saatlerinde yola çıktım. Gayet rahat güzel bir yolculuktan sonra şimdi Edremit'teyim. 

ŞAMLAR TABİAT PARKI 2026

14.03.2026 Cumartesi

Dikkat Dikkat: Bu sayfa her iki üç yazımda dile getirdiğim

yorgunum 

hastayım

evi temizleyemiyorum

Defne'ye yetemiyorum

bıktım bu hayattan

5'lisini içermektedir. İçerikte daha da başka bir şey yoktur. 

....


Ara tatile -Allah'a şükür - girdik. 

3/13/2026

BÜYÜKADA'DA MİMOZA MEVSİMİ

 11.03.2026

Ders programımız değişti artık bir boş günüm var. 

Hiç beklemediğim anda hem de bu güzel bahar aylarında oluşan bu boş gün beni ne kadar heyecanlandırdı anlatamam. Bu güzel zamanı en iyi şekilde değerlendirmek istiyorum.  

3/08/2026

MİLLÎ SARAYLAR RESİM MÜZESİ VE MANOLYALAR

07.03.2026 Cumartesi

 Başakşehir 4. Etap'ta otururken apartmanımızın hemen girişinde bulunan minik çalının çiçek açmasından baharın geldiğini anlardım.