Bugün sabah 05.00'de uyandım. Otelimizden manzara çok hoştu. Önümüzde kocaman masmavi bir yüzme havuzu var.
Kahvaltı 06.00'da başlıyordu. Matiat Otel'de güzel kahvaltımızı aldıktan sonra 07.15'de yola çıktık.
Yaklaşık 1.5 saat süren bir yolculuktan sonra Cizre'ye ulaştık.
Cizre kelime olarak nehirlerle çevrili toprak parçası anlamına geliyor. Bu nehir Dicle olsa gerek. Cizre tarihi ise MÖ 4000 yıllarına dayanır. Nuh Tufanı sonrasında Nuh'un oğullarının burayı inşa ettiğine inanılır. Eski ismi Cezeri imiş sonradan Cizre'ye çevrilmiş. Mezopotamya'nın en önemli tarihi merkezlerinden biri olan Cizre El-Cezeri gibi pek çok isim çıkarmış.
Ben Cizre'yi Cezeri'den ve Ulu Cami'nin meşhur kapısından dolayı çok merak ediyordum. Sularla çevrili biraz geri kalmış ama havası ayrı suyu ayrı egzotik güzel bir yer olarak hayal ediyordum. Eski Hasankeyf'de ya da Eski Mardin'de bulduğum o farklı havayı teneffüs etmeyi bekliyordum.
Lakin Cizre hiç de hayal ettiğim gibi bir yer çıkmadı.
Kuru çorak sevimsiz bir yere geldik.
Önce Cizre Kalesi'ni gören bir parka geldik ki park bakımsız ve pisti.
Her yer kupkuru.
Burada ilk ilgimi çeken şey her binanın üstünde yuvarlak su tankları oldu. Her binada mutlaka var.
Evler ise estetik zevkten epey yoksun.
Cizre güzel görünmüyor.
Bir güzellik görmeye, bir güzel ayrıntı bulmaya çalışıyorum ama nafile.
Sonra otobüslere binip yine biraz ilerde Abdaliye Medresesi'ne geçtik. Memu Zin hikayesini dinleyerek türbelerini ziyaret ettik.
Burası yani bu medrese sevimli hoş çekici bir yer olabilir, bir potansiyel var ama şu anda hiç bir şey yok diyebilirim.
Daha sonra Ulu Cami'ye geçtik ki burası etkileyici idi. Manevi bir havası vardı. Oldukça beğendim.
Basamaklı eğri minaresi, siyah taştan yapılmış duvarları ve değişik sütun yapısı ile oldukça dikkatimi çekti.
Huzurlu güzel bir ortamı var.
Ulu Cami'nin avlusunda hocaların ders verdiği odalar var. Bu odaların kapıları minicik. Mecburen epey bir kafanızı eğip geçiyorsunuz ki bu bilerek yapılmış.
Mardin'de de medreselerde kapılar insanlar saygı göstererek girsin diye küçük yapılmıştı ama buradakiler iyice küçük.
Burada Ulu Cami'de o eski zamanların havasını biraz teneffüs edip manevi olarak gıdalandıktan sonra Hz. Nuh Türbesi'ne geçtik.
"Rabbim! Beni, ana babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlerin de ancak helâkini arttır.”
"Ey Rabbim! Şüphesiz kavmim beni yalanladı. Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve benimle beraber olan mü'minleri kurtar."
Bu kadar değerli bir insana verilen hürmet bu mudur? Bizim köyde mezarlıkta şehidimiz var onun kabri bile çok daha özenli bakımlı. İstanbul'da Yuşa Tepesi ya da Eyüp Sultan aklıma geliyor kıyaslama yapmadan edemiyorum.
Hemen Nuh'un ( aleyhis-selam) yan tarafına da El-Cezeri gömülmüş. Nedense acıdım adama. Bizim vatanın okumuş etmişe hatta inandığı peygambere verdiği değer işte bu.
Yani ne demek istediğimi anlamanız için türbenin hemen yan tarafında bulunan camiyi koyuyorum buraya.
Hz Nuh'un yanına yaraşır bir cami mi bu?
Bu kadar estetik zevkten yoksun çirkin bir cami daha var mı?
Sırf El-Cezeri için bile bir kültür merkezi bir havuzlu ağaçlı ferah bir mekan yapmaları lazım gelmez mi?
Şu anda böyle lakin geçmişte Cezeri de Hz Nuh da burada yattığına göre demek ki eskiden buralar ilim irfan merkezi olmuş. Belki de benim beklediğim, zannettiğim şey çağlar öncesine ait bir kare.
Buradan çıkınca yine bazı türbeler önünden geçtik.
Sonra da Kırmızı Medrese'ye geldik.
İşte burası güzeldi. Tertemiz bakımlı bir yer. Biz gelmeden önce etrafa su dökülmüş, taşlar güzelce yıkanmış. Eski mekanlar yıkanınca yağmur kokusu gibi hiç bir şeye benzemeyen ama daha farklı, bir toprak kokusu değil de taş kokusu olur ya öyle, her taraf temizlik kokuyor. Güzel bir ilahi de açılmış. Birisi buraya güzelce bakmış ilgilenmiş belli. İnsan bir nefes alabiliyor.
Medreseyi gezdik ki burası halen aktif olarak kullanılıyormuş. Öğrencileri varmış.
Burada en çok ilgimi çeken şey minicik tek kişilik çok küçük odalardı ki hücre desek daha doğru olur, buralar itikaf odası imiş. Hiç itikaf odası görmemiştim. Kayseri'de bir çilehane görmüştüm bu ise daha da farklı bir şeymiş.
Çıkarken buranın yöneticisine özel teşekkür ettim.
Sonra yine zevksiz sokaklardan geçerek aracımıza geçtik.
Şehri geçerken fırınların önünde hep kuyruk vardı. Biz de ekmek kıtlığı falan mı var bu ne kuyruğu diyorduk. Meğerse buranın halkı fırınlara kebab güveç vs tepsisi verirmiş. Kuyruk, pide lahmacun güveç kuyruğu imiş. Bayramın 2. günündeyiz. Herkes etini veriyor tabi.
Cizre'den Allah polisimize askerimize sağlık personeline ve burada yaşamak zorunda olanlara yardım etsin diyerek ayrılıyorum. Burayı okuyan Cizre'li olan biri varsa da kusura bakmasın lütfen. Ne demek istediğimi en iyi onlar anlar.
(Güncelleme: Bu yazıyı yazdıktan sonra internette günlerdir Cizre'yi inceliyorum. Aslında sosyal medyada gayet de güzel görünüyor. Lakin biz gittiğimizde hem hava çok sıcaktı hem bayramdı etrafta kimseler yoktu herhalde o yüzden gözüme çok sıkıcı çok sevimsiz göründü bu şehir. Yoksa normal zamanda ve havada çok daha güzelmiş.)
Buradan Kasrik Boğazı'na geldik.
Kasrik Boğazı da ticari olarak ya da coğrafi olarak çok önemli bir nokta imiş.
Burada dağlar o kadar tuhaf ki. Doğa nasıl böyle bir şey oluşturmuş anlamak çok güç.
Kasrik Boğazı'nın tam karşısında ırmağın yanındaki çay bahçesine geçtik.
Eminim normal zamanlara burası çok daha güzeldir.
Ağaçlık gölgelik bir yer. Irmağın sığ yerlerine tahtlar atılmış. Ama bugün bayram ve her yer çok atıl. Bizden başka kimse yok.
Çalışanlar kenara çekilmiş masa sandalyeri ayarladılar. Bazılarımız hemen tahtlara yerleşti. Görevliler hızlı hızlı bize çay yetiştirdiler.
Sonra çok açık daha tam da demlenmemiş çay getirdiler.( Vakit sınırlı mecburen böyle oldu. Eminim normal zamanda çok daha güzel yapıyorlardır çayları.) Burada çay 15 TL idi.
Burada tek bir devasa demlikten çayı akıtıyorlar bizim gibi su ayrı demlik ayrı değil.
Bir de tuvalette kağıt havlu tuvalet kağıdı ve çok güzel kokan kaliteli bir sıvı sabun koymuşlar ki şaşırdım. Çünkü bu coğrafyada temiz bir tuvalet bulmak büyük bir şans, hatta tuvalette bir sabun olması ise bir mucize sayılır. ( Tur boyunca daha da böyle bir şey görmedik zaten.)
Biraz da burada soluklandıktan sonra yola revan olduk.
Kuru kuru dağlardan devam ettik. Bu dağlarda kayaların üstünde o kadar az toprak kalmış ki sanki bir kuvvetli rüzgar esse hepsini götürüverecek. Sanki birileri kupkuru kayaçların üstüne bir avuç toprak atmış gibi. İlkokuldan beri bize öğretilen erozyon nasıl olur topraklarımız nasıl kaybedilir, burada içim sızlayatak görüyorum.
Uludere Yemişli Köyü'nde bir mola verdik. Burada da yani lokantada menü gibi bir şey yoktu. Aslında farklı bir yerde yemek yiyecekmişiz ama bayram dolayısı ile orayı kapatmışlar. Orada bulunanlar şimdi şu anda yemek yiyeceğimiz yeri rehberimize tavsiye etmişler.
Bize sadece lahmacun ve pide yapabileceklerini söylediler. Defne için mercimek çorbası kendim için bir lahmacun istedim. Lahmacun çok güzeldi. Sonra bir tane daha istedim. Bir de ayran aldım.
Buraya çok az ödedik.
(Has Diyar Lahmacun Şırnak: 245 TL)
Uludere'de en tuhafıma giden şey etrafta erkeklerin şalu şepik kıyafetleri oldu. Benim gerilla kıyafeti olarak bildiğim şey (Teröristler için bu kıyafetler özel üretiliyor zannediyordum.) burada yöresel bir kıyafetmiş. (Diğer ihtimal köyde herkes gerilla olabilir.) Erkeklerin beline sardığı şutik kemerleri, başlarına taktıkları cemedani başlıkları görünce bir ürpermedim de değil, elim ayağım bir anlık kesildi. Etrafta pek çok kişi bu şekilde dolaşıyor.
Aşağıdaki fotoğrafı trendyol sitesinden aldım.
Burada insanlar bize çok güzel davrandılar. Zaten her yerde gayet güzel kibar ve ince davrandılar. Bizim halkımız ne güzel bir halk gerçekten gezdikçe daha da seviyorum ülkemi.
Buradan çıkıp dağlar tepeler aşıp uzun uzun yolculuklardan sonra Çukurca'ya geldik.
Cizre Şırnak İkizce'deki kuru çorak doğa Doğu Anadolu Bölgesi'ne gelince dönüştü güzelleşti.
Çukurca uzaktan o kadar güzel görünüyor ki.
Buradan dağ manzaraları harika...
Fotoğraflarım gözümün gördüğünü gösteremiyor.
Kat kat yükselen dağlar...
Burada eski Çukurca Evleri'ne geldik. Şimdilik bir tanesini restore etmişler. Çok beğendik.
Buradan hemen ayrılacaktık lakin gruptakiler kahve içmek istedi. Bir kahve molası gerçekten iyi olurdu. Rehberimiz de bugün bayram, burada öyle bir yer bulamayız ki dedi. Gruptan arkadaşlar hemen oradan geçenlere sordu. Bir tane İstanbul'da da şubesi bulunan bir kahveci varmış. Orası açıkmış. Hemen oraya gittik. Herkes kahve söyledi. Yine bayram dolayısı ile personel sıkıntısı vardı. Epey bir beklettiler bizi. Ama biz de bu sırada gruptakilerle epey kaynaştık.
Ne kadar güzel insanlar var grupta.
N. Hanım yani Defne'nin arkadaşı'nın annesi mimar. Hiç gitmediği ülke yok. Şimdilerde emekliye ayrılmış kendini hat yapmaya kitap okumaya dinlenmeye vermiş. Bir tane fen bilgisi öğretmeni Kayseri'den katılmış bu tura. Karı koca ikisi de öğretmen bir aile vardı bir de, çok sempatiklerdi. Bir tane gayet sosyal işbilir tavırlı Doğubeyazıt'lı bir kız annesi ile gelmişti. Kendisi bir elektrik firmasında personel şefi mi kontroller mı tam anlamadım öyle bir işte çalışıyormuş. Bir tane kadın mücevher tasarımcısı imiş. Bir tane hep yalnız takılan kimse ile pek konuşmayan ama sevimli bir kız vardı. Bence o da ögretmen. Arkamda bir anne ve oğlu vardı ki ilk başta- sadece ben değil herkes- onları karı koca zannetmiştim. Bu geziden sonra kesin boşanır bunlar diyordum.( Kadın adama sürekli müdahale ettiği için) meğer ana oğulmus ki kadın nasıl bu kadar genç kalabilmiş hayret. Bir tane Kadıköy Moda'da oturan 71 yaşında kısa sarı saçlı her köpek gördüğünde acaip heyecanlanıp gözleri parlayıp gel çocuğum, çocuğum gel diyen bir kadın vardı O kadın da o kadar genç gösteriyor ki yaşıt olsak inanırdım. Her gün yüzmeye pilatese gidiyormuş.
Otobüste en önde akraba olduğunu tahmin ettiğim 2 yaşlı kadın oturuyor. Abla kardeş ya da kuzen olabilirler. Sapsarı saçları başarılı makyajları ile oldukça bakımlılar lakin kimse ile muhatap olmuyorlar. 2 tane genç erkek var. Oldukça neşeliler ama bu gezi onları pek tatmin etmemiş gibi, buralardan pek zevk almıyorlar. 1 tane genç kız Ataköy'de köpekleri ile oturuyormuş. Her gün sahile gidip köpeklerini gezdiriyormuş. Her gittiğimiz yerden hatıra eşyalar aldı. Bir tane kız o kadar tatlı o kadar tatlı ki ama hakkında pek bir şey öğrenemedim. Sadece Van'da gezerken evde onun da kedisi varmış kendi daha doğrusu annesinin cins kedisinin fotoğrafını gösterdi Defne'ye. Kedi kardeşim bu benim dedi. Bir tane de gezmeyi çok seven sportik bir bey vardı. Bunun dışında bir de ton ton bir amca ve eşi vardı ki Van'da çocuklara tomar tomar para dağıtmıştı. Bir de temizlik işleri yapan H. Hanım vardı ki o da Defne ve arkadaşına bakıp bakıp kızlar kızlar yüreğim sızlar diyordu. Ne kadar gülse de gözlerinden silemedigi bir hüznü vardı. Bir de annesinin dantellerini kendine kıyafet yapan bir hanım vardı ki o da şeker gibi bir kadındı. Benim yan koltuklarda oturan bey yolculuk boyu tez gibi bir şey okuyup durdu. Eşi de sürekli kitap okudu.
Öndekiler, yaşlı amca ve eşi de yol boyu çok güzel komşuluk yaptı bize.
Bir de Defne ve arkadaşının sinir olduğu (bence gayet de normal) bir kadın vardı. Defnelere dil falan çıkarmış. Bence şakasına yapmıştır ama kızlar epey gıcık kapmış. Kocası olduğunu tahmin ettiğim bey ise otobüste ondan ayrı oturuyordu. Gezerken asla yanyana gelmiyorlardı. Adamda her zaman herşeyden bıkmış çaresizim napayım bakışları vardı.
Kısaca otobüste herkes çok iyiydi tatlıydı. Sorun çıkaran sinir kimse yoktu. Herkes her zaman tam vaktinde arabada idi. Hiç kimse kimseyi bekletmedi. Her yerde her ortamda gayet saygın idiler. Bir sorun olduğunda güzellikle ifade edebiliyorlardü. Bu ortamda bu insanlarla bulunmaktan keyif aldım.
Cafede oturuduk sohbet ettik. Manzarayı seyrettik.
Bence çok güzeldi.
Sonra da güzel duygularla Çukurca'dan ayrıldık.
Yine dağlar dağlar karlı dağlar aştık.
Hakkari'ye doğru tabiat çok çetinleşti. 2 vadinin arasında hep Zap nehrini takip ederek ilerledik. Zap o kadar kuvvetli akıyordu ki. Ömrümde bu kadar sulu coşkun akan bir ırmak görmedim.
Manzaralar da muhteşemdi. Bir ara Irak sınırına geldik. Nehrin öte yani Irak'mış. Bu tarafı ise Türkiye. Irmak o kadar azgın ki herhangi bir tel vs ihtiyaç yok arada.
İnsanlar nehir kenarında piknik yapıyorlardı. Her tarafta şelaleler vardı. Bazen çok yüksekten bazen dağların içinden bazen de yerden bitiyordu bu şelaleler. Bu masmavi şırıl şırıl akan köpüklü sular bir müddet sonra çamurlu deli gibi akan Zap Suyu'na karışıyordu.
Buralarda minik sızıntılara küçük çocuklar ayaklarını sokuyordu. İnsanlar bu muhteşem doğada plaj sandalyelerini masalarını kurmuşlar ailecek piknik yapıyorlardı.
Bazen bu insanlar gülerek bizim otobüse bakıp el sallıyorlardı.
Tabi ki biz de onlara.
Bazen de yerlere örtü sermiş coluk çocuk genç yaşlı oturmuş kalabalık aileler görüyorduk. Ağaçlara eski usul salıncak yapmış oluyorlardı. Çocuklar çok sınırlı da olsa minik alanda top oynuyordu. Ne kadar şanslı olduklarını farkındalar mı acaba?
Bu coğrafyada evler belirgin bir şekilde güzelleşti. Bahçelerinde güller açmış bakımlı evler. Bazen bu evlerin penceresinden bir görenin asla unutamayacağı çok güzel bir kız etrafa bakıyordu. Bazen de hayatta (evin önünde oturulan balkon gibi ama etrafı açık yer ) bir teyze bastonuna yaslanmış bayram günü etrafına topladığı evlatlarına gururla bakıyordu. Bazen güzel giyimli bir kadın çocukları ile kimbilir nereye gidiyordu.
Hoş kadınlar sülün gibi güzel kızlar, sağlıklı gürbüz erkekler ve oynayan zıplayan gülen pembe yanaklı çocuklar.
Hepsi de bu eşsiz tabiatta dekoru tamamlıyor ve ne kadar güzel görünüyordu.
Hakkari'ye yaklaştıkça yol daha da çetinleşti
Zap Suyu'nu takip ede ede dağları yara yara ilerledik.
Bu yollar zamanında nasıl yapılmış? Eskiden dinamit yokken atla eşekle buralara nasıl gelebilmişler? İnsanlar o kadar yer dururken neden buralara yerleşmiş ben akıl sır erdiremedim.
Hakkari'ye yaklaşınca önce seyir terasına çıktık ki manzara çok hoştu.
Tam da manzaraya bakarken dağların ardından neredeyse yusyuvalak -dolunay olmasına 1 ya da 2 gün kalmış gibi - ay doğdu ki çok güzeldi.
Buradan otelimize geçtik.
Hakkari Şenler Otel...
Personel gayet sevimli ve yardımseverdi.
Odamız için ise pis diyemem ama benim bildiğim oteller gibi de değildi. Mesela leş gibi sigara kokuyordu.
Eşyaları yerleştirip dışarı çıktık. Hakkari sokaklarını dolaştık.
Burada her yerde ışgın denilen burada dağ muzu diyorlar bir bitki satılıyordu.
Otelde akşam yemeği vermiyorlarmış. Biz hiç aç olmadığımız için yemek yemedik. Ama arkadaşlardan yiyenler yemeklerin burada harika olduğunu söyledi. Pek çok arkadaş ise yemek bulamamış.( Çünkü bayramın 2. günü.)
Sonra otele döndük.
Çok güzel uyumuşuz.
Harika bir gün geçirdim.
Bugünkü harcamalar
Öğle yemeği 245 TL
Bir de A101'den atıştırmalık bir şeyler...


























Hiç yorum yok:
Yorum Gönder