3/13/2026

BÜYÜKADA'DA MİMOZA MEVSİMİ

 11.03.2026

Ders programımız değişti artık bir boş günüm var. 

Hiç beklemediğim anda hem de bu güzel bahar aylarında oluşan bu boş gün beni ne kadar heyecanlandırdı anlatamam. Bu güzel zamanı en iyi şekilde değerlendirmek istiyorum.  

Bu sabah Defne'yi okula bırakır bırakmaz eve dönmedim, devam ettim. Adalar'a gitmeye niyet ettim lakin çok geç kaldığımı da farkındayım. Adalar'a gitmek istiyorsam sabah 06:00 gibi yola çıkmalıydım. Ama Defne'yi okula bırakacağım için evden daha erken çıkamam, mümkün değil, ekstra bir zaman da oluşturamadığıma göre amaan olduğu kadar dedim yola çıktım.

Bu sabah trafik akıcı ve rahattı. Her zaman olduğu gibi Allah'ın emri Mall of İstanbul ve Aksaray trafiği vardı sadece, oraları da zaten ben artık trafikten saymıyorum. Yaklaşık 1 saat sonra Galataport'ta idim.

Hemen parkedip Karaköy- Adalar İskelesi'ne hızlıca yürüdüm. Ama 10:05 vapuruna yetişemedim. Tam da iskeleye yaklaşmışken gözümün önünde Adalar vapuru kalktı. Ben de belki arada vapur vardır diyerek öteki taraftaki Dentur'a yürüdüm. Lakin orada vapurlar Şehir Hatları'ndan da geç kalkıyormuş. Mecburen geri döndüm. 11:05'deki vapuru beklemeye başladım.

Bugün hava çok güzel. Gökyüzü neredeyse bulutsuz, parlak bir güneş var. Harika nadir görülen bir bahar sabahı. Deniz masmavi. Boğazdan sabah buğuları yeni yeni kalkıyor. Karşı tepelerde ise ara ara sis var daha tam dağılmamış.

Biraz sahilde dolandıktan sonra kahvaltı için bir simit ve bir çay aldım. (simit 20 TL çay 25 TL)  

Deniz kenarına geçtim bir yandan boğazı seyrettim bir yandan çayımı içtim.

Vapuru beklerken iskeledeki kitapçıya da uğradım. Burada ilgimi çeken bir sürü güzel kitap keşfettim. Çok pahalı olduğunu tahmin ettiğim bir kaç kitabı gözüme kestirdikten ve elim bollaşınca bir ara satın alırım dedikten sonra oradan ayrıldım.

11:05'de vapurumuz kalktı. 

Büyükada'ya defalarca gittim ama hiç bu kadar boş bir vapura binmemiştim. Vapurda zaten az olan yolcuların da neredeyse tamamı yabancı idi. Bir yuvarlak sinide benim sahilde 20 tl'ye aldığım simitleri 100 tl'ye satan simitçi dışında Türkçe konuşan birine rastlamadım.

Bugün sadece kendimle ilgilenmek beynimi rahatlatmak sadece dinlenmek istiyorum. O yüzden okul işlerimi ev işlerimi zihnimden bir güzel süpürdüm, internetimi de hemen kapattım telefonumu kaldırdım ve etrafı seyretmeye başladım. 

Tamam interneti kapattım ama içimdeki sesleri ne yapacağım? Yol boyu manzara değiştikçe acı veren iç burkan bir sürü hatıra anında hücum ettiler. Sanki  kafamda yüzlerce insan aynı anda yüzlerce şey söylemeye başladı. 

Harem sonra Haydarpaşa Limanı ve Kadıköy...

İlk İstanbul hatıralarım...

  Değil ismini yüzünü bile hatırlamadığım bir arkadaşımla neden oralarda idik bilmem ki gölgeli yollarda aşağıya Kadıköy'e yürürken yeni bir hayata başlayanlarda olan güzel şeyler olacak hissi... 

Sanki daha dün gibi.

"Bekle beni İstanbul, boşuna çekilmedi bunca acı"

İstanbul'a ilk geldiğimde Kadıköy'de bir yurtta kalmıştım. Yazları nasıl da yapış yapış nemli bir hava bu pis dar sokaklarda asılı kalır bilirim. 

Daha pek çok şey bilirim ama gerçekten de düşünmek hatırlamak istemiyorum bu sabah.

"Başım çığlıklı bir çocuk onu nasıl avutsam"

Ne yapsam da kendimden biraz kurtulsam.

....

Haydarpaşa hâlâ tadilatta ama bana hiç değişmemiş gibi görünüyor hâlâ çok zarif ve güzel.

Eskiden Haydarpaşa Garı'nın arka tarafında Kadıköy'e giden yol üzeri bir cami vardı. Haydarpaşa Protokol Camii'si imiş ismi çok sonradan öğrendim. 2 upuzun minaresi caminin minik kubbesine göre öyle orantısızdı ki o tarafa bakmak bile istemezdim. Gördüğüm şey o kadar saçma öyle absürd bir görüntü idi ki bir bomba verseler de şu ucube camiyi patlatsam şu minareler yerle bir olsa diye düşünürdüm. Bugün o camiye bakınca inanamadım. Minarelerinden biri yoktu ve kalan minaresini sanırım kısaltmışlar. Eskiye göre daha iyi görünüyor. Hâlâ bir estetik yok bu arada ama en azından bakarken insanın gözleri kanamıyor. Bilmiyorum belki de bir göz yanılmasıdır benimkisi.

Dersanede çalışırken hiç sevmezdim Kadıköy'ü. Ama şimdi bakıyorum o kadar da kötü değilmiş sanki. Neredeyse özleyeceğim.

Kadıköy'de çalışırken sabahları yerleri kusmuk dolu olan ve hep çok kötü kokan (hâlâ o yüzden anason kokusunu hiç mi hiç sevmem) barlar sokağından değil, yolu epey uzatıp meydandan geçerek temiz başka yollardan dersaneye geçerdim. Meydandan geçerken de her seferinde farklı farklı çeşit çeşit mis kokulu çiçeklerden bir buket yaptırırdım. Hep çiçek aldığım kadının 8-9 yaşlarında bir kızı vardı. Beni görünce koşa koşa gelip sarılırdı. İnsanlar garip garip bir bana bir de saçı başı dağınık üstü başı perişan yalın ayak çingene kızına bakarlardı. 

Hiç mi hiç özlemle anmıyorum Kadıköy günlerimi.

Vapurumuz Kadıköy'den yolcularını aldıktan sonra devam etti.

Moda sahilleri geldi ardından Fenerbahçe Parkı...

Vapurdan mini mini görünen yelkenliler çok hoş görünüyordu. 

Burada artık anın tadını çıkarmaya eskimiş geride kalmış nahoş şeyleri düşünmemeye kesinlikle karar verdim.

Yolculuk o kadar güzeldi ki. 

Vapurdan denizi seyrederken martılar hep bize eşlik etti. Herhalde yukarıdan birileri simit atıyorlardı. 

Hatırlıyorum da Mardin'de iken bu martı seslerini nasıl da özlemiştim. Şimdi ne kadar da şanslı hissediyorum. 

Bugün denizde çok fazla kuş vardı. Hep vapurumuzun yanında uçtukları için bu kuşları epey bir inceleme şansım oldu. Bir kere martılar çeşit çeşitti. Bunlardan kimi gümüş martı kimi küçük martı kimi ise kara kafaları ile karabaş martısı idi.  Bunun dışında martıya çok benzeyen bir de minik sumrular var.

Bir de denizde pek de uçarken görmediğimiz karabataklar var. Bu sabah denizde öbek öbek onlarcası kanatlarını suya vura vura denizin üstünde uçmaya çalışıyor denizi dalgalandırıyorlardı denize şap şap kanat vururken çok güzel manzaralar oluşturuyordu.

Yelkovan kuşları namı diğer fırtına kuşları ise V şeklinde tam da denizin yüzeyinden hızlıca bir oraya bir buraya fırtına gibi akıp gidiyordu.

Sonra bir ara da yunusları gördüm. Daha önceleri de yunus görmüşlüğüm var ama bu sabah bir sürü gördüm.

 Siyah parlak kıvrak gövdeleri ile denizin üstünde bir göründü bir yok oldular. Çok güzellerdi.

Denizi yara yara gelen motorlar ilerde denizin ortasında hareketsizce bekleyen takalar vardı bir de.

Deniz öyle güzel öyle mavi idi ki hayat bahşediyordu insana.  Ve ara ara öyle güzel parlıyordu ki sanki yüzeye binlerce elmas parçaları yerleştirilmişti.


gün olur, başımı alır giderim,

denizden yeni çıkmış ağların kokusunda

şu ada senin, bu ada benim,

yelkovan kuşlarının peşi sıra.

dünyalar vardır, düşünemezsiniz;

çiçekler gürültüyle açar;

gürültüyle çıkar duman topraktan;

hele martılar, hele martılar,

her bir tüylerinde ayrı telaş!..

gün olur, başıma kadar mavi;

gün olur, başıma kadar güneş;

gün olur, deli gibi...


Şu satırları iliklerime kadar hissediyorum. Sanki  Orhan Veli bu şiiri yüzyıl önce yazmamış da biraz önce yanımda bana kendisi fısıldamış gibi.

Önce Kınalıada sonra Burgazada sonra Heybeliada derken Büyükada'ya geldik. Vapur yolculuğumuz böylece yaklaşık 2 saat sürdü.

12:50 gibi adada idim. 

Hani vapurdan inince adayı büyük bir kalabalık basar ya bu sefer öyle değildi. 

İlk defa bu kadar sakin görüyorum buraları.

Adada dolaşmaya başladım. İlk farkettiğim adada artık atlar yok. Elektrikli araçlar gelmiş. 

Adalar deyince çiçekler çiçekler mis kokulu ağaçlar...  bunlar akla gelir ama şu anda Mart'ın başındayız ve her taraf kupkuru. Bence buraların sakinleri de daha gelmemişler çünkü bembeyaz bakımlı ahşap evlerde tüm panjurlar kapalı. 

Ben zaten mimozaları görmeye geldim sorun yok.

Ama mimozalar da hiç görünmüyor. Adalarda mimoza mevsimi denilince her tarafta öbek öbek mimoza göreceğimi sanıyordum. Uzaktan bir iki ağaç gördüm sadece.

Ada her ne kadar çiçeksiz ve cansız da olsa her zaman ki gibi yine de harika idi. Bu mevsim de gayet güzelmiş buralar. Arada bir iki çiçeklenmiş meyve ağaçları var. Uzaklardan horoz sesleri geliyor. Tam bir köy havasına bürümüş buralar.


Yürüye yürüye Dilburnu'na geldim.

Burada bakımlı çamlar ve çok güzel yeşil çimler vardı. Her tarafta papatyalar açmıştı. 

Bir mola verdim kayalığa oturup dinlendim.

Sonra da Aşıklar Tepesi'nden manzarayı izledim.


 Sonra yoluma devam ettim. Aya Yorgi Manastırı yokuşuna yaklaşırken uzaktan çan sesleri duydum. Biraz ötede bir çoban oturmuş koyunlarını otlatıyordu.

Biraz da burada oyalandım. Koyunları kuzuları seyrettim. Terapi niyetine taze taze çimenleri papatyaları keyifle yerlerkenki seslerini dinledim.

Sonra yokuşu tırmanmaya başladım. 

 Burayı o kadar da yorucu olmayan  bir yokuş olarak hatırlıyorum ama bugün çık çık bitmedi. Gerçekten de bu sefer çok yoruldum.  

Yukarıya çıkınca ama manzara yine enfesti. 

Tüm o yorgunluğa değerdi.



Yüce Tepe Kafe'nin orada biraz mola verdim. Bu kafe de ilk kez bu kadar boş.

Manzarayı en güzel gören şirin bir masaya oturdum.

Bu arada çok acıkmıştım. 

Patates kızartması ve patlıcan kızartması istedim ve bir fincan da çay.

( Patlıcan kızartması: 270 patates kızartması 290 bir fincan çay 80 TL)

Yemekler de bana çok güzel geldi. Daha birkaç gün önce ben de evde patlıcan kızartmıştım çok yağlı diye sadece bir dilim yemiştim ben bu kadar yağlı bir şeyi yiyemem deyip gerisini çöpe atmıştım. Ben patlıcanlarımı kızartırken saf zeytinyağı kullanmıştım ve altına üstüne yağı çekmesi için kağıt havlu koymuştum. Burada ise ne ile kızardığı belli olmayan bu yağ içindeki patlıcanların hepsini de afiyetle yedim.  Patatesler de güzeldi. Böylece bugün tüm yürüyüşümde harcadığımdan daha fazla kalori aldım. Biraz vicdan azabı duyuyorum. 

Manzara ortam o kadar hoşuma gitti ki yeniden buraya gelmek burada kahvaltı yapmak istiyorum.

Biraz burada oturup hava aldıktan sonra iyice dinlenmiş olarak aşağı indim yoluma devam ettim. 

Bu sefer farklı bir yoldan devam edeyim dedim ve bir patika yola saptım.

İyi ki de sapmışım. Bu yollar üzerinde pek çok mimoza ağacı gördüm. O kadar güzellerdi ki. Hatta yolumun üstünde  mimoza sokak diye bir yer vardı ve oradaki mimozalar en güzelleri idi.

Böyle çiçekli çiçekli bahar kokulu pek çok sokak gördüm.

Güzel evler bakımlı ağaçlar bahar çiçekleri bahar kokuları içinde ben bugün Büyükada'ya doyamadım.

Keşke imkan olsa birkaç gün yatılı kalsam da gezilmedik bir sokak görülmedik bir köşe bırakmasam.

İskeleye geldim. Her yerde mimoza satan bir yer aradım bulamadım. Eve bir kucak mimoza ile dönmeyi planlıyordum. Ama bu sefer olmadı.

 Vapurun kalkmasına bir yarım saat vardı. Kişisel geleneklerimden biri olarak (Her Büyükada'ya gelince iskelede bulunan Mado'da fıstıklı ve sade dondurma sipariş veriyorum. ) geleneği bozmadım dondurma yedim. Bu soğukta bir tabak dondurma yemek de hiç akıl kârı bir şey değil. Allah bana akıl fikir versin. Dondurma da epey lezzetliydi bu arada. 

(  Bir porsiyon dondurma: 180 TL)

Sonra da 17:30 vapuru ile geri döndüm.

Vapurda herkes benim gibi çok yorgundu. Koltuklara uzanmış uyuyan pek çok kimse vardı. Zaten vapur da boş rahat rahat ayaklarımı uzatıp dinlendim yol boyu. Bu dönüş vapurunda yerde oturmak için bile yer bulamadığımız zamanları hatırlıyorum.

Dönerken artık akşam olmuştu.

Yüzlerce belki de binlerce karabatak Haydarpaşa'da dalga kıranlarına tünemişlerdi. 

Yelkovan kuşları ise hâlâ bir oraya bir buraya v şeklinde uçup duruyorlardı.

 Salacak evlerinde her pencere kızıl bir yansıma ile parlıyordu.

 Bir ara güverteye çıkıp kıpkırmızı mı desem pembe de olabilir ufukta güneşin batışını seyrettim. 

Sonra ezan okundu. Tüm minareler bir anda ışıklandı.

Akşamın en güzel süprizi ise Karaköy'e indiğimizde oldu. Bütün Boğaziçi'nde Tarihi Yarımada'da camiler ışıl ışıl idi ve pek çok camide mahya vardı.  Uzun zamandır mahya görmemiştim. Başımı nereye çevirsem bir şehrayin gördüm. 

Biraz boğazı seyrettikten sonra Galataport'a oradan da 1 saatten fazla bir yolculukla Kayaşehir'e döndüm. Defne'yi alıp evimize geldim. (Galataport otopark ücreti 630 TL)

Bugün 15,28 km yürümüşüm. Ama kendimi çok iyi hissediyorum.

Harika bir gündü. 

Şimdi bunları yazarken Volkan Konak'tan günün anısına ithafen Mimoza Çiçeğim'i dinliyorum. Bu şarkının bende özel bir yeri var. 

Büyükada'yı mimoza mevsimi de görmüş oldum. 

Adalara vakit buldukça gelmek istiyorum. 

İnş yine nasip olur. 

1 yorum: