07.03.2026 Cumartesi
Başakşehir 4. Etap'ta otururken apartmanımızın hemen girişinde bulunan minik çalının çiçek açmasından baharın geldiğini anlardım.
Daha soğuklar bitmeden tüm ağaçlar daha kupkuru iken kendisininin de daha hiç mi hiç yaprağı yokken pembe pembe çiçeklenir ama hemen 5-10 gün içinde de onları dökerdi. Çok kısa da sürse apartmana girerken pembe beyaz çiçekleri izlemek bir zevkti.
Bizim manolyamız minicikti. Benim boyum kadar bile değildi. O yüzden ben bu bitkiyi o zamanlar bir çalı çeşiti zannediyordum.
O çalının aslında bir ağaç olduğunu isminin de lale ağacı, yaprak döken manolya ya da en yaygın ismi ile bir çin manolyası olduğunu ise çok sonra öğrendim.
Bir kaç bahardır bu ağaçları takip ediyorum bahar gelir gelmez de o güzel çiçekli halini görmek istiyorum. Hep de ya açmamış tomurcuk halini görüyorum ya da yapraklanmış güzel hali geçmiş solmuş halini görüyorum.
Bu sene de duyduğuma göre bugünlerde açmışlar, çiçeklerini dökmeden kaçırmayayım bir göreyim istedim.
Çin manolyası görmeye gideceğimi söyleyince Defne kesinlikle gelmek istemediğini söyledi. ( Bu arada ağaç görme niyetimi arkadaşlarıma söylediğimde delirmişim gibi baktılar bana. ) Uzun ikna çalışmalarından sonra ya babam da gelir beraber gideriz ya da ben hiç gelmem dedi. Bugün sabah erkenden uyanınca Defne babasını aradı o da ramazan günü oruç oruç benim için yorucu olur dedi. Defne babasına da gitmek istemedi. Diğer ihtimal olarak babasını eve çağırdı. Ben de fırsattan istifade evde onları başbaşa bırakıp hemen yola çıktım.
İstanbul'da çin manolyası denilince akla ilk olarak Ihlamur Kasrı gelir.
Lakin manolya mevsimi burayı instagramcılar işgal ediyor, manolyaların etrafı o kadar kalabalık oluyor ki sabah çok erken gitmedikçe buraya gelmenin bir anlamı yok bence.
Ben bugün evden çıkmakta epey geç kaldığım için manolya görmeye Ihlamur Kasrı'na değil Resim Müzesi'ne gideceğim.
Saat 10:30 gibi yola çıktım. Yollar çok açıktı. Aksaray'da bile trafik yoktu. Bozdoğan Kemeri'ninden hatta Galata Köprüsü'nden bile dur-kalk yapmadan geçebildim. Çok kısa sürede, yaklaşık bir yarım saatte Galataport'a geldim. Arabayı oraya parkederek Dolmabahçe Sarayı'na yürüdüm.
Galataport'tan saray çok yakın görünüyordu ama aslında göründüğü kadar da yakın değilmiş epey yürüdüm.
Müzekart'la ücretsiz hemen giriş yaptım.
Her zaman Selamlık yani sarayın asıl kısmı ücretsiz Harem ücrete tabi olurdu, bu sefer farklı olarak Harem ve Resim Müzesi Müzekart'a ücretsiz ama sarayın kendisi ücretli olmuş.
Saraya girebilmek için bilet almak gerekiyordu geriye dönüp kuyruğa girip bilet almaya üşendim aman bu sefer de saray eksik kalsın dedim.
Önce bahçede biraz dolandım.
Bugün hava çok güzel. Güneşli parlak bir hava var. Manzara gayet güzel. Deniz masmavi saray bahçesi bakımlı. Ayrıca hayret birşey ki epey tenha bugün etrafta kimsecikler yok sadece bir kaç turist kafilesi var.
Bu sene diğer senelerden farklı olarak bir de avluya ses sistemi yerleştirmişler her yerden hafif hafif klasik müzik geliyor. Ben çok beğendim.
Buralarda fazla oyalanmadan Resim Müzesi'ne geçtim.
Öncelikle bahçeye manolyaların olduğu kısma geçtim.
Manolyalar dediysem de aslında kuğuların ördeklerin yüzdüğü küçük şirin havuzun kenarında bir tanecik manolya ağacından bahsediyorum. Bu güneşli güzel günde bu harika bahar havasında havuzla mükemmel bir görüntü oluşturmuş. Tam da mevsiminde gitmişim çok hoş görünüyordu.
Allah'a şükür ki fazla insan da yok rahat rahat gezindim burada.
Bu müzede her odaya bir kişiyi ayırmışlar. Mesela Hoca Ali Rıza odasında sadece Hoca Ali Rıza'ya ait eserler bulunuyor. Ben her zaman alt katta ilk baştan başlıyorum ve sevdiğim kişilere gelinceye kadar hem zihnen hem de bedenen yoruluyorum.
Bu sefer güzergahı takip etmedim hemen üst kata; önce sevdiğim ressamların odasına gittim.
Hoca Ali Rıza, Zekai Paşa, Osman Hamdi Bey, Ayvazovski'nin eserlerini inceledim. Sonra müzeyi yeniden baştan tekrar hepsini dolaştım.
Hem ortam hem de eserler çok güzeldi hem de burada çok güzel anılarım var.
Ah geçmiş zaman... O güzel anları, seni yeniden yeniden yaşamak isterdim.
Ihlamur Kasrı buraya yürüme mesafesinde imiş. Çok kalabalık olacağını biliyorum ama hadi gelmişken oradaki manolyaları da bir göreyim dedim.
Sonra Harem aklıma geldi. Kendimi de iyi hissediyorum bacaklarım falan ağrımıyor yani gelmişken Harem'i de bir göreyim öyle giderim dedim. Böylece bir de Harem'i gezdim.
Harem'de herşey yerli yerinde idi. Her şey aynı idi. Yeni bir şey farketmedim.
Burayı artık kaçıncı kez geziyorum bilmiyorum. Gezerken biraz sıkıldım bile.
Tam japon tarzı odalara gelince bir şey farkettim; Ben daha da buralara gelmeyeceğim. Belki de, belki de değil aslında eminim, buraları bu son görüşüm.
Sonra Kuş Bölümü'ne geçtim biraz da oraları izledim; burası da son.
Saat bölümü ise zaten hiç bir zaman ilgimi çekmiyor.
Saraydan çıkınca Saat Kule Kafe'ye girdim. Denizi gören Topkapı Sarayı'nı da seyredebileceğim bir masaya oturdum. Bir tost ve bir çay söyledim. Çay çok güzeldi. Tost da iyiydi.
Buraya da bir daha gelmeyeceğim. Zaten fiyatları iyice abartmışlar. Bir tost ve bir fincan çay için 580 TL ödedim.
Sonra da yürüye yürüye Ihlamur Kasrı'na çıktım.
Bu yaklaşık 2 km'lik yokuş benim keyif alabileceğim bir yol değildi. Sımsıkı dipdibe bahçesiz kişiliksiz apartmanlar, tozlu pis bozuk yollar. Bir de bu akşam Beşiktaş maçı varmış, insanlar daha bu saatlerde akın akın gelmişler nasıl kalabalık nasıl kalabalık her yer.
Bu sıkıcı yola katlanabilmek için yokuşu çıkarken kendimi eski çağlarda yaşayan biri gibi hayal ettim. İri sağlıklı doru bir atın çektiği eski ama sağlam bir kupa arabasına bindim. Kırları arada ağaç kümelerini, oturmuş geviş getiren inekleri, kayalara tırmanmış keçileri, şırıl şırıl akan bir kır çeşmesini, çeşmenin yanı başında oturmuş üstü başı perişan yaşlı çobanı seyrettim.
Kendimi bu hayale öyle bir kaptırdım ki neredeyse nal seslerini hatta hayvanın yokuş çıkarken arada çıkardığı homurdanmaları bile duydum.
Daha az evvel müzede gördüğüm tablolar burada epey işime yaradı elbette.
Böyle böyle yol bitti. Bir de baktım Ihlamur Kasrı'ndayım.
Kasır tam da tahmin ettiğim gibi çok kalabalıktı. Biraz dolandım biraz oturayım dinleneyim bir kahve içeyim dedim ama canım hiç birini istemedi. Bu arada bu hafta hep hasta idim ve hâlâ aslında iyileşemedim belki de o yüzden hiç ama hiç iştahım yok.
Bahçede tavus kuşları serbest dolanıyorlardı biraz onları sevdim. Bu kuşu gerçek hayatta görmesem sadece internette görsem inanamam böyle bir şey olamaz yapay zeka bizi kandırıyor derim. Bu nasıl bir güzellik bu nasıl bir sanat. Muhteşem kanatlar kanatlarda gözler zaten inanılmaz da bu tepesine kondurulmuş püskül nasıl oluyor, güneş geldikçe dalgalanan boynundaki parlak yeşil-mavi tüyler nasıl oluyor!
Böyle bir hayvan nasıl var olabilir aklım almıyor. Yani alışmışız gördüğümüz için normalleştiriyoruz ama gerçekten bu tüyler nasıl oluşmuş?
Buraya bir de google görsellerden bir tavus kuşu koyayım.
Sonra kasrı gezdim zaten 2 odacıktan ibaretti.
Bahçede bir havuzcuk etrafında da 3 adet manolya ağacı var.
Herkes de gelmiş belki de 100 kişi etrafta fotoğraf çekmek için cebelleşiyor.
Allah'ım affet ama alay etmeden gülmeden duramamıyorum. Dudak büzerek fotoğraf çekmenin modası geçmedi mi hâlâ?
Bir insan kendine neden bunu yapar diye düşünmeden edemiyorum; tuhaf tuhaf pozlar... Hadi o garip kıyafetler tamam abartılı takılar da tamam ama o badik bacaklarla seksi bir poz verdiğini nasıl düşünebilir bir insan. Ya da kış sonu Ankara- Yozgat otoyoluna dönmüş delik deşik çukur çukur o selülitli popoya o incecik tamamen içi belli eden pantalon neden? Ya da makarna kola ile beslenmekten bıngıl bıngıl olmuş o koca göbek fotoğraf çekilirken neden illaki açılıyor!
Neyse insanları yargılamayacağıma alay etmeyeceğime dair söz vermiştim kendime ama dayanamıyorum.
Biraz dolandım bir iki fotoğraf çektim sonra da bu sefer dönüş yoluna geçtim.
Bu akşam Beşiktaş maçı var ya Allah'ım her yer nasıl kalabalık. Kalabalığı yara yara indim Deniz Müzesi'nin oraya geldim oradan da Galataport'a yürüdüm. Aslında buralara gelmişken Dolmabahçe Sarayı'nın Selamlığını da gezeyim öyle eve döneyim dedim ama saat epey ilerlemiş gezmeye zaman kalmamış.
O zaman Galataport'ta Müzeverse'ye girerim yer varsa dedim.
Lakin geldiğimde artık yorulduğumu farkettim. 14 km yürümüşüm neredeyse 22000 adım atmışım. Çok fazla değil (benim normalime göre) ama hem hastayım hem de hamlamışım bu kadarı yetti bana.
Otopark ücreti 540 TL tuttu. Sonra da dönüş yolculuğu başladı.
Gelirken nasıl kolay geldi isem dönüşüm o kadar çileli oldu. Bir kere güneş sürekli yüzüme vurdu. Dönüş yolculuğu boyunca yani neredeyse 1,5 saat süresince yakıcı güneşe maruz kaldım. Güneş gözlüğümü de oralarda düşürmüşüm yol boyu hep gözlerim sulandı.
Adım adım ilerleyen trafik bir türlü akmak bilmedi.
Neyse sonunda evdeyim.
Hepi topu 4 ağaç için epey bir çile çektim. Arkadaşlarıma şu an hak veriyorum gibi: Bende var biraz delilik.
Bir daha da gitmem herhalde.
Ama yine de bugün güzel bir gündü.











Hiç yorum yok:
Yorum Gönder