Bu sene Kurban Bayramı'nda Jolly Tur'la Bir Doğu Hikayesi, Hakkari Turu'na katıldım.
Salı gecesi yani arife günü heyecandan gerginlikten yatakta döndüm durdum ve neredeyse hiç uyuyamadım. Sabah 4 gibi ise mecburen kalktım hazırlandım. 04:45 gibi evden çıktık İstanbul Havalimanı'na gittik.
08:25'te İstanbul-Batman uçağı ile yolculuğumuz başladı.
Batman'a sabah 10:30 civarında indik. Batman Havalimanı küçük bir havalimanı. Pistte sadece bizim uçağımız vardı. Rahatça çıkış yaptık. Orada bizi rehberimiz Zafer Aktaş Bey karşıladı. Zafer Bey benim daha önce Şeb-i Aruz Töreni için Konya'ya gittiğimde yine bizim rehberimizdi. Tanıdık bir yüz görmek rahatlatıcı.
Grubumuz tamamlanınca hemen çıkışta bekleyen aracımıza geçtik. Batman'da önce yemek molası verildi. Aslında saat daha 12 bile değildi. Ama sonrasında yemek yiyebileceğimiz bir yer yokmuş, mecburen bu saatte yemek yememiz gerekiyormuş.
Güzel nezih bir restoran, Ziyade Et Lokantası'nda durduk. Ben hiç mi hiç aç değildim. Daha hiç bir şey yemediğim için bir çay, güzel sade bir kahvaltı süper olurdu. Lakin burası bir et lokantası ve bugün Kurban Bayramı'nın birinci günü. Bu yüzden hiç müşterisi yok (ve bence olmayacak da...) Sadece bizim için 2 seçenekli fix bir menü hazırlamışlar.
Biz de Defne ile ikimiz için bir tabak seçtik. Dediğim gibi hiç mi hiç aç değildim ama Defne'nin boğazından bir şey geçsin istedim.
Tabağımızda kavurma, tandır, yahni, patatesli tavuklu bir kebab ve keşkek vardı. Allah için hepsi de çok lezzetliydi. Tek sorun çok erken olmasıydı. Şu tabak öğleden sonra 4'te gelse önüme çok mutlu olurdum. Allah'a şükür Defne sevdi ve epey bir et yedi.
Sonra bahçeye geçtik. Çayımızı içtik.
Restoran çok güzeldi. Bahçe de çok güzeldi. İçinde çok güzel kokan ağaçlar sarmaşıklar vardı. Manzara da gayet iyiydi. Batman'da olabilecek en güzel manzara diyelim.
Defne kendisi ile neredeyse yaşıt olan S.'le birlikte oynadı durdu. Tam denk geldi. Çocuklar gayet güzel anlaştı. S.'in babaannesi rahatsızlandığı için babalarını İstanbul'da bırakıp anne kız katılmışlar tura. Öyle şanslıyım ki. Ben de S'in annesi ile oturdum muhabbet ettim. Çok harika bir insanla tanışma fırsatı buldum böylece.
(Batman Ziyade Et Lokantası tek kişilik tabak 750 TL)
Çay faslından sonra otobüsümüze binip Batman'dan devam ettik. Batman gayet güzel bir şehirmiş. Nedense hep kara kara kasvetli bir şehir hayal etmiştim ama hiç de öyle değildi. Gayet güzel evler sokaklar vardı.
Şehir dışına çıkınca her tarafta Siirt fıstığı tarlaları gördük. Her yere ekmiş insanlar.
Bunun dışında tarlalarda gelincikler öbek öbek çiçekler vardı. Tam bir ilkbahar havası vardı her yerde.
Raman dağlarında ilk kez petrol kuyuları gördüm. Ben petrol kuyusu denilince devasa komplex bir sistem bekliyordum. Ereğli Demir Çelik fabrikası gibi bir yapı zannediyordum ama filmlerden de bildiğimiz petrol kuyuları gördük. Bu kuyular anneannemin bahçesindeki tulumbanın büyüğü gibi görünüyor gözüme. Bunun ürettiği petrolden ne olacak. Tamamen cahilliğimden söylüyorum tabii ki. Belki de bir göz yanılmasıdır göründüğü kadar basit değildir. Belki basit ama etkili bir yöntem de olabilir elbette.
Etrafı seyrede seyrede ilerledik. Öğle 13.00 civari Hasankeyf'e geldik.
2003 ya da 2004 yılında arkadaşlarla Hasankeyf'e gelmiştim. O zamanlar bu kadar meşhur değildi. Çok otantik etkileyici bir yerdi. İnsanların da yaşadığı mağaraların yanından geçip kilimlerle kaplı bir mağara kafede otantik minderlere oturmuş manzaraya bakıp çay içmiştik. Çok güzel duygularla hatırlıyorum o zamanları. Aşağıda suyu iyice azalmış Dicle Nehri'nde tahtlar vardı. Bazı insanlar suyun kenarında ayaklarını suya uzatıyordu.
Binlerce yıllık bu tarihin yok olup gideceğini o zamanlardan biliyorduk. O bilinçle izledik o gün o büyüleyici manzarayı.
Sonra yıllar yıllar sonra 2013-2014 civarı annem babam ve Osmancığımla gelmiştik buraya. O zaman mağaralara geçiş yasaklanmıştı. Yan tarafta bir sokak kurulmuştu. Bir sürü kafe hediyelik eşya dükkanı vs eklenmiş daha turistik bir yer haline gelmişti. Kalabalıklaşmıştı.
Biz o gün ırmağa bakan bir lokantada yemek yemiştik. O meşhur köprüde dondurma yemiştik ki hava o gün çok çok sıcaktı.
O gün Hasankeyf'den otantik bir kilim almıştım ki hâlâ çok beğenirim. Mardin'de yaşarken de kullanmıştım ama şu anda evimde onu serecek bir yerim yok ama hâlâ saklıyorum. Bir de önceki gidişimden de gerçek koyun yününden küçük bir kilim daha almıştım. Mardin'de iken babacığım hep onun üzerinde namaz kılardı, Allah rahmet eylesin. Osman da kendine bir koyun yününden kilim almıştı Edremit'te evde o da duruyor.
Bu sefer yani 2026 'da olacak olan olmuş. Hasankeyf sular altında kalmış. Şu anda hatıralardan biraz daha prim yapmaya, ardda kalan artık ne varsa o şeyi paraya çevirmeye çalışan bir esnaf var daha da hiçbir şey yok Hasankeyf 'de.
Eski o büyüleyici havadan eser yok şimdi. Burayı görünce güzel bir şeyi artık ebediyen kaybettiğinin bilgisinde olanların hüznü ile çok üzüldüm. Ağlamamak için kendimi zor tuttum.
Eski Hasankeyf'den taşınabilir olanları geriye taşımışlar. Taşınamaz olan tarihi varlıkları koruma altına alarak sular altına bırakmışız. Şu anda her yer çok yapay.
Bir daha gelmek istemeyeceğim bir yer olmuş burası.
Biraz manzaraya bakıp Yolgeçen Han'da oturduk. 16 kardeşi olan Hasankeyf'li bir adam eski ve yeni neler olduysa anlattı. Biz de bir kahve söyledik. Benim Türk Kahvesi kültürüm hiç yok. Lakin burada içtiğim özel karışım kahve yani Hilve Kahvesi harikaydı. İçinde bal süt ceviz vs varmış.
Unutamayacağım harika bir lezzetti.
(Hasankeyf Hilve Kahvesi: 100 TL)
Defne'ye ve arkadaşı S.' e de dondurma aldım.
( Dondurma topu 50 TL, toplam 200 TL)
Kahvelerden sonra 10-15 dakika serbest zaman vardı. Biraz etrafı gezdik. Zaten pek de bir şey yok.
Bir kilimci dükkanında Edremit'te pikniklerde sürekli kullandığımız annemin örtüsünün aynısını gördüm. Şu deseni görür görmez yüzlerce hatıra canlandı zihnimde.
Burada bir geçitten geçerken yüzlerce kırlangıcın tavana yuva yaptığını gördük.
Zaten Batman'dan beri çok kuş görüyoruz.
Neden Edremit'te, babamın köyünde ya da İstanbul'da hiç kırlangıç görmüyoruz şu an çok merak ediyorum.
Buradan ayrılıp Midyat'a doğru hareket ettik. Yaklaşık bir saat yol gittikten sonra Süryani kültürün kalbi olan Mor Gabriel Manastırı'na yani Deyrulumur'a geldik.
(Mor Gabriel Manastırı giriş 200 TL)
Mardin'de yaşarken de burayı çok duymuş ama hiç gelememiştim. Demek ki nasip bugüne imiş.
Daha manastıra yaklaşırken insan farklı bir yere gireceğini anlıyor. Etrafta göz yoran hiç bir yapı yok. Sadelikle muhteşem bir zenginlik var.
Mor Gabriel Manastır'ı çok sakin etkileyici ruhani bir yer. Zaten içeri girer girmez uhrevi çok güzel bir koku karşılıyor sizi. Her yer tertemiz. Karışıklık fazlalık hiç bir şey yok. Sadece sadelik ve temizlik.
Diğer kiliselerde özellikle de katolik kiliselerinde bulunan kasvetli hava Süryani kiliselerinde hiç yok.
Adımınızı manastıra atar atmaz bir dinginlik bir maneviyat sarıyor insanı. Burada yaşamış ve hâlâ yaşayan insanların samimiliğine veriyorum bu durumu.
Manastırda temiz yüzlü hoş bir genç bizi güzelce gezdirdi bilgilendirdi. Kendisi de Süryani anladığım kadarı ile.
Şu anda burada aktif olarak kalan hocalar rahibeler ve öğrenciler varmış. Hâlâ her gün belli saatlerde dua edilirmiş.
İki ayrı odada burayı kuran kurucular Mor Gabriel ve Mor Samuel çok sade bir mezarla -odada hiç bir şey yok- burada yatıyor. Odada sadece kabarık bir yer var o kadar. Etrafta ise yaklaşık 15 tane mezar var ama içlerinde 12.000 tane din adamı yatıyormuş. Hepsi de kayıtlıymış ve biliniyormuş. Din adamları ölünce elbiseleri ile bir sandalyeye oturur vaziyette yüzleri doğuya dönük bir şekilde gömülürmüş. Doğuya doğru oturuyorlar çünkü İsa Mesih doğudan gelecekmiş oturuyorlar çünkü onu saygılarından ötürü yatarak karşılamak istemiyorlarmış. Yeni birisi öldüğünde ise eski kemikler kenara alınıp yenisi sandalyeye oturtuluyormuş.
Bir de sadece bir odada azıcık kalabilmiş duvar süslemelerini gördük. Ayasofya'da da benzeri varmış. Bu süslemelerin geri kalanı işgaller sırasında sökülüp yakılıp yok edilmiş.
Kalabalalığa rağmen çok etkilenerek çıktık buradan.
Keşke Mardın'de iken bir araba kiralayıp gelseydim. Eminim o zamanlar çok daha tenha olurdu.
Buradan uhrevi ve çok güzel duygularla ayrılıp Şırnak'ın İdil ilçesinde bulunan Kiwex Ezidi Köyü'ne (Mağara Köy'e) geldik.
1200 yıllık geçmişi bulunan bu tarihi köyde şu anda yaşayan yok. Uğradıkları zulümlerden dolayı burayı terketmişler. Ama yine de bir Ezidî ölünce gelip buraya gömülüyorlarmış.
Mezarlar ilginçti. Tavus Kuşu Ezidilikte çok önemli bir figürmüş.
Ezidîlik inancı ve köy hakkında bilgi aldıktan sonra tepedeki anıta çıktık.
Her tarafta bolca bulunan gelinciklerin de fotoğrafını çekip ayrıldık buradan.
Yaklaşık bir yarım saat kırk beş dakika içinde Midyat'ta idik.
Rehberimiz biraz gezdirdi bizi.
Önce bizi bir kaçakçıya götürdü. Orjinal kaçak parfüm satıyorlarmış. Ben de 2 tane parfüm aldım. (Tanesi 1000 TL) Güya orijinal ama mesela bu yazıyı yazarken kendimi kokluyorum bir gram koku yok. Oysaki daha bir yarım saat önce bol bol boca etmiştim üstüme başıma. Evet aradan geçen yarım saatte bir koku molekülü dahi kalmamış. Zerre kalıcılığı yok. Zaten 1000 TL'ye parfüm mü olur? ( Aslında olabilir gibi de gelmişti. Türkiye'ye girişte dünya kadar vergi kesiliyor, kar marjı da düşükse neden olmasın demiştim.)
Midyat parfüm alışverişimi hayatımdaki en aptalca en saçma alışverişlerimden biri olarak kabul ediyorum saçma sapan alışverişler listesinde ilk 10'a yerleştiriyorum.
(Jadore ve Narcissos Rodriguez parfüm Toplam 2000 TL)
Ardından Midyat Sokakları'na daldık, Tarihî Midyat Evleri'ni dolaştık. Daha doğrusu dolaşmaya çalıştık. Korkunç kalabalıktı Midyat. Gezilmiyordu. Hani Mahmutpaşa, Eminönü Vapur iskelesi nasılsa öyle idi. Vıgır vıngır insan kaynıyordu her sokak her tarihî ev.
Ben buraya gelmişken bol bol takı alırım diyordum ama bayramın 1. günü olduğundan takı dükkanlarının çoğu kapalı idi. Sadece bir iki dükkan var açık olan, onlar da çok kalabalıktı. Benim çok sevdiğim ve internetten çok alışveriş yaptığım Söğütlü Silver da kapalı idi.
Ben daha önceleri 2013 yıllarında buralara gelmiş bol bol gezmiştim. (İyi ki de!)
Hiç gezemeden ve daha takı bakamadan Defne mızıklamaya başladı. Zaten de gezilmiyordu. Biz de N. Hanımla çocukları alıp Cevat Paşa Camisi'nin avlusuna geçtik. Cevat Paşa Camisi de tarihi bir mekan bu arada. Camiyi gezdik.
Bahçede tahta iskemlelere oturup çay içtik.
Saatimiz gelince de otobüslere geçtik. Bizim arkadaşlardan biri yaş yeşil nohut almış. Herkese ikram etti. Bizim köyde de olur bu nohutlar. Gruptakiler ile bu sırada biraz kaynaştık.
Buradan çıkınca da Saido denilen bir yere geldik. Bizim Makbul gibi bir yer.
Buradan tarçınlı Mardin badem şekeri, beyaz kaplamalı kaju, güllü lokum, Süryani Çubuğu, Defne'ye şeker ve zahter aldım.
( Saido: 1443 TL)
( İstanbul'a dönünce okulda badem şekerlerini ve Süryani çubuklarını dağıttım. Badem şekerleri tam not aldı. Süryani çubukları da gayet leziz bulundu.)
Artık epey geç olmuştu. Midyat'ta Matiat Otel'e geldik. ( Matiat Midyat'in eski ismi imiş.)
Eşyalarımızı odalarımıza bırakıp yemeğe geçtik.
Yemek çok güzeldi. Açık büfe idi. Hepsi de ayrı ayrı çok güzel görünüyordu ve benim aldıklarım çok lezzetli idi.
Defne yemeğin yanına kola istedi ben de aldım.
(Kola tanesi 150 TL )
Sonra da kendime ve N. Hanım'a çay aldım.
(Çay bir bardak 30 TL)
Yemekten sonra kızlar etrafı keşfetmek istedi. Ben de gezdirdim. Bahçe çimli güzel bir bahçe idi. Salıncaklar hamaklar vs vardı.
Epey bir bahçede vakit geçirdikten sonra odamıza geçtik. Oda gayet temiz ve havadardı.
Kısaca otelimiz temiz rahat ve güzeldi.
Matiat Oteli'ni beğendim.
Bugün harika güzel verimli bir gün geçirdim.
2026 Kurban Bayramı'nın 1. günü böyle geçti.
Bugünkü harcamalarım
Mor Gabriel Manastırı giriş ücreti 200 TL
Hasankeyf kahve 100 TL
Hasankeyf dondurma 200 TL
2 adet parfüm 2000 TL
Ziyade Et Lokantası 750 TL
Saido kuruyemişçi 1443 TL
Akşam yemeği kolalar 300 TL
Havalimanında su 70 TL
Otelde 2 adet çay 60 TL
Defne'ye benzinlikten çerez 100 TL
Toplam 5223 TL (ıvır zıvırlar hariç)


















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder