8/13/2012

BENİM ADIM KIRMIZI

 Hem çok sıcak hem çok uzun ramazan günlerinde bol bol film- belgesel izleyip, gazete- kitap okuyorum.

 "Manzaradan Parçalar " dan sonra dün 'Benim Adım Kırmızı' yı aldım. 

Aslında üniversitedeyken, 12-13 yıl önce ilk çıktığında okumuştum. 

Şimdi ise bu kitabın hem kütüphanemde olmasını istiyorum hem de zaten sıkıcı geçen bu uzun günlerde  - daha çok canımın sıkılma ihtimalini düşünerek hiç bilmediğim bir kitaba başlayıp risk almak yerine - hoşuma giden emin olduğum bir kitap okuyayım dedim.


Yine yeniden çok hoşuma gitti. 

Gayet başarılı bir Orhan Pamuk Kitabı.

7/31/2012

MANZARADAN PARÇALAR, ORHAN PAMUK


Bu bunaltıcı havalarda yapılabilecek en güzel şey eve kapanıp kitap okumak, belgesel izlemek, müzik dinlemek ve iftarı beklemek.

 Yukarıdaki kitabı okuyorum bugünlerde. 

İlk kez Orhan Pamuk'la stajer öğretmenken tanıştım. Bir öğrencim getirmişti okumam için. Kara Kitap o zamanki baskısında kapağı kapkara bir kitaptı. Açtım 2 sayfa okudum, sıkıldım. Ama öğrencime de geri okumadan iade etmeye gönlüm razı olmadı. Ben de her gece ödev olarak 2 sayfa okuyup öyle yatıyordum. Kitap hiç bitmeyecek gibi görünüyordu. Böyle 1-2 hafta geçti. Zamanla kitabın içine girdiğimi, olayları anlamaya başladığımı, kitapta kendimden çok şey bulduğumu fark etmeye başladım. okudukça daha da girdim romanın içine. 

Bir müddet sonra kitabın geri kalan yapraklarının azalmaya başladığını farkettim ve üzülmeye başladım. 

Bu kitap hiç bitmesin ben her akşam yatmadan önce 20-30 sayfa okuyayım ve bu iş ömrümün sonuna kadar sürsün istiyordum.

  Sonra nihayet Kara Kitap bitti. 

Kapağını kapattım rafa koydum.

 O anı hiç unutmuyorum. 

Kitaba bakıyordum ve bir an korktum çünkü kitap bana fısıldıyordu.

 Gerçekten hissettim.

Fısıldadığını duydum ve irkildim.

 Günlerce o fısıltılar kafamın içinde dönüp durdular.

 Kitabı öğrencime iade ettim; bu arada henüz lise 2. sınıf öğrencisiydi. (Ne kaliteli öğrencilerim vadmış benim) 

Sonra ben Kara Kitap da dahil diğer Orhan Pamuk kitaplarınının neredeyse hepsini  aldım ve okudum. 

Hepsini sevdim diyemem. 

İçlerinde Kara Kitap çok özel benim için.

 İstanbul'u da  -İstanbul sevgimden belki- yine çok beğendim.  Benim Adım Kırmızı harika bir kitap. Kar ve Masumiyet Müzesini de beğenerek okudum. 

 Yeni Hayat'ı anlamadım. 

Cevdet Bey ve Oğullarını başladım bitiremedim.

 Saf ve Düşünceli Romancı ilk kısımları tamam da sonradan yazar olmak isteyenler için daha uygun gibi, (Bu
kitabı bitiremedim.)  

Ha burada çevremde Orhan Pamuk okuduğum için çok eleştirildim. Bazı arkadaşlarım Orhan Pamuk'un çok abartıldığını aslında o kadar da iyi edebiyatçı olmadığını söylediler. (Ama bunu söyleyenler onun hiçbir kitabını okumamıştı.)

 Benim çok sevmem de sinirlerine dokunuyordu herhalde... 

Nobel ödülünü aldığında da direk gözler üstüme çevrildi, hedef oldum, eleştirildim.

Orhan Pamuk'un siyasi görüşlerini hayata karşı duruşumu tasvip edersin ya da etmezsin. Adam güzel roman yazıyor ve bence Nobel ödülünü sonuna kadar haketti.

 Son olarak Manzaradan Parçalar kitabını okudum ve bu kitabı da çok sevdim bu kitapta da kendimden çok şey buldum.

7/28/2012

ENGİNARIN BİLE BİR KALBİ VAR

Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain



 Bakımlı Fransa sokakları, kırmızı - yeşil renklerinin uyumu, çocuk Amelie'nin kulağındaki kirazlar, parmaklarındaki çilekler, filmde geçen mutfaklar, Amelie'nin kazakları, ayakkabıları, Amelie'nin şirin evinin penceresi ve penceresinin önündeki çiçekler, Amelie'nin dürbünü, Amelie'nin el yazısı, Amelie'nin kedisi, Amelie' nin hayalgücü, bisiklet yarışlarında koşan at, sinema izlerken göze takılan sinek ve daha pek çok ayrıntı...  

Filmden sonra krem brule kabuğu çatlatmak, mis kokulu bir kahve içmek, sıcak bir çayla tarçınlı bisküviyi yemek, Fransa sokaklarında turlamak, bir kanalda taş sektirmek, mercimek çuvalına elinizi daldırmak gibi hisler içinde buluyorsunuz kendinizi. 

Mutluluk, hayatta küçük ayrıntıları görme isteği beliriveriyor içinizde. 

Film müziklerini de unutmayalım; bir harika.

 Nasıl oldu kaçırdım, izlemekte bu kadar geç kaldım deyip hayıflanıyorum şimdi.

Unutulmaz replikler..

- Ben kimsenin gelinciği değilim.

- Siz bir sebze bile olamazsınız bayım, çünkü bir enginarın bile kalbi vardır.

- Sensiz şimdiki duygularım ancak geçmişin kuru bir kabuğu olabilir.

7/12/2012

İKİ DARBE ARASINDA



Tatilde kardeşim bu kitabı getirmiş. 

Uzun zamandır methini duymuş ama okumaktan imtina etmiştim.  

Okuyabileceğimi hiç zannetmiyordum. 

Çünkü darbe, siyaset , ergenekon...   

Bu terimler bana son derece itici geliyor.  

Bir gün şöyle bir karıştırayım dedim ve öyle kaptırdım ki  kendimi, kitabı bir solukta okudum bitirdim.

    Kitabın kapağını kapattığım gün akşam saatlerce uyuyamadım.

Bağnazlık ve yobazlık yüzünden ülkemizde saçma sapan neler dönmüş, ne kadar çok hayata kıyılmış, insanlar neler çekmiş.

 Bu kitaptan pek çok ders çıkardım. 

 Bugün rüyamda da İskender Pala'yı gördüm ve bu yazıyı yazıyorum.

 Kendisine çok teşekkür ederim.

6/22/2012

MARDİN TELKARİSİ

 Buraya geleli neredeyse 4 ay oldu. 

Okullar  kapandı. 

 Memlekete dönüş vakti yaklaştı. 

Hediye olarak memlekete ne götürsem diye düşünürken Mardin'e özgü telkariler aklıma geldi. 

Aslında ilk zamanlar hiç beğenmiyordum, kim alıyor ki bunları diyordum.

 Oysa dün eski Mardin'de dolaşırken beyaz bir dantele benzeyen Mardin telkarilerinin ne kadar narin, ne kadar ince işçilikli ve ne kadar güzel olduğunu keşfettim. 

Önce kardeşimin eşine sevgili gelinimize zarif bir  telkari broş aldım.

Şöyle bir şey...


TELKARİ BROŞ MARDİN 20 TL

         Öyle hoşuma gitti ki sonra kendime ve küçük kardeşimin müstakbel eşine de benzer broşlardan aldım.


     
  TELKARİ BROŞLAR MARDİN  20 TL - 20 TL - 30TL

 vee ardından bir de kendime telkari yüzük aldım.



 TELKARİ YÜZÜK MARDİN 20 TL

 Kardeşime Mardin'e özgü fincan takımlarından aldım. Aldıktan sonra o kadar çok beğendim ki  bir tane de kendime de aldım. Sonra da benim minik olan diğer kardeşimin başı kel mi dedim  bir de ona çeyiz olarak hatıra Mardin fincanlarından aldım.



          Fincan Takımı Mardin 35 TL

 Tabii daha alınacak şeyler var; Mardin badem şekeri, iç badem, menengiç kahvesi ... 

Aklıma gelenler...

Umarım hediyelerimi beğenirler.

6/14/2012

MİDYAT GEZİSİ


MİDYAT KONUKEVİ
               
   
Mardin'e gelmişken Midyat'a gitmemek olmaz elbette.

 Geçen cumartesi Midyat'a gittik arkadaşlarla.

  Mardin'den Midyat dolmuşla bir saat sürüyor.

 Midyat'ın yolları bizi çok şaşırttı. 

Biz çöl benzeri yerler beklerken yemyeşil köyler gördük. Her yer badem ağaçları ile bağlarla doluydu. Hatta Yeşilli diye bir belde var ismi gibi öyle yeşil ki, burası Mardin deseler inanamazdım.

Midyat' ta gezilecek fazla bir yer yok.

 İlk olarak fotoğraflarını paylaştığım Midyat Konuk Evi'ne gittik. 

Bu mekanda Sıla diye bir dizi çekilmiş zamanında. 

Kim bilir birileri yaşarken ne canlı, ne hayat dolu, ne güzel bir konaktı burası. 

Binadaki taş işçiliği mükemmel. 

Hele aşağıda gördüğünüz balkona bayıldım.

 Buradan Midyat'ı seyrederken kendimi Asmalı Konak'taki Sümbül Hanım gibi hissettim. 

En üst katta terastan manzara süper. 

Tek sorun korkunç sıcak ve güneş. Midyat'a gelmeyi düşünen varsa bulutlu bir havayı tercih etmeliler ya da en azından hava durumuna bakıp öyle gelsinler ya da en iyisi baharda gelmek.



İnsan ağzından çıkan her cümleye dikkat etmeli.

 İstanbul' da yaşarken daha MEB, Mardin aklıma dahi gelmezken takip ettiğim bir site vardı; Midyat Söğütlü Kuyumculuk.  Ara ara bu sitedeki takıları incelerdim. 
Bir gün anneme beğendiğim takıları gösterip "Bak anne, ben birgün Midyat'a gidip bizzat kendim bu dükkandan takı alıcam." demiştim. 

  Sonra unuttum gitti.

Midyat' ta dolaşırken bir gümüşçüye girdim. Benim takılar aynen orada durmuyor mu! Dükkanın ismini de görünce bir anda hatırladım. Evet annemle konuşmamın üzerinden daha bir yıl bile geçmemişti ve ben Midyat'ta idim ve o çok sevdiğim dükkandan takı alışverişi yapıyordum. Allah duamı kabul etmiş. 

 Bu da gezimin en duygulu anı oldu.




 Zümrüt takımım Midyat'tan 100 TL  
      
Midyat'ta ara sokakları gezdik. 

Kiliselere gittik ama kapalıydı. 

Eski taş evleri gördük.

           Sonra acıktık ve Midyatın meşhur Gelüşke Han denilen mekanında yemek yedik.

 

    Gelüşke Han Midyat

  Gelüşke Han otantik bir restoran.

Böyle bir ortamda Midyat'a özgü yemekler yemek istiyorduk.  Ama bir daha Midyat'a gidersem oraya yeniden gitmem.  Çünkü Gelüşke Han'a gittik, oturduk, servis çok korkunç yavaştı. Masamızıdaki tabakların kaldırılması, masanın silinmesi için belki 15-20 dakika bekledik. Hadi neyse olabilir, kalabalık dedik. Ben midyat tava istedim ( 15 TL) gelen yemeğin içinde abartmıyorum 3-4 parça et vardı. Belki de öyle oluyordur bilemiyorum ama aç olsam dişimin kavuğuna bile sığmaz yanında hiçbir garnitür yoktu. Hadi ona da bişey demeyelim. Yemeğin sonunda verilen  (Her yerde ikram olur bu çaylar. İlk kez Gelüşke Han'da gördüm böyle bir şey. )  çayların dahi parasını aldılar. Hem de herkeze  1-2 tl fazladan hesap çıkarttılar. Bir de buna ilaveten paramızın üstünü de ödemediler. Yanlış anlaşılmasın sorun yemek parası değil sorun müşteriyi yolunacak kaz gibi görmeleri ve bunu da çok aşırı belli etmeleri.

    Yine de güzeldi.

        Yürüyerek gidilebilecek yerler bu kadardı.

 Güzel bir hafta sonu oldu benim için.

5/29/2012

MARDİN'DE ÇÖL RÜZGARLARI

Bugün okuldan gelince şöyle bir uzandım, gözlerimi kapadım, tam uykuya dalarken yataktan fırladım. 

Hava patlamıştı. 

Evet gerçekten burada hava patlıyor. 

Bir anda korkunç sesli rüzgarlar çıkıyor, bütün toz toprak, inşaat kağıtları, çöpler havalarda uçuşuyor. 

Mesela bir keresinde okuldan çıktığımda yine hava patlamıştı; yüzüme bacaklarıma pet şişeler kurşun hızıyla çarpıyordu, yüzüm zarar görmesin diye geri geri giderek eve vardım.

Evi uzak olan hocalar hava yumuşayıncaya kadar okulda beklemeyi tercih ettiler. 

İşte dediğim gibi bu akşam da hava patlamıştı.

 Hemen balkondaki minik kaktüslerimi ve burada ilk yaprakları çıkan küçük mum çiçeğimi içeri aldım. 

Çöl rüzgarları gelmişti. 

Hava sapsarıydı.

 Akşam yürüyüşü için dışarı çıktığımda ağzıma çıt çıt kum taneleri geliyordu. 

Öyle bir değişik hava işte. 

Bu çöl rüzgarları bereketli Mezopotamya için çok faydalıymış, bitkilerin ihtiyacı olan mineralleri içeriyormuş. 

Allah'ın hikmeti işte.

Bugün notları da verdim, bir ödülü hak ettim diyerek kendime çok sevdiğim cevizli keklerden aldım bir de bir kitap: Mina Urgan Bir Dinazorun Gezileri.

 Mis kokulu çayımı içerken, cevizli havuçlu kekimi yerken okudum yeni aldığım kitabımı.

 Beni okurken güldürebilen nadir insanlardan biridir Mina Urgan. 

Akşam akşam keyfim çok yerine geldi. 

Ben de bu yazıyı yazayım dedim. 

Hatta o kadar keyifliyim ki internetimin yine çekmiyor olması bile beni sinirlendirmiyor.

 Mesela bu yazıya planladığım resimleri yine ekleyemeyeceğim, internet hızım buna izin vermiyor maalesef.

 Son olarak Mina Urgan'dan okuduğum bir alıntıyla veda edeyim;

" Bunca felaket bunca zulüm, bunca haksızlıklarla dolu bir dünyada köpekler gibi mutsuz olmanın kolaylığını bildiğim için, mutsuzlukları ile övünenlere fena halde bozulurum. 

Mutsuz olmak bir marifet değildir. 

Çektiğin acıları gözler önüne sermemek , büyük kişisel mutlulukların peşinden koşmak ayıbından vazgeçip, küçük mutluluklara sığınmak , onlarla yetinmektir asıl marifet olan..."

Hoşçakalın...

5/07/2012

İLK İZLENİMLER

 Hiç bir beklentin olmazsa bulduğun, gördüğün her yeni şey seni mutlu ediyormuş gerçekten.

 Tamamen beklentisiz geldim Mardin'e. 

Otelden dışarı yiyecek bir şeyler almak için çıktığımda ilk gördüğüm yer Migros oldu.

 Migros'u gördüğüme bu kadar sevineceğimi hiç tahmin edemezdim. 

İstanbul'da hiç gitmemişimdir ama burada eski bir dost görmüş gibi beni gülümsetti. 

Sonra güzel modern bir cafeterya gördüm.

 Gezdikçe her gördüğüm dükkan beni daha da mutlu etti.. 

Aaa Teknosa varmış.  aaa Mado da varmış.

 Köy büyüğü bir şehir bekliyordum. Zannettiğimden daha modern bir şehirle karşılaştım. 

Mardin Yenişehir de gayet geniş ferah caddeler var, ulaşım derdi yok istediğin yere istediğin saatte 5-10 dakikada varıyorsun  (İstanbul trafiğinden sonra bir ohh çektim) 

Güzel ve modern binalar var ve etrafta yeni bir şehir inşa etmek için hummalı bir çalışma var.

Bazen şalvarlı amcalar görüyorum, o kadar tatlılar ki... 

Boydan ferah elbise giyen amcalar.

Puşi takan amcalar.

 Sonra çeneleri ve alınları dövmeli yaşlı teyzeler var.

 Yöresel elbiseler giyiyorlar başlarına değişik bir şekilde örtüyorlar.

 Mardin'in insanları iyi giyimli ve bakımlı.

  Yeni nesil modern hanımlar çocuklarını parka götürürken bile topuklu ayakkabı giyiyorlar.

Mardinliler en az üç dil biliyorlar; Kürtçe, Arapça, Türkçe.

 Minibüste, alışverişte, resmi mekanlarda , sınıflarımda kısacası sen Türkçe konuşmadığın müddetçe ya Kürtçe ya da Arapça konuşuyorlar. 

Hiçbir şey anlamıyorum.

 Yabancı ülkeye gitmişim gibiyim. 

İlk zamanlar Türkçelerini bile anlayamıyordum. Aslında hâlâ anladığımı söyleyemem.

Kısaca ilk izlenimlerim çok iyi.

 Mardin güzel bir şehir, insanları da güzel.

BETÜL MARDİNÎ

İstanbul'dan sonra gidilebilecek en güzel yer olarak göründü bana Mardin. 

Zaten tercih edebileceğim çok az şehir vardı.

 Her ne kadar ilk tercihlerimi Artvin Arhavi ve Rize'nin ilçelerini yazsam da içimden hep keşke Mardin ya da Van çıksa diyordum.

 Veee nihayet Mardin'deyim.... 

İşe başladım, yerleştim, eee alıştım da sayılır.

Mardin çok özel bir şehir. 

Dünyada iki şehir toptan koruma altına alınmış; biri Venedik, diğeri ise Mardin.  

Pek çok kültürün harmanlandığı, pek çok milletin yüzyıllardır yan yana dip dibe yaşadığı gerçek bir kozmopolit bir şehir. 

Mardin'le ilgili anlatılacak çok şey var, sonra anlatacağım.


Mardin'e ilk geldiğimde sanki başka bir ülkeye inmiş gibi hissettim. 

İstanbul Atatürk Havalimanı'nın devasa, işlek, profesyonel, capcanlı havasından sonra Diyarbakır Havalimanı sanki bir köye gelmişim hissini uyandırdı.

 Daha güneş doğmamıştı İstanbul'dan havalandığımda. 

Tepeden E-5 ve TEM ışıl ışıldı. Yol yukarıdan aort atardamarı gibi görünüyordu. 

Sanki İstanbul bir kalpti, atıyordu... 

 Diyarbakır'a varırken güneş doğmuştu ama aydınlık, parlak, ışıldayan bir şehir değil, kapkara, sevimsiz bir şehir karşıladı beni.

 (Lütfen Diyarbakırlılar kızmasın.) 

Oradan Mardin'e gidecek araç için yola koyuldum. Sanki 1970'li yıllarda kalmış buralar, sanki zaman donmuş burada asılı kalmış. 

 Leş gibi sigara kokan, kapkara, pimpis eski hurda bir minibüse binip Mardin'e doğru yola çıktım. 

Bu söylediklerimden karamsar mutsuz olduğumu sakın zannetmeyin. 

Tam aksine Afganistan'da seyahat eden bir turist edasıyla tüm bu olumsuz koşullardan zevk bile aldım diyebilirim. 

Başka bir memlekete gelmiştim, koşullarında katlanacaktım. 

Yollar dümdüzdü. 

Arada köyler görüyordum, burada nasıl yaşıyorlar, nasıl vakit geçiyorlar dediğim köyler; kapkara, ağaçsız, pis, hiçbir güzellik barındırmayan köyler.      
             
Sonra Mardin...

Sonra çok yoğun günler ...

Resmi işlemler...

Bir MEB, bir okul...

Ev bul, tekrar İstanbul , toplan, taşın , geri Mardin, tekrar yerleş,  

Tam 7 kilo vermişim bu keşmekeşte. 

Yeniden bir hayatı düzene sokmak ne kadar da zormuş.

11/22/2011

SABAHTAN AKŞAMA ROMAN OKUMAK

Karanlık kış günlerinde evde yapılacak en güzel şey şöyle sıcak bir fincan çay eşliğinde sessiz sakin kitap okumaktır. 

Bugünlerde havayı çok soğuk bulduğumdan (Aslında o kadar da soğuk değil İstanbul, ben üşüyorum.) evde boş zamanlarımı tembellik yaparak, sabahtan akşama roman okuyarak geçiriyorum; Anna Karenina ... Gerçekten de  gelmiş geçmiş en güzel romanlardan biriymiş.

     
Bunlar da yeni aldığım kitaplar... 

Nun masallarını aldığım gün okudum, diğerlerini de yatmadan önce karıştırıyorum.

  
 Aynı zamanda Marmara Üniversitesi İlahiyat yayınlarından Kuranı Kerim meali aldım. Onu da sindire sindire okumaya çalışıyorum.